Başkaların hayalleri…

YUSUF YAVUZ – yusuf@acikgazete.com


Adlarını ezberlediğimiz, kitaplarımıza, defterlerimize kaydettiğimiz ve çocuklarımıza adlarını koyduğumuz kahramanlar…  Fadiş, Ayşegül, Suna ve üç kuşaktır Anadolu’dan, dünyanın uzak diyarlarına kadar yüzlerce maceranın evreninde çocukları, gençleri ve hatta büyükleri etkileyen bir yazar. Gülten Dayıoğlu ile yetmişin üstünde kitapla taçlandırdığı, kırk iki yıllık yazarlık serüveni; öyküleri, fantastik doğu yolculukları ve görselliğin zirvesinin yaşandığı bir süreçte çocukları ve gençleri konuştuk… 


-1984 yılında Frankfurt Kitap Fuarında, ‘Gençliğe Umut Veren Üç Yüz Kitap’ başlıklı seçkide, tek Türk yazar olarak ‘ Dünya Çocukların Olsa’ adlı kitabınız da yer aldı.  Aradan geçen çeyrek asırlık zaman içinde gençliğe umut veren metinler nerede duruyor size göre?


– 1984 yılından bu yana değer yargıları o denli değişti ki! Gençliğe yarınlar için umut verme düşünce ve gayretleri, bu patırtıda unutuldu gitti. Gerçekten, başta yazılı ve görsel iletişim araçları olmak üzere, hemen her alanda umut, hep göz ardı edilmekte. Bu bağlamda, umutsuzluktan sıklıkla söz edildiğini belirtmeden de geçemeyeceğim. Her alanda ticari kaygılar egemen durumda. Trend denilen içi boş kavram, ahtapot gibi toplumu kuşatmış. Ancak ben, değişik yaş düzeyleri için kitaplar yazarken, çocuk ve gençlere yarın umudu  vermek ilkemi sürdürüyorum. Elbette bundan sonraki hedeflerim de okurlarıma umut dolu eserler sunmak. Şaka yollu bir deyişle UMUT, günümüzde artık, kavgada yumruk konumunda.


– Türkiye’de bilim-kurgu edebiyatının ulaştığı boyut hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunu şu bağlamda sormak istiyorum; klasik Avrupa edebiyatının altın çağını yaşadığı dönemlerin, doğuya ilişkin hikayelerin öne çıktığı dönemler olduğuna dair bir görüş vardır. Yani, Avrupa kendi içine bakmaktan sıkılmış ve gizemli doğu efsanelerini fantastik bir boyuta taşıyarak çok geniş okur kitlelerine ulaşmıştır. Bu günümüzde de böyle görünüyor. Hollywood yapımları da böyle bir içeriği sıkça kullanıyor. Bir malzeme olarak ‘doğu’ sizde nasıl bir heyecan uyandırıyor?


– Bu soru iki yanıt gerektiriyor. Birincisi, bilim kurgu konusu. Ben bilim kurgu ve fantastik yöntemleri kullanarak, roman, öykü yazmayı çok seviyorum. Bu yöntemlerin okurun hayal gücünü bileyeceğine, onları yeni yeni düşler için tetikleyeceğine inanıyorum. Bu yıl, yazarlığımın kırk ikinci yılı. Bu süreçte irili ufaklı yetmiş kitap yazdım. Eserlerimin en azından yarısı, bilim kurgu ve fantastik ögelerle örülmüştür. Bildiğiniz gibi dünya edebiyatında, hatta film piyasalarında dönem dönem bu tür iniş çıkışlar yaşanıyor. Son zamanlarda bu yöntemler tüm dünyada yine yükselişe geçti.


Sorunun ikinci bölümü doğu ile ilgili. Doğu edebiyatı, felsefesi oralardaki insanların yaşam biçimi, yaşam görüşleri, doğanın görkemi, rengi, kokusu, sesi ve şaşırtıcı değer yargılarıyla beni coşturuyor. Doğuya yaptığım gezilerde, yakından izleme olanağı bulduğum kültür katmanları, iç içe geçmiş büyülü sandıklar ya da göz alıcı matruşkalar gibi. İnsan bu katmanları açmaya doyamıyor. Kısacası doğuya tutkunum. Bu yüzden dünyayı gezerken, sıklıkla doğuya yöneliyoruz. Gördüğümüz yerleri bir daha, bir daha görmeye can atıyoruz. İyi ki eşim de benim gibi….


Bu tutku doğrultusunda, özellikle Uzakdoğu’yu görmekle kalmadım. Oralarla ilgili çeşitli çok çeşitli kitaplar okudum. Türlü kaynaklardan beslendim. Hala da besleniyorum.


– Aslında doğuya ilişkin merakınızı biraz anlamaya çalışma çabasıydı bu soru. Dünyanın pek çok ülkesine gittiniz  ve gezilerinizin pek çoğunu kitaplaştırdınız. Mitoloji, yaradılış efsaneleri ve dünyanın öteki kültürleri sizi ne kadar etkiledi?


– Gezdiğim ülkeleri çok yönlü bir prizma gibi görüyorum. Bu prizmanın her yüzünden ayrı renkler, ayrı ışıklar, ayrı sesler yansıyor. Elbette bu yansımalarda mitolojiler, yaradılış efsaneleri önemli bir yer tutuyor. Açıkçası, yabancı ülkelerden edindiğim bilgilerle bilgiye açlığımı kana kana giderebiliyorum. Elbette tüm bu bilgiler, görüş duyuşlar, coşkular, şaşırmalar… eserlerime de yansıyor. Okurlarımdan aldığım e- postalar, fakslar, el yazılı güzelim mektuplar da bu konuda yanılmadığımı gösteriyor.


– Ayşegül,  sizin çevirdiğiniz ve bir döneme damgasını vurmuş bir seriydi. Sanıyorum Fransızca orjinalinin adı; Caroline’di.  Ve Türkiye’nin yönünü dönmüş olduğu çağdaş batı dünyasının model bir karakteri olarak adlandırıldı. Şimdilerde sokaklarımızda, alışveriş merkezlerimizde, kafelerde Ayşegül karakterinin çok dışında kimlikler göze çarpıyor. Bu kimlikler; Paris ve Dubai arasında sıkışmış  gibi duruyor.  Size göre ne oldu da böyle bir ‘kırılma’ yaşandı Türkiye’de?


– 1965- 1966 yıllarında, Ayşegül dizisinin ilk on altı sayısını, dilimize uyarlamıştım. Bunu yaparken, konu ve kişileri olabildiğince yerelleştirmeye özen göstermiştim. Gerçekten o dönemlerin çocukları, kendilerine yakın buldukları Ayşegül’ü, çok sevmişlerdi.  Ancak, daha sonra piyasaya pek çok benzerleri yayıldı. Üstelik kişi ve konular, olanca çiğlikleri ve yabancılıklarıyla girdiler çocukların dünyasına. Çocuklar, bu yolla çeviri kokan, kırık dökük tümcelerle kuşatıldılar. Televizyon ekranlarında sergilenen, dizi- parodi- reklam Türkçe’si ve yabancı kaynaklı bilgisayar oyunları da devreye girince dilimiz belirgin biçimde yozlaşmaya başladı. Üstelik bu tür zararlı görsel ve yazınsal etkenler, başta trend kaygısı olmak üzere, çeşitli nedenlerle hep körüklendi, tetiklendi.


Kısacası dış ülkelerden gelişigüzel ithal edilen dergiler, kitaplar, çizgi filmler, bilgisayar oyunlarıyla çocuklarımız, sadece dil yönünden değil, davranış, değer yargıları ve yaşamı algılayış yönünden de çözülüp dağılmaya başladılar. İthal hayallerle yaşayan, amaçsız, hedefsiz, ufuksuz, hayalsiz kitlelerin sayısı hızla artmakta. Başkalarının hayalleriyle böylesine kuşatılan çocuk ve gençler, özgün hayaller kurma gereksinimi duymuyor. Zaten buna zaman da bulamıyor. Oysa her dalda, yaratı- üreti, keşif ve icatların mayası hayaldir. Bu nedenle bizler ulusça dünyayı ayağa kaldıracak nitelikte buluşlara imza atamıyoruz. Hep dolgu maddesi gibi başkalarının üreti- yaratılarıyla yaşıyoruz. Bilimde, teknikte, sanatta, göz kamaştırıcı buluşlar gerçekleştiren ulusların, pazarı olmaktan kendimizi kurtaramıyoruz. Gerçekten de dediğiniz gibi Paris- Dubai arasında sıkışıp kalmış durumdayız.


– Söyleşilerinizde sık sık Nazım Hikmet’e gönderme yapıyorsunuz. Geçtiğimiz ay Milas’ta bir lise öğrencisi Nazım Hikmet’in ‘ Vatan Haini’ adlı  şiirini okuduğu için gözaltına alındı. Sizce hala Nazım Hikmet adı birilerini ürkütüyor mu?


– Nazım Hikmet’e karşı bu tür tavırların sergilenmesi, bence koşullanmışlıktan, hatta işgüzarlıktan kaynaklanıyor. Oysa köprülerin altından, öylesine çok sular seller geçti ki!


Bizler bir yandan AB kapılarını çalıyor, öte yandan hala, eski bakkallara tıraş oluyoruz. Bu eski bakkala tıraş olma deyimini çok severim. Dil dağarcığıma çocukluğumda girmiştir. Hala da yanlışları ve toplumda görülen ‘ kör döğüşünü’ ifade etmede, öylesine etkindir ki!


– Görüntü çağının, kendini en yoğun  hissettirdiği bir dönemi yaşıyoruz. Yazın alanında da görüntü  öne çıkmaya başladı. Her şey hızlı, kolay ve adeta bir klip mantığına göre şekillendiriliyor.  Çocuk ve ilk gençlik çağı kitaplarında çağın mantığına uygun bir  görsellik gözleniyor. Düşüncelerini yazarak ifade eden ve neredeyse yarım asırdır halkıyla böyle iletişim kuran bir yazar olarak bu sizi tedirgin ediyor mu? Ya da şöyle sorayım; görselliğin ölçüsü ne olmalı?


– Görselliğin, sadece bizde değil, tüm toplumlarda insanlara egemen olduğunu ben de gözlemliyorum. Görsellik kolaycılık bence. Ama çok iz bırakıyor. Oysa insanlar, okuyup araştırarak, gözlem yaparak, düşünerek, konuşup tartışarak, çok yönlü bilgilerle donanabilirler. Bu donanımla türlü sentezler yapılabilir. Bilimde- teknikte- sanatta üreti ve yaratılar bu sentezlerle oluşur.


Göz açıp kapayıncaya dek gelip geçen, saman alevi görüntüler, insanı düşündürebilir mi? Günümüzde düşünmek şöyle dursun, iki insan birbiriyle konuşup tartışma ortamı bile oluşturamıyor. Yazık ki, görüntü ve görsellik illeti, aile içine de sızmış durumda. Aile bireyleri de kendilerini bu sel suyuna kaptırmaktalar. Konuşmalar, halleşmeler, dertleşmeler, tartışmalar unutulmakta. “ İnsanın ağısını insan alır” demiş atalar.


Şimdilerde sürdürdüğümüz görsellik ağırlıklı yüzeysel yaşamda, ağıları almak psikologlara düşüyor. Onlara herkes ulaşamıyor. Görselliğin ölçüsü, insanı insan kılan ilkeler ve değerler göz önüne alınarak saptanmalı. Bu tür ilke ve değerleri, sel suları gibi ezip geçen boyutlara erişmemesine özen gösterilmeli.


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:


– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…


Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’


– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde


– Fokları, katliamdan kurtaralım!


– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler


-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!


– Faşizm neden Almanya’da kök saldı?


– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.