Bir bayram yazısı

Tatil dönüşünün bayrama rastlaması, bu haftaki yazıyı genel durum hakkında kısa notlarla geçiştirmeyi gerektiriyor. Zira ekonomi öylesine sarsıldı ki, kimlerin aleyhine kimlerin yukarıya çıktığı, kimlerin lehine kimlerin aşağıda kaldığı, Hitler’in gaz odalarındaki duruma benzercesine çok iç karartıcı bir tablo sunmaktadır. Hal böyle olunca, bayramın tadına sadık kalmak adına, şimdilik bazı soruları sorarak, çok keyif kaçırmadan, biraz oluşum üzerinde kafa yormaya çalışacağım.

Birinci mesele olayın gerçek yüzü ile perde arkası arasındaki farkın irdelenmesidir. Acaba, rahip olayı sorunun gerçek sebebi midir, yoksa asıl sorun böylesi aleni tartışılabilecek görüntünün arkasında gizlenmekte midir? Olabilir ki, asıl sorunun saçılması her iki devletin, özellikle de ABD’nin işine gelmeyebilir. Rahibin ve Trump’ın inançsal aidiyeti aynı olarak, ABD’de gelecekteki seçimler için Trump iç siyasete malzeme olarak papazı kullanıyor olsa da, böylesi çalkantılar için papaz olayı bence biraz hafif kalıyor. Gerçek sebep her iki ülke açısından da açıklanamayacak kadar derinde ve papaz olayı buzdağının görünen bölümü ise, asıl olaya varmak için görüntüyü çözmek gerekir. Bu nedenle, yargının hızlandırılmasıyla papaz olayının hukuki sonuca kavuşturulması net durumu ortaya koyabilir; sonuçta ya ekonomiye saldırı sonlandırılmış ya da saldırının sonlandırılmaması durumunda asıl neden açığa çıkmış olur. Hukukun hızlandırılmasıyla papaz olayının biran önce sonlandırılması Trump’ın aleyhine olacağı kadar, Türkiye’nin de lehine olacaktır. Umarım ilgililer bu konu üzerinde biraz kafa yorar. Ortadoğu’da Rusya ile ihtilaf içinde bulunan ABD’nin Türkiye’nin kaçınılmaz özgür devlet tavırlarından rahatsız olması doğaldır. Rus Büyükelçisinin Ankara’da bir resmi görevli tarafından öldürülmesi ve Bunun karşısında Rusya’nın sergilediği tavır politik mercek altına alınması gereken bir durumdur. Bu durum büyük ülkeye çevreye saldırı hakkı vermez, ancak, dış saldırılardan bağımsız olarak, bizim de her halde ekonomimizi krizden uzak ve dış müdahaleye karşı bağışıklık derecesi yüksek konumda tutma zorunluluğumuz bulunmaktadır.

Türkiye şöyle veya böyle bu badireyi atlatsa dahi, gerek ekonomi alanında gerek iç ve dış siyaset alanlarında ciddi sorunlarla baş başadır. Öyle anlaşılıyor ki, İktidarın hedeflediği 2023 yılına beş yıl kalarak, köklü yapısal sorunlar bu sürede halledilemeyeceği gibi, henüz hal yoluna da girilmiş değildir. Türkiye büyük bir ülkedir, evet ama ekonomisi ve işleyiş kapasitesi bu büyüklüğe denk değildir. O nedenledir ki, vaktiyle iç üretimle karşıladığımız her türlü temel gıda maddelerini dahi ithal eder duruma gelmiş bulunuyoruz. Çünkü artık ağzımızda sakız misali, Türkiye üretimden uzaklaştırılmıştır! Yeni destek paketinde sayılan kalemlerden biri olan 2 739 ithal ürününde ‘yerlileştirme’ çabasına girileceği şeklindeki acı itiraf, ekonomi için olduğu kadar, onyedi yıl iktidarda kalmış bir siyasi erk için de son derece vahim ve düşündürücüdür. 2000 IMF-Derviş programı Türkiye’yi üretimden uzaklaştırma projesi olarak hazırlanmış ve bu proje kriz sonrası önlemler paketine gelene dek AKP iktidarı tarafından sadakatle uygulanmıştır. Kısacası, bu durum bizzat siyasi erkin geçmişte yapmış olduğu vahim hatanın itirafından başka bir şey değildir. Uygulamanın yanlışlığı, birinci olarak üretimin dış âleme atılarak üretim faktörlerimizin, özellikle de emeğin atıl kalmasına yol açılmış olmasıdır; ikinci olarak da, böylece dışarıya saçılan üretimi satın aldığımızda dış ürünlere yüksek faizle borçlandığımız dövizle ödeme yapma zorunda kalmış olmamızdır. Böyle bir uygulamayı uzun yıllar sürdüren ve ancak kriz kapıya dayandığında uyanan bir iktidar nasıl ülke yararı savına sığınabilir ki!

Yaşadığımız kriz, siyasi sebeplerden ve başlatan ülkeden bağımsız olarak, çok temel yapısal sorunlardan kaynaklanmaktadır. Diğer bir deyişle, yaşananlar anlık ya da konjonktürel etmenlerden çok öte, temel yapısal nedenlerden kaynaklandığından, dışa karşı korunaklı ve güçlü olabilmek için öncelikle kendimize dönüp bakmamız gerekmektedir. Çok temel sebeplere bağlı olarak ekonominin kaynak ve performans yetersizliğinin yansıması olarak yükselen borçluluk, cari açık ve bütçe açığı sıvama önlemlerle geçiştirilemez, geçiştirilmemelidir. Bu durum, orta gelir tuzağında patinaj yapan ekonominin temelden sorunlu olduğunun göstergesidir. Hal böyle olunca açıklanan üç yıllık orta vadeli program göz boyar, ancak temel soruna çare olamaz. Kapitalist kalkınma, özellikle de kalkınmış ekonomiler arasında girişilen kalkınma çabaları çeşitli zorluklar taşıyan uzun bir süreçtir. Geçen hafta kaybettiğimiz ünlü iktisatçı Samir Âmin, çok yerinde olarak, eşitsiz kalkınma konusunda bizim gibi ülkelerin karşılaşabileceği güçlükleri anlatmıştır. Eşitsiz kalkınma zorluğuna rağmen, kalkınmakta olan ülkeler açısından temel eğitim ve olabildiğince sermaye birikimi ana konulardır. Teknoloji atılımı için iyi eğitilmiş araştırmacı ve nitelikli elemanlara ihtiyaç vardır. Bu açıdan Türkiye hiç de parlak gözükmemektedir. Son lise yerleştirmelerinde puan düşürülerek kontenjanların doldurulmaya çalışılması, çarpık eğitim zihniyetini ortaya koymaktadır. Umulurdu ki, eğitimden sorumlu siyasiler ve yöneticiler puan düşürmeye değil, alt kademelerdeki eğitim düzeyini sorgulamaya yönelmiş olsalardı. Emperyalizm çemberinde yol almaya çalışan siyasal erkin özgür, eleştirel ve araştırmacı eleman yetiştirme amacı olamaz; amaç emre itaate hazır kurşun asker üretmektir.

Ekonomik krizin siyasi boyuta bürünmesinin nedeni de giderek yoğunlaşan antidemokratik yönetim biçimidir. Ekonomi yönetimine başat tek-insan odaklı karar sürecine paralel olarak hukuk sistemine yönelik itirazlar da aynı anlayışın sürdürülmesinden kaynaklanmaktadır. İlginç olan şudur ki, ekonomi sıkıştıkça sistemin ideolojik aygıtı olarak hukuk sistemi ve baskı aracı olarak hukuk uygulaması zorlanırken, ekonomi alanına yönelik eleştirilere hukuk alnı da dâhil edilmektedir. Burjuva demokrasisinin asgari koşulları sağlanmadıkça siyasi erkin sığınacağı bu açmazdan çıkış yolu, kısa dönemde aleniyet ve yandaş oluşturmayan ortam oluşumu, uzun dönemde ise kaynak ve gelir dağılımında olabildiğince kapitalist hakkaniyet anlayışının (!) sağlanmasıdır.

Her siyasi iktidar kendi dönemine yoğunlaşır. Akademinin, medyanın ve bürokrasinin özgür ve bağımsız olması, siyasi erkin kısa dönemli önlemlerini uzun dönemli ülke yararına yönlendirilmesine katkı yapar. Böylesi etkin bir yönetim yandaş anlayışına değil, liyakat ve özgürlük esasına dayanır, dayanmalıdır.

Eleştiri yapan dostlarımızı görür gibiyim. Haklılar! Ancak, yine Samir Amin’in dediği gibi, Marksizmin çok önemli yönü, ani devrimcilikten öte, tarihsel süreçtir. Tüm dostlara güzel bir bayram dinlencesi diliyorum!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × 2 =