Batı ile frekans farklarımız.

Batı ile frekans farklarımız.

0
PAYLAŞ

O kısmen baki, ama yazımızın asıl konusu şu; Bazı pratik çözüm gerektiren konularda, inanın onlar bize ayak uyduramıyorlar. Hele, hukuk gibi, muhasebe gibi, ticaret gibi güncel iş konularında veya herhangi bir sektörel veya aktüel vakada verimli frekans uyumundan söz etmek haydi haydi zor. Hele Allah bürokratik bir çıkmaza sokmasın. Koordinasyon pozisyonu, öyle özel bir köprü gerektiriyor ki o köprü anca iki tarafın da olumlu ve olumsuz malzemelerinin on yıllarca yaşanıp, karılıp, harç yapılmasıyla inşa edilebilir… ki bazen o bile yetmez köprünün iki tarafına ulaşmaya…
Bu anlamda, tam 37 yıllık iki yönlü mekik bir gözlem sonucu gelişen kıyas bilgisiyle, hasbelkader uzmanı olduğum ve ömrümü paylaştırdığım 2 ülkeyi rahatlıkla kıyaslayabilirim. İngiltere ve Türkiye…
İlk hükmüm şu; Aradaki frekans farklılıklarının 2 temel sebebi var. Birincisi, İngilizler’in sadece yukarıda bahsettiğim konularda değil, sosyal konularda bile tek doğruları vardır, Dünya’yı, genetik çaplarıyla, sadece kendi eksenleri üzerinde döner sanırlar, buna içtenlikle inandıklarından hayattan alacaklıdırlar, çünkü okul çağlarından itibaren, “ üzerinde güneş batmayan imparatorluklarının “ demode şovenizmi ile yetiştirilmişlerdir. Bunu en yakın zamanda, olimpiyatların açılış ve kapanış senaryolarında hissetmişsinizdir.
Bugün yaşadığım bir vakayı anlatayım da eğlenin. Yeni açılacak mağazamıza satış elemanı almak için araştırmalar yapıyordum. Kullandığım yöntem klasik, kapanma saatinden 15 dakika önce gözüme kestirdiğim mağazaya girip, adayım elemana bıktırıcı sorular soruyorum. Gözü saatte ise yaramaz, iştahla servis veriyorsa eleğin üstünde kalacak. Bugün bu yazımın ilhamını veren delikanlı çıktı karşıma. Knigthsbridge’de, en ünlü markalardan birinin lüks butik mağazasına girdim. Kirası ayda 300.000 Pound’dur takriben…
Eleman uzaktan bakıyor, ben vitrinin yanındayım, yanıma gelmiyor bile. Uzaktan, “ne iş? ” gibilerden bir el işareti yapmaz mı? ” Şu vitrindeki tarçın rengi deri ayakkabı kaç para? ” diye sordum. Bir zahmet geldi, evirip çevirip etiketin barkodunu buldu, gitti okuttu, ” 100 Pound ” dedi. ” Derisi ne derisi? ” diye sordum, ufladı, pufladı, ” gidip öğrenip geleyim ” dedi. ” Yok” dedim, ” kendini sıkma, vazgeçtim şu anda “. ” Niçin? Dalga mı geçiyorsunuz? ” diye sormaz mı. ” Sen değil bu ünlü markada, benim yanımda bile çalışamazsın ” dedim. ” Ama işte buradayım ” diye zekice bir cevap verdi beyni bir anda açılıp, ” tamam da angel, ” dedim, ” eminim bu markanın ya senden haberi yok, ya da tok satıcılar ki, senin gibiler yüzünden müşteri kaçırmak umurlarında değil ” deyip çıktım. Ben çıkarken şefi geliyordu bize doğru…
Yani diyeceğim o ki, küreselleşmiş imajların bile profosyonellikleri, çalıştırdıklarının profosyonelliği ile sınırlı bu tip ülkelerde. Bu adamın çalışarak, işsiz birinin yerini işgal etme hakkı var mı sizce? Ve bu markanın iş verimlilik optimizasyonunu hangi kafalar, hangi yöntemlerle ölçmekte?
Küçük duvarlara çarptıklarında, ya da hayatla ilgili update yapma veya Dünya’ya entegre olma gereksinimi duyduklarında da şaşırıp kalırlar bu batılılar. O yüzden bizlerin artık, delicisiyle, teğetiyle bağışıklık kazandığımız ekonomik krizlere karşı dahi, bireysel göğüsleme adına dirençsizdirler. Biz tevekkül genimizden ötürü kabullenir, üstüne gitmeyiz çözüm olasılığının, bunlar kayıtsızlıklarından ve hazırlopçuluklarından dolayı… İngilizlerin kolektif vizyonları dünyayı fethetmiştir belki ama, ruhlarındaki bireysel atalet dişlileri su kaynatmış, motor mekanizmalarının kayışı dönme hızlarını adalarına sıkıştırmıştır. “Bu neredeyse bila istisna böyledir” diyebilecek kadar istatistiki veri üretilebilir bir kalemde… Bu da zincirleme yeni yorumlar doğurabilir bir batında…
Elbet bu noktada, üleşme, paylaşma, imece gibi insani erdemlerden bizlerin, bize özel nasiplenmişliğimiz gerçeğini atlamamalıyız. Ha! bir de en zor günlerimizde çoğumuza memleketten azık geleceği gerçeğini de. Oysa böyle bir olgunun İngiltere’de oluşması doğa kurallarına aykırıdır. Bizde, birisinin sigara paketi masada, öyle ortada dururken, onlar tek sigara ikram edene 10 pence önermeye teşnedirler.
İkincisi ise şu; sırtlarını yüzyıllardır sömürgecilikten zengin olmuş ve hep hazır yemiş bir genetiğe dayandırdıkları için ve bu yolla zengin olmuşluğun hazımsızlığıyla, “ işsiz de kalsam zengin devletim bana bakar…” şımarıklığı ile kayıtsızdırlar. Ataletlerinin özü, bu hazırlopçu peşin alacaklılık yüzünden, hayatla mücadele etme gereği duymamış olmalarıdır. Bu da, aynı kol kasının çalıştırırsan gelişmesi gibi, beyin kaslarının çalışmamaktan paslanmasına yol açmıştır. İşsizlik sigotası olarak asgari ücrete yakın para alan adam nasıl üretken olarak çalışsın? Sistemin zortladığı yer burasıdır… Bir temizlikçiden, diyelim fazladan bulaşıkları da yıkattığınız için fırça yemeniz, ya da boya yaptıracağınız adamı 2 hafta önceden rezerve etmeniz gereği Türkiye’de mümkün müdür?
Ortalama kültürdeki bir Türk, bunların okumuşuna nal toplatabilir hayat hakkında… Oysa bizdeki sistem(sizlik ) böyle midir? Hayatın sadece bize özel ve rutin med cezirlerine karşı değil, her türlü tsunami türünden sürprize karşı da her daim hazır ve bağışıklıyızdır. Hızını tutmuş, kopup giden gezegende, önce ayakta kalmak, sonra iş yapabilmek, sonra da seri iş döndürmek ve zamana karşı tez karar verebilmek adına bizim canıtez ve pratik çözümler üreten sistemimiz, İngilizlerin formalitik ve bürokratik ataletinden her zaman işlerliklidir, ama temkin adına nedense hep sonunda onlar haklı çıkarlar. Çünkü biz dini kullananların dayattığı kaderciliğe sığınan kolaycılıkla, saptırılmış tevekkül duygu(sallığının) akımına kapılmışızdır. Sular seller içinde yüzmeye çalışır, tutunacak dal bulursak şükrederiz. Onlar dal varsa atlarlar suya, o da durgunsa…
Londra’da çalışan ve İngiliz sistemiyle Türk iş yapısı arasında koordinasyon kurup, çözüm üretmek zorunda olan bir Türk avukatı ya da muhasebeciyi ele alalım örnek olarak. Bırakın işin sonucunu alana kadar iki yönlü tost edilmesini, daha işin başında, İngilizlerin form doldurtma mekanikliğini öte tarafa taşımak ve aşmak için bile insanüstü sebat gerektiren durumları göğüslemek durumundadır, hem de, İsa’ya da, Musa’ya da yaranamayarak. Türk tarafının canıtezliği ve sadece Türkiye’de işleyen “iş bitirme” alışkanlığı ile, İngiliz tarafının sistematik sistem(sizliği), daha doğrusu yokuşa süren ve yaptığı işi çoksunan tavırları, iki taraftan yanma derecesinde kızartacaktır tostu. Ve eminim o avukat ya da muhasebeci arkadaş yıllarca sorgulayacaktır, hangi tarafın dümen suyunun bulanık, hangi tarafınkinin ise berrak olduğunu… Oysa ortada kuraklık oluşur sadece bu ikilemlerden..
Ve, daha da vahimi, İngiltere aslında EU ülkeleri içinde, gerek halkın genel profili ve gerekse, sistemin olmasa da, sokaktaki adamın tolerans katsayısı açısından belki de ” en ehven-i şerdir ” diyebiliriz.
Elbette, “EU’ya giremememizin gizli sebeplerinden biri bu uyumsuzluktur” diye bir hüküm veremeyiz ama, kazayla girmemiz halinde, en önemli artımız olan dinamizmimizi ve pratik yaratıcılığımızı büyük çapta yitireceğimiz ve sudan çıkmış balığa döneceğimiz gerçeğini hükme bağlayabiliriz. Geleceğimizin ve iş gücümüzün egemenliğini de, bu kısır ve nalıncı keseri gibi zihniyete bağımlı kılacağımız gibi…
Bu nedenledir ki, bazı önemli firmalarımız mantalite olarak çoktan Avrupa Birliği’ne girmişken, Avrupa ile çalışanların çoğu ise kendilerini Avrupalı sandıkları halde, henüz Edirne ötesine geçememişlerdir kafa olarak…
Hayat piyasası öldürücü derecede pahalılanırken, Avrupalılık kavramı iyice ucuzladı. Bu ucuzlamayı, eski doğu bloku kabalığının EU’ya girip, buralara göç etmesinden sonra, sokağa yoğun yansıyan asık suratlara ve anlam üretmeyen donukluğa da bağlayabiliriz. Oysa bizde böyle midir? Karnımız aç da olsa, hayatla dalga geçebiliriz biz…
Allah Avrupa’da Türk firmalarla işbirliği yapan, koordinatör pozisyonundaki nice genç Türk cevhere sabırlar, sebatlar ihsan etsin. İngilizlerle çalışma gafletine düşmüş Türk firmalara da iki misli…

BİR CEVAP BIRAK

19 − eleven =