Babamın çelişkisi

PAYLAŞ

Bu gece sabaha karşı uyanıp babamı düşündüm. Babam ince adamdı. Ağzından bir gün bile bir sövgü çıkmamıştır. İyice yaşlılığını saymazsanız biz onu bir gün bile pijamalı görmedik. Giyindikten ve özenle saçlarını taradıktan sonra odasından çıkardı. Ben babamın ayaklarını, bu arada başka organlarını da, onun son yıllarında, ölüme doğru yürüdüğü günlerde gördüm ancak. Çoraplarını alsın da bizim yanımızda giysin, böyle bir şey sözkonusu olamazdı. Konukların yanına terlikle çıkmadı hiç. Bizim giyimimize de davranışlarımıza da karışmazdı. Öyle sanıyorum ki eğitimin en önemli kuralını biliyordu: örnek olarak eğitmekten yanaydı. Belki size tuhaf gelecek, şöyle yap böyle yap diyen bir babam olsun istemişimdir zaman zaman. Hatta, gene size garip gelecek, bu ne biçim baba, hiç dövmüyor, yoksa bu benim babam değil mi diye düşündüğüm çok olmuştur.
Az konuşurdu, dinlemeyi severdi. Ağız dalaşına girmez, kimseyi eleştirmezdi. Görüşü sorulduğu zaman ölçülü sözler söyler, kesin tutum almaktan kaçınırdı. Dedikodu bilmezdi. Bizim derslerimizle de ilgilenmezdi. Ablam da ben de hiçbir zaman parlak öğrenciler olmadık. Ablam falanca dersi kıvıramıyorum bana öğretmen tutun dediği zaman yok yanından öğretmen tutardı. Karneyi alıp sınıfta kalmış olarak eve geldiğim zaman hiçbir ters tepkide bulunmaz, üzülmememi, bir sonraki yıl iyi çalışıp geçeceğime inandığını söyler, “Üzülürsen üzülürüm” derdi. Hemşerileri rusçayı ana dili gibi konuştuğunu söylerlerdi. Ben küçücük yaşlarımda Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Turgenyef’in tadına onunla vardım, elbette çevirilerden. Bize rusça öğretmemekte kararlıydı.Babamla tavla oynadığımı gören arkadaşlarım bana gıpta ederlerdi. Küçük yaşlarımda çok zaman birlikte dolaşırdık. Okuldan arta kalan zamanlarımı onun bürosunda geçirirdim. Altıncı dereceden devlet memuruydu. Daktiloyu erkenden öğrendim.

Babamın yazılması için yan odaya gönderdiği evrakı ben temize çekerdim. Ara sıra öbür odadaki santrala da bakardım. Görevli Hanefi ağabey tek başına bir odada oturmaktan sıkıldıkça bana güvenip dolaşmaya çıkardı. Gece bekçilerinin saatlerini açmayı, bandı denetleyip deftere yapıştırmayı da iş edinmiştim. İki bekçi vardı: İbiş ağa ve Ali ağa. İbiş ağa gece uyuyakalırdı. Onun için saati özellikle bana getirirdi. “Ben gene bu gece dalmışım, gündüzden keyifsizdim, sen gene çaktırmadan bir şeyler yapıver Afşar” derdi. Ben bir sağıma bir soluma bakıp delinmemiş saatleri iğneyle deldikten sonra bandı deftere yapıştırırdım. Babamın bunu sezdiğini anlayamadım. Konuya doğrudan doğruya girmeden bana bir gün şöyle dedi: “Herkes görevini yapmak zorunda. Görevini yapmamak suçtur. Görevini yapmayanı korumak da suçtur.” Bir daha bandı iğneyle delmedim.

Bağırıp çağırmak, sövüp saymak, geğirmek ve gaz çıkarmak bilmeyen, elini burnuna götürmeyen, kitap okumaktan ve her sabah saat onda bir kahve içmekten başka zevki olmayan bu adam, bilirdim, benim dağınıklığımdan, sallapatiliğimden, uyumsuzluklarımdan, sövüp saymamdan tedirgin olurdu. Bir gün saçını taramadan odadan çıkmayan Abdullah bey oğlunun bir gün bile başına tarak vurmamasını, üstüne başına bakmamasını, boyasız ayakkabılarla dolaşmasını, belli ölçülerin dışına çıkmadan da olsa serserilik etmesini, özellikle zaman zaman eve sarhoş gelmesini içine sindiremiyordu. Hele oğlunun işportacılık gibi, çığırtkanlık gibi, meyhanecilik gibi işler yapmasından son derece rahatsızdı. Rahatsız olduğu bir şey de benim sol eğilimli olmamdı. İleri yaşlarında “Benim oğlum solcu mu olacaktı!” diye gözyaşı döktüğünü bilirim. Onun anlayışına göre insan sağcı da solcu da olmamalıydı. Oysa kendisi yanındakileri koruyan, bu yüzden zaman zaman üstleriyle tersleşen, hakka hukuka saygısı olan bir adamdı. Demokrat Parti’ye tam anlamında düşmandı. Ben 28 Nisan olaylarında kavganın en sıcak yerinde bir sabah Davutpaşa kışlasından kaçıp dayımlara gittiğimde babamı hasta yatağından kalkmış, annemle dayımlara gelmiş buldum. Bizim oturduğumuz fakir mahallelerinde telefon yok bir şey yok, kime nerede olduğunu nasıl haber vereceksin! Meraktan ölecek gibiydi. O zaman dayım bana öğüt vermek için birkaç söz söylemeye kalkınca hemen dayımın ağzını kapadı: “Rıza bey, Rıza bey, dedi, bu çocuklar haklılar. Ben elbette merak ederim, ben babayım. Ama bu onların yaptığı işin yanlış olduğunu göstermez. Benim işim merak etmek, onların işi de bütün bu pisliklere karşı koymak.” Bu onun çelişkisiydi. Yalnız babam değil, o dönemin kendini bilen bütün sıradan aydınları böyleydi: dürüst, efendi ve kaygılı.

CEVAP VER