Bir Amerikalı ile Seyahat etmek / Ç. Şahin


Tennessee-Cattanooga, Incline Train, Rubby Fall


Cuma sabahtan yola koyuldugumuz için saat öğlen 12 gibi Tennessee-Cattanooga’daki otelimizdeydik. Bu kez kendi kesemizden ödediğimiz için, daha önce kaldığımız lüks otellerin aksine oldukca mütevazi ama sevimli bir otel seçmiştik kendimize… Ama her otelde olduğu gibi bu otelde de eir kondişın (air-codition) vardı ve bu beni rahatsız etmek için yeter de artardı bile…. Amerika’ya geldiğimden beri, eir-kondişınlar benim için tam bir karabasan haline dönüştü… Evde eir-kondişın yüzünden Todd’la surekli anlaşmazlığımız oluyordu ilk zamanlar. Simdi o biraz kendi istediği serinlikten, ben biraz kendi istediğim sıcaklıktan feragat ettik de biraz uzlaştık sayılır. Ama eir-kondişının çıkarttığı gürültüye halen alışabilmiş değilim ve gittiğimiz her yerde, evimizdekinden daha beterleri ile karşılaştığımız için, bende neredeyse bir eir-kondişın fobisi oluştu diyebilirim. Eğer bir yere gidiyorsak ilk düşüncem, acaba bu kez nasıl korkunç gürültülü bir eir-kondişınla karşılaşacağımız korkusu oluyor ve bu tatilimi zehir ediyor…


Bu seyahatimizde otelimizdeki eir-kondişın en kötülerinden biriydi ve üstelik hiç durmaksızın çalışıyordu… Bendeki de ne şanstı ama!..
 
Allahtan otele sadece uyumaya geliyorduk ama sorun da buydu ya, o gürültüyle Çiğdem nasıl uyuyacaktı… Todd eir-kondişının gürültüsünü başka gürültüleri, örneğin caddeden gelen araç gürültülerini ya da yan odadan gelen konuşma seslerini bastırıyor diye neredeyse seviyordu bense çıldırmak üzereydim. Henüz eir-kondişının gürültüsünü bastıracak alternatif bir  gürültü keşfedemediğim için de mutsuz ve huzursuzdum.
Eir-kondışın konusu üzerinde özellikle bu kadar çok duruyorum çünkü bizim gibi ülkelerden olan ve sadece lüks oteller ve büyük holdingler dışında normal hayatında eir kondışın deneyimine sahip olmayan insanlar, bu illetle ilk karşılaştıklarında alışmakta gerçekten zorluk çekiyorlar…  İlginçtir Batı toplumu, özellikle Amerikan toplumu, teknolojilerindeki gelişmişlik düzeyi ve  makineleşme oranlarındaki yükseklikle paralel, bu sesi hiç rahatsızlık duymadan dinleyebiliyorlar, hatta Todd örneğinde olduğu  gibi, başka sesleri bastırıyor diye onu sevebiliyorlar bile… İnsan sesine, kuş sesine, kedi-köpek sesine alternatif olarak görebiliyorlar mesela…
 
Doğadan kopup gelişmiş bir medeniyetin vatandaşı olmak dedikleri  bu olmalı her halde. Belki de doğal olan budur bunu da bilemiyorum ki… Çünkü annenin biri ağlayan bebeğini susturmak için her yolu deniyor, bebek susmuyor bir türlü. Sonra evdeki kadın elektrikli süpürge ile birden odaya giriyor ve bebek pür dikkat bu sesi dinleyerek susuyor, bir süre sonra da uyuyor. Bilim adamları bunun açıklamasını, çocukların ana rahminde bu sese çok benzer bir ortamda bulunmalarıyla, yani o makine sesinin çocuğa ana rahmindeki doğal ortamı hatırlatması ile açıklıyorlar… Yani bebek ana rahmindeki doğal ortamı hatırlattığı için elektrik süpürgesinin sesini duyar duymaz rahatlıyor ve kendini güvencede hissederek uykuya dalıyor…


Peki ben niçin rahatlayamıyordum bu seslerle… Aksine çıldırıyor, kendimi ıssız bir yerlere atmak istiyordum. Todd ise aynı elektrik süpürgesinin sesi ile uykuya dalan çocuk gibi mışıl mışıl uyuyabiliyordu o sesle… Tanrım sözünün geçmesi bile içimi daraltıyordu bu konunun, başım oldukça büyük beladaydı anlayacağınız… Kısacası, Amerika’ya geldiğimden beri kafam tam bir kazan, içinde kaynayan gürültüler hiç dinmiyor ve ben bu gürültülerle yaşamaya alışmak zorundayım…
 
Ah sevgili ülkem, sıcakta pişiyorduk belki ama gürültüsüz ve huzurlu uyuyabiliyorduk… Tabii İstanbul’un sessiz bir köşesinde yaşama ayrıcalığına sahipsek, o da ayrı bir ironi tabii… Amerikalılar açısından  durum ise şuydu, burada dünyalar kadar zengin olsan bile sessizliği satın alamıyordun, çünkü eir-kondişınsız ev yoktu, gürültüsüz eir-kondişın ise henüz icat edilmemişti ya da ben bilmiyordum…


Görüyorsunuz ya nasıl bir fobisiyse bu, otelimiz diye başladım ama bir türlü konuya, yani gezi programımıza geçemedim, öylesine bir karabasandı işte bu mesele bende …
 
Neyse biraz da güzel şeylerden bahsedelim, mesela Rubby Fall’i, yani Rubby Şelalesi’ni anlatalım… İlk gun otelimize yerleşip üzerimizi değiştirdikten sonra, Todd’un daha yola çıkmadan bir hafta öncesinden hazırlamış olduğu gezi planını uygulamak üzere harekete geçtik… Gezi konusuna geçelim dedim ama, al size Amerikalılar hakkında söylemem gereken önemli bir ayrıntı daha, bunu anlatmadan geçmem de mümkün değil ki, bu Amerikalılara haksızlık olur doğrusu, özellikle de Todd’a…


Eşim Todd inanılmaz programlı ve planlı bir insandır. Hayatımızı bir harita gibi yaşıyoruz desem yalan olmaz. Attığımız her adım neredeyse haritada işaretlenmiş yollar gibi, sokaklar gibi, caddeler gibi önceden belirlenmiştir. Hangi duraklarda duracağımız, hangi istasyonlara uğrayacağımız, nereleri göreceğimiz, nerelerde konaklayacağımız, nerelerde soluklanacağımız, her şey ama her şey ayrıntılı olarak planlanmıştır. En ince detayına kadar tasarlanmış bir hayat yaşadığımızı söyleyebilirim, sürprizlere asla yer yoktur Todd’un kitabında… Eğer bir şeye hazırlıksız olarak yakalanırsa ödü kopar zavallıcığın… Aksilik bu ya plandan biraz sapmak zorunda kalsak ya da bir sürprizle karşılaşsak, uykusunu kaçıracak bundan daha kötü bir şey olamaz sayın mükemmel planlamacı Todd için.
 
Doğal olarak ve tamamen plana uygun bir şekilde ilk durağımız incline train, (tırmanma treni) ve Rubby fall (Rubby Şelalesi) idi. Vakit bulabilirsek ayni gün Rock City (Kaya Şehir)’i de dolaşacaktık. Baktık ki çok geç oldu Rock City’i ertesi güne, nikah öncesi sabah programına bırakacaktık… Ne program ama, nefes nefese kalıyor insan tam bir başarıyla uygulamak için… biz de tam öyle olduk zaten, nefes nefese kaldık…


İncline train’e binmek, ağır çekim bir rolikostır’a binmek gibi bir şeydi diyebilirim kısaca… Bir tepeye dikine tren’le daha doğrusu tramvayla tırmanıyorsun ve bir süre sonra tren kafa üstü tırmanmaya başlıyor ve halen nasıl tırmanabildiğine şaşıyorsun… Tepeye vardığında ise bizim adalardaki yazlık evlere benzer çok güzel bahçeli, bakımlı evlerin bulunduğu yüksek bir platoya ulaşmış oluyorsun. Aşağıda bütün Tennesee-Cattanooga ayaklarının altında, nefes kesici bir yükseklik ve oldukça etkileyici bir manzara olduğunu söyleyebilirim… Yükseklik ve uzaklık tüm çirkinlikleri uzaklaştırır ya bilirsiniz ve sadece çarpıcı ve güzel olanı gösterir göze… Bu da bir yerlere yüksekten bakmanın hoşluğu olsa gerek… Zenginler bu yüzden sanırım yoksulluk realitesini tam kavrayabilecek kadar hiçbir zaman yakın olamadılar yoksullara ya da yoksulların dünyasına… Yukarıdakiler aşağıdakilerin demek daha mı doğru olur onu da bilemiyorum ya her neyse…
 
Gelelim biz gezimizin devamına, tamamen Todd’un programına uygun olarak, bir iki saat oralarda oyalandık.  Oldukça sessiz ve pastoral güzellikte bir yerdi; sevmek için bir kedi bile çıkmıştı karşımıza ki bu oralarda normal karşılanabilir bir şey değildi: anektod olarak geçeyim, Amerika’da sevmek için kedi veya köpek arıyorsanız ya edineceksiniz ya da sahibi olanlardan sevebilir miyim diye izin isteyeceksiniz, Öyle Türkiye’deki gibi adım başı sokak kedisi ve köpeğine rastlamak mümkün değil buralarda… Animal Control (Hayvan Kontrölü) adı altında bir organizasyon var ve bunun çalışanları sokakta gördükleri hayvanları anında kontrol altına alıyorlar, uyutuyorlar ya da bir süre barınaklarda tutup sahiplendirmeye çalıştıktan sonra yine uyutuyorlar… Asla sokaklarda yaşamalarına izin vermiyorlar…  Yine de kaçak olarak yaşayan kedi-köpeğe rastlamak mümkün değil mi diyeceksiniz, tabii ki mümkün, Amerika’da ne zaman ki kaçak göçmenler sorunu çözüm bulur  bu sorun da o zaman çözüm bulabilir sanırımJ


 Bir de Animal Cop (Hayvan Polisi) adı altında hayvan devriyeleri dolaşıyor etrafta… Bunlar sahipleri tarafından taciz edilen ya da kötü muamele gören hayvanları takip edip koruma altına alıyorlar. Ne facialarla karşılaşıyorlar inanamazsınız… İşkence görmüş, bir deri bir kemik kalmış, günlerce aç bırakılmış kediler, köpekler, atlar, inekler… En son dün akşam birini izledim, sahibi matkapla köpeğin gözünü oymuştu… İnanabiliyor musunuz buna… Sahipleri tarafından bu  tür muamelelere maruz kalmış bu zavallı hayvanlar kısa bir terapi ve bakımla yeniden hayata döndürülüyorlardı. Evlat edinildikleri yeni yuvalarında kendilerine yapılan tüm işkenceleri unutup, yeni sahiplerine koşulsuz bağlanabilecek ve onları yeniden tüm içtenlikleri ile sevebilecek kadar affedici olabiliyorlardı bu masum yaratıklar… Her şeye rağmen tekrar insanlara güvenebiliyorlardı…


Onları her gecen gün daha çok seviyorum. Günün birinde yeterince param olursa mütevazi bir çiftlik alıp orada özellikle sokak kedi ve köpeklerini beslemeyi dünyada her şeyden çok istiyorum. Bu benim en büyük hayalim… Umarım bir gün bu gerçek olur. Özellikle bunu Türkiye’de yapmayı istiyorum. Çünkü orada buna ihtiyacı olan öyle çok sokak hayvani var ki… O minicik kedi yavrucuklarının soğuktan ya da hastalıktan nasıl kıvranarak öldüklerini hatırlıyorum da  ve onlar için hiçbir şey yapılmadığını… Evet bu benim en büyük hayalim… O minik yavrucukları kucaklamak, onları açlıktan, hastalıktan, acı çekmekten, kötü insanların zulmünden korumak, bunu çok istiyorum gerçekten…
 
İncline train’den sonraki durağımız, yine programımıza göre Rubby Fall’di. Broşürleri iyi incelememiş olacağım, bu şelalenin, yerin 350 metre altında olduğuna dair ayrıntıyı gözden kaçırmışım… Ben, normal bildiğimiz yeryüzündeki şelaleler gibi bir şey bekliyordum yani. Aman tanrım ne menem yermiş öyle, önce asansörle belirtilen derinliğe, yani yerin 350 metre altına indik. Sonra bu derinlikte, dar bir patika üzerinden, kayalar arasından geçerek yürümeye başladık. Bazı geçitlerde iki kişinin bir arada yürümesini bırakın, şişman birinin geçmesi bile mümkün değildi. Allahtan aramızda çok şişman birisi yoktu. Zaten gruplarda bu tür kişiler olduğunda hemen uyarılıyorlardı sonradan sorun çıkmasın diye. Çünkü burası Amerika’ydı, tazminat davaları sayesinde avukatların en çok para kazandığı ülke yani… En kıytırık sebeplerden bile tazminat davaları açmaya kalkışılan ve nasıl oluyorsa kazanılan bir ülkeydi bu ülke… Pragmatist Amerikan halkı böyle bir fırsat karşısına çıktığında asla kaçırmaz, yerin dibinin 350 metre altına inip üçyüz metre yürüyüp üstelik Rubby Fall’i de göremeyip dönmek  zorunda kalırsa, firmayı kesin dava edebilirdi… Bunu bilen yetkililer tedbirlerini de buna göre almışlardı şüphesiz.


Bu arada turumuz yerin dibinde git git bitmek bilmiyordu. Ben tamamen yazlık giysiler içinde ve tedbirsiz olduğum için donma tehlikesi ile karşı karşıyaydım. Derinlerde ilerledikçe ısı doğal olarak düşüyor, ben resmen titreme nöbetlerine tutuluyordum. Bu Amerika’lılar ilginç insanlardı doğrusu, adamları difrize koysan bana mısın demiyorlardı. Ben bu güne kadar soğukla başı belada olan bir Amerika’lı görmedim hiç, nerede eir-kondişınların soğukluğundan şikayet eden biri varsa ya Türk’tü ya İtalyan, ya İspanyol ya da Yunan… Ama bir Amerikalı, asla bir Amerikalı’dan böyle bir şey bekleyemezdiniz. Adamların kanı mı donmuş ne… Bunun için dünyada olup biten ve bizzat kendi ülkelerinden kaynaklanan şiddet ve adaletsizliğe böyle tepkisiz kalabiliyorlar, hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorlardı demek… Her neyse, söylemek istediğim, koskoca grupta tek üşüyen kişi bendim…


Bu arada yerin dibinde oldukça gizemli ama gittikçe işkenceye dönüşen bir yolculuk yaptığımızı da söylemeliyim. Rehberimizin buna katkısı inanılmazdı. Onun bu katkısı olmazsa gezimizin daha eğlenceli ve az sıkıntılı geçeceği söylenebilirdi. Sağ olsun adamcağız Rubby Şelalesinin sihrini güzelliğini anlatmak için öylesine çaba sarf ediyor, öylesine kendini paralıyordu ki, sırf adamı memnun etmek için insanın şelaleye hayran olası geliyorduJ Şaka bir yana bu şelaleyle ilgili bizi öylesine bir beklentiye sokmuştu ki, o anda karşımıza dünyanın yedi harikası gelse bile burun kıvırır, Rubby şelalesinin mucizesini beklerdik, o durumdaydık yani…


Evet gerçekten artık bir mucize bekler hale gelmiştik. Her geldiğimiz yeni koridorda bu kez vardık herhalde, az sonra sihirli bir şeyler olacak ve o mucize ile karşılaşacağız derken rehber yine ayrıntılara giriyordu… Bu koridoru geçerken kaya oyuntularından oluşmuş bir kaplumbağa ve meleğin kanadını göreceksiniz… Biraz ilerde ise canavarın ayağını… Aman yukarıdaki çıkıntılara dikkat edin başınızı çarpabilirsiniz… Bu arada mağarayı keşfeden mühendis ve hikayesini, ilk asansör yapıldığında henüz şelaleden haberleri olmadığını, sadece mağarayı turistlere açmak için bu asansörün yapıldığını, fakat sonradan inanılmaz bir tesadüfle Rubby Şelalesinin mucizevi güzelliği ile karşılaşıldığını vs. yüzlerce ayrıntıyı anlatıyordu da anlatıyordu, derken bir koridora daha geliyorduk, bu kez mucize her halde yakınımızda diyorduk ki rehber yine yeni bir takım detay bilgiler vermeye başlıyordu… Birazdan gireceğimiz koridordaki sarkık ve dikiklerin uzunluğu bilmem kaç santimetre, yüksekliği bilmem ne, bu tür sarkık ve dikikler ilk bilmem nerede bulunmuş, bilmem bu kaçıncı önemli örnekmiş vs… vs… Sadede gel be adam zaten burada donmak üzereyim… Oh nihayet rehberin son koridora geldiğimizi belirten sesini duyuyoruz… Herkes gibi ben de nefesimi tutmuş durumdayım, nasıl bir mucize ile karşılaşacağımı tasarlayamıyorum bile… Daha önce de vurguladığım gibi, rehber herkesi öyle bir beklentiye sokmuştu ki tüm tur boyunca, gerçekten o anda dünyanın yedi harikası önümüze gelse her halde bu da nesi diyecek durumdaydık… Nihayet öyle de oldu… Bu da nesiydi böyle… Yerin altında olma özelliği dışında bunun gibi şelalelere bizim kara denizde neredeyse her adım başı rastlamak mümkündü… Üstelik bu şelalenin en gür ve görkemli aktığı haliymiş ve bu haline rastladığımız için kendimizi şanslı saymalıymışız!..
 
Tanrım nasıl bir hayal kırıklığıydı anlatamam… Bu arada şelale etrafında dolaşırken şelalenin adının, şelaleyi keşfeden mühendisin eşinin adı olduğunu, adamın şelaleye karısının adını verip,  şelaleyi ona bağışladığını ama gel gör ki zaman içinde aşkları bitip boşanınca karısının şelale üzerindeki hakkını istemesine rağmen zırnık bile alamadığını da öğrenmiş olduk… Ne şelaleydi ama… Hikayesi bile kendisinden daha görkemli… Ama şunu itiraf etmeliyim yerin 350 metre dibinde, bir kilometreye yakın yürümek de başlı başına ilginç bir tecrübeydi… Yolumuza çıkan sarkık ve dikikler ve kayaların oluşturduğu birtakım şekiller de hiç fena sayılmazdı hani. Özellikle Patates cipsi ve hamburger şeklinde olanına az aklım takılmadı… Çünkü bir kayayı bile yiyecek kadar açtım o anda… Gerçek hamburgerlere ulaşabilmem için ise her  halde en az bir yarım saat daha beklemem gerekiyordu. Todd, yemek yeme molasını planımıza dahil etmiş miydi acaba?


_______________


* NOT:Bu seyahati ettiğimizde Amerika’da yaşıyordum ve eski eşim Todd Edwards’la henüz evliydim. Bu notlar alındığı zamandan aynen aktarıldığı için anlatılanlar geçmişe aittir. Bugün eşimden ayrıldım ve ülkem Türkiye’ye geri döndüm, İstanbul’da yaşıyorum ve İstanbul Üniversindeki görevime devam etmekteyim.


YAZARIN DİĞER GEZİ YAZISI: New Orleans…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.