Bacayı indir, bacayı kaldır!

 

¨Taşralı gazetecimiz¨ Yusuf Yavuz‘u ne vakit yâd etsem aklıma rahmetli Fikret Otyam gelir.

Rahmetli Fikret Bey gibi Anadolu’yu geze geze röportaj ve haber yazar, yorumlarını aktarır.

Bazen Yusuf Yavuz’da ormancılığımızın büyük yazarı Hikmet Birand‘ı bulur; zaman gelir onda Yaşar Kemal‘in ¨Bu diyar baştan başa¨ başlığıyla yayımladığı yurt gezisini okur; öyle gün olur ki, Reşat Nuri Güntekin‘in Anadolu Notları’nı hatırlarım.

Yusuf Yavuz, edebiyatımızın üstadı Refik Halid Karay‘ın Memleket Hikâyeleri’ni dahi çağrıştıran yazılarıyla dikkat çeker.

Açık Gazete’de yer alan son yazısı, yirmi beş yılda Hollanda kadar toprak kaybeden Türkiye’den bahsediyordu.

Böylece toprak kaybı, toprağın niteliksizleşmesi üzerine eser vermiş, erken dönem Cumhuriyet’in toplumcu yazarlarından Sadri Ertem‘i bu vesile hatırladım. 

Sadri Ertem sessiz sedâsız bir hayat sürmüş, ömür tahtasına tebeşirle kırk beş yıl yazıp, erkenden ayrılmıştır. Geride dört roman, yüze yakın öykünün buluştuğu altı kitap, seyahatnâmeler, gazete yazıları bırakır.

359

Tek parti iktidarı döneminde mebusluk etmiş, felsefe ve hukuk, sosyoloji ve tarih hocalıkları yapmıştır türlü liselerde, üniversitelerde…

Türk Aydınlanmacılığının önemli isimleri arasındadır; ne yazık, kıymeti bilinmemiştir.

Ertem’in 1933 basımlı bir eserine içindeki hikâyelerinden birisi olan ¨Bacayı indir bacayı kaldır¨, kitap kapağında başlık olmuştu. Bu kitabın İstanbul’da bir küçük yayınevi tarafından lütfen basıldığını, arada unutulup üzerinde durulmadığını üzülerek aktarmalıyız.

Oysa Türk edebiyatının mühim eserlerinden birisiydi; şimdilerdeyse, Evrensel Basım Yayınevi sanıyorum yeni baskılarını hazırlıyor. Takip ediniz!

Ertem’in hikâyesi Gümüşlükurşun Maden Ocağına yeni atanmış cingöz ve kraldan çok kıralcı, yaltakçı, işgüzar, menfaatini kollayan müdür efendinin köye makam otomobiliyle gelirken karşısına çıkan besili köpeklerin hönkürmesi, havlamasına mâna vermesi üzerine başlar.

¨Zengin ve kibar köylerin bu muhafızları¨ eğer böyle havlıyorsa, buradan madene yazılacak işçilerin ücretleri yüksek olacaktır diye peşin peşin telaşeye kapılır, korporatizmin faşizan, yaltakçı ve çıkarcı müdürü…

Araziye bir göz atar ki, her taraf yemyeşil ot, zamanı gelince sapsarı buğday başağıdır.

Civar ormanları gürdür, çevrede akan derelerin parıltısı gözünü alır; uzaklardan çağlayan sesleri gelir. Bir arazi ki, Cennet desen bu kadar olur.

Madene yeni atanmış ve merkezdekilerin gözüne kârları artırıp girmek amacında olan Şeytan ruhlu müdürü bir tasa alır ki, evlere şenlik olsun.

Böyle bir yerde ucuz emek bulması zordur, madeni nasıl işletecektir?

Köpekleri bu kadar besiliyse, köylüsüne iş yaptırması pek müşgüldür.

Gürbüz bir ovayı geçerken müdürün aklına evvela burayı mahvetmek, sonra tamamını ele geçirmek düşüncesi yutulmaya çalışılan, fakat boğazına takılmış bir kılçık gibi gelir ve aklına saplanır.

Nasıl etmelidir ki, hem madeni işletip kâr hânesini artırsın, müdür primi alsın; hem de gün gelip buralara el koysun…

Türkçe konuşamaz köy muhtarının Ermeni tercüman aracılığıyla müdür beye aktardığına bakılırsa, burası Anadolu Ermenilerine ait bir köylüktür; neresidir, hikâyeden çıkaramayız.

Ermeni muhtar, ¨Bire elli buğday veren başka yer yoktur, müdürüm!¨ diye konuşunca hikâyenin kötücül kahramanı yerinde duramaz.

¨Müdür zembereklenmiş gibi yerinden sıçradı, sordu:

  • Bire elli miymiş?
  • Ya ne zannetin Çelebi!..¨

Lokman Köyü diye bilinen, güyâ Lokman Hekimin yaşadığına inanılan bu yerde bir arazi almak hevesi her geçen gün müdür efendiyi yakar kavurur. Biraz arazi satın diye köylüye rica etse, dönümüne elli lira isterler ki, o tarihlerde, paranın para olduğu zamanlarda buna cüzdan dayanmaz; köylü burnundan kıl aldırmaz.

Fig.9

Sen misin müdür efendiye arazi satmayan!

Maden ocağının işletmesindeki bacanın tuğlalarını söktürür, boyunu kısaltır, hasılı bacayı indirir.

Böylece zaç yağı diye bilinen demir sülfat gazının, ayriyeten kükürt ve kömür gazlarının bacadan püskürtülüp araziye yayılması, çevreyi ve toprağı berbat etmesiyle değerli topraklar gözden düşecektir.

Zalim müdür bunu da yapar!

Bacanın tuğlasını kırdırır, boyunu yarıdan aşağıya düşürür. Birkaç ay içinde başaklar küser, saksıda çiçek bile açmaz, ağaçlar sararır. Köylü öksüre tıksıra kasabanın devlet hastane tabibine koşturur; kanseri, veremi artar…

¨Baca, boğucu gaz atan bir top namlusu oldu. Durmadan dinlenmeden bombardıman etti, hangi bombardıman bu kadar kanlı, bu kadar uzun sürdü?¨

Bacayı tekrar tuğlasını örüp boyunu uzatınca köylü seviniyor, tuğlayı indirince köylü azap çekiyordu.

Müdür ayıyı burnundaki halkasından yakalamıştı; dilediği gibi oynuyor, hem işsiz kalan köylü ocağa gelip asgari ücretle köle gibi çalışıyor, böylece şirketin kâr hanesi kabarıyor, başkentteki genel müdürler heyeti aferin diyordu müdüre…

Sonra canı isteyince bacayı çekiyor aşağıya, köylüye zulüm ediyordu.

Çok geçmedi, Ermeni tercüman Haçik Ağa’nın vasıtasıyla köylüye haber saldı, ne kadar arazisini satmak isteyen varsa, dönümüne beş lira verecekti.

Köylü sıraya girdi, araziyi elden çıkaran büyük kente göçtü dairede hademe, apartmanda kapıcı, çarşıda hamal, odun zamanı yarıcı, kömür taşıyıcısı olmaya…

Ermenilerden kalma Lokman Köyü işte böyle böyle müdür beyin oldu.

Arazinin tümünü ele geçiren modern ağa mülkiyeti, tapuyu cebine koyunca tekrar bacayı kaldırdı; tabiat yine yeşerdi.

?????????????????????????????????????????????????????????
?????????????????????????????????????????????????????????

Ama unutulmasın ki, eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!

Türk edebiyatında ilk çevreci hikâye olarak bilinmesi gereken bu öykü aynı zamanda Köy Enstitüleri ardından pıtırak açmış köycülük edebiyatının ilk eserleri arasında sayılıyor.

Fakir Baykurt, Selahattin Şimşek, Mahmut Makal, Bekir Yıldız ve Talip Apaydın’ların çok sonraları verdiği ürünlerden epeyi evvel, Cumhuriyetin ilanından birkaç yıl sonra yazılmış, dönemine göre kıyas ederseniz cesur bir hikâyedir.

Zira her şey bir yana, Anadolu’daki Ermeni varlığından apaçık söz etmek cesaretini gösteren bir eserdir…

________________
senolasenola@gmail.com

Bacayı indir bacayı kaldır
Sadri E.Erten
Gür Kitabevi,
İstanbul, 1970,
İlk baskı, İstiklal Lisesi Talebe Neşriyatı-1933

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 + nineteen =