Bir Garip Papaz mı?

Türkiye’nin Evanjelist papaz Brunson’u bir pazarlık kozu olarak kullandığı yönündeki izlenim, bu satırların yazarı da dahil çok kişi tarafından haklı olarak paylaşılsa da, sorgulanmaya değer. Bu Amerikalı din adamı, sırf bir pazarlık kozu olsun diye ensesinden tutulup hapse konmuş masum bir ‘garip papaz’ mıdır, yoksa iddia makamınca ileri sürüldüğü gibi, din adamı kısvesi altında yabancı bir devlet (Amerika) adına çalışan bir tür casus mudur?

Görünüşe bakılırsa Brunson, yalnız FETÖ ile değil PKK ile de bağlantılı olmak gibi, pek çok alakasız insana yöneltilen standart suçlamayla karşı karşıyadır. ‘Birinden tutmazsa öbüründen tutar’ mantığıyla kurgulanmışa benzeyen bu sözümona ‘çift dikiş’ suçlama, umulanın tersine, içinde barındırdığı çelişki dolayısıyla etki ve inandırıcılık açısından ‘tek dikiş’ suçlamalara göre daha zayıf kalır. Zira genellikle FETÖ’yle işi olanların PKK ile, PKK ile işi olanların da FETÖ ile işi olmaz: bu iki örgüt birbirine yabancı ve birçok noktada birbirinin zıddı dünya görüşlerinin ürünüdür. Bu iki örgütü aynı suçlamada bağdaştırmak, tek hedefli suçlamalarda olduğundan çok daha sıkı bir kanıt örgüsü gerektirir. Bu olmayınca ya da oldurulamayınca, bu tür çift dikiş suçlamaların boşlukta kalması kaçınılmazdır.

Doğrusu, Brunson’a yönelik suçlamanın detaylarına vakıf değilim. Fakat geçenlerde Sedat Ergin, Hürriyet’teki köşesinde Brunson iddianamesiyle ilgili ardarda bir kaç yazı yayınladı. Bilindiği gibi Ergin, yıllar önce binlerce sayfalık Ergenekon iddianamelerini akıl sağlığını yitirmeden didik didik tarama sabrı ve azmini göstermiş bir gazetecidir. Bu sefer de oturmuş Brunson dosyasını baştan sona okumuş ve titiz bir analizini yapmış. Bu analizinden de anlaşılıyor ki, Amerikalı papaza atfedilen suçlara dair yeterli karineler mevcut değil; normal koşullarda tutuklanmasını ve hele içeride onca zaman tutulmasını gerektirecek nedenler de yok. Belli ki Brunson, tutuklanmasından çok daha önce, muhtemelen Türkiye’ye ayak bastığı yirmi yıl öncesinden başlayarak takibe alınmış; fakat öyle olmasına rağmen, hakkında toplanan pek çok ‘kanıt’ ve ‘gizli tanıklığın’ da iddianame için sonradan ‘imal’ edildiğini hissetmemek güç.

Halihazırda benzer suçlamalarla içeride yatan yüzlerce—belki binlerce—insan var. Bu insanları hem PKK hem de FETÖ ile ilişkilendirmenin ne kadar temelsiz ve saçma olduğu ortada. Fakat Brunson’un durumu biraz farklı. Onun bir şekilde hem PKK’ya, hem de FETÖ’ye ‘bulaşmış’ olabileceğini görmek için özel bilgi sahibi olmak gerekmiyor; biraz akıl yürütme yeterli sanırım.

Gülen cemaatinin ilk genişleme döneminde, ‘dinler-arası diyalog’ rüzgarını arkasına alarak Hıristiyan alemine nasıl açıldığı, bizzat Gülen’in başta Papa olmak üzere Hıristiyan dünyasının pek çok lideriyle nasıl aynı karelerde yer aldığı hatırlardadır. Bu bağlamda cemaatten birilerinin kalkıp İzmir’deki kiliseyle temas kurmuş olması, papazın da kendine uzatılan eli memnuniyetle sıkmış olması kuvvetle muhtemeldir. Sonraları bu temas, iletişim ve tanıtım çabalarında bir işbirliğine dönüşmüş de olabilir. Fakat bir kere hükümetle cemaat arasında kavga başladıktan sonra, Brunson ve kilisesinin hükümeti karşısına almak pahasına cemaatle işbirliğini inadına sürdürmüş olması çok düşük bir ihtimaldir.

Diğer taraftan, Doğu Anadolu’da ve güneyindeki İslam coğrafyasında savaşlardan perişan olan bir kısım ahalinin Batı-kaynaklı pek çok kurum gibi kiliselere de kapılandığını biliyoruz. Bu insanların bir bölümü kiliseyi sadece bir sıçrama tahtası olarak görmekle beraber, özellikle IŞİD vahşetine maruz kalan (çok daha küçük) bir bölümü ise ‘Müslümanlık buysa eksik olsun!’ deyip düpedüz dinden çıkmış, çıkamayanı da Hıristiyanlığa yanaşmış olabilir. Kendi öz yurdunda yaşadığı mürit kaybını yabancı topraklarda telafi etme çabasındaki kilisenin bu durumdan faydalanmak istemiş ve bu doğrultuda hizmet vermekten hiç kaçınmamış olması elbette mümkündür.

Kiliseden yardım alan veya medet uman bu insanlar arasında Kürt kökenlilerin hatırısayılır bir ağırlığı vardır. Bunlar arasında PKK sempatizanı veya üyesi olanlar da bulunabilir. Ama çok muhtemeldir ki bunların oranı, Bodrum’daki lokanta veya inşaatlarda çalışan PKK’lı oranının pek de üzerinde değildir. Brunson, IŞİD’le çarpışan en etkili güç olduğu için PKK’nın (veya türevlerinin) Batı kamuoyunda topladığı sempatiyi kendince paylaşmış olabilir, fakat bu sempatiyi yansıtacak bir harekette bulunmuş olması çok düşük bir ihtimaldir; en azından bu doğrultuda bir delil veya işaret yoktur.

Velhasıl, yukarıda yürüttüğümüze benzer asgari tahminler çerçevesinde, Brunson’un bir şekilde hem PKK’ya hem de FETÖ’ye ‘bulaşmış’ olduğu pekala söylenebilir. Etliye sütlüye dokunmayan, kendi halinde ‘bir garip papaz’ olmadığı da düşünülebilir. Fakat nihayetinde burada, PKK/FETÖ oluşumlarıyla alışveriş ve organik işbirliği içinde bulunan bir ‘suçlu’ ile değil, olsa olsa kilisesinin gücünü yaymak için hiçbir fırsatı kaçırmayan hırslı ve azimli bir misyoner ile karşı karşıyayız. Misyonerlik ise, en azından kağıt üzerinde, Türkiye’de halen bir suç değil.

Kuşkusuz, T.C. hükümetleri hiçbir zaman misyonerlik faaliyetlerine iyi gözle bakmadı. İslam referanslı bir hükümetin nezdinde ise özellikle Hıristiyan misyonerliği, casusluktan bile ağır bir suç, düpedüz bir cürüm olmalı. Buna duyulan tepki ve kin, sürüsünden malı çalınan bir çobanın kin ve nefretiyle eşdeğerdir–ki küçümsemeye hiç de gelmez. Bu açıdan bakıldığında, Brunson’ın bir pazarlık kartı olarak rastgele seçilmediği, başından beri mimlenmiş olduğu ileri sürülebilir.

Böyle mimlenmiş biri, fazla rahatsızlık veriyorsa, pek şık olmasa da en kötü ihtimalle sınırdışı edilir. Nitekim Sedat Ergin’in anlatımından, ilk başta yetkili makamlarca sınırdışı edileceği, fakat sonra olayların seyir değiştirdiği anlaşılıyor. Bir noktada, papazın bir pazarlık kozu olarak tutulmasına karar verilmiş olmalı. İşlerin sarpa sarmaya başlaması da o noktadadır.

Önceki haberDersim’deki orman yangınında ciddi iddialar
Sonraki haberSermayenin insafına kalmak
Adnan Ekşigil
Adnan Ekşigil 1953’te Istanbul’da doğdu. UCLA’da (University of California at Los Angeles) siyasal bilimler okudu, 1974’te mezun oldu. 1975 – 1981 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 darbesinin ardından, YÖK’ün de kurulmasıyla birlikte fakülteden ayrıldı. 1982 – 1987 yılları arasında Fransa’da yaşadı, çeşitli yayın ve çeviri işlerinde çalıştı ve gençliğinden beri hobisi olan tarımla bağlantılı bazı projelere katıldı. 1983 – 84 yıllarında Sorbonne’un (Université de Paris) Felsefe Fakültesi’nde en sevdiği Fransız düşünürlerden olan Jacques Bouveresse’in seminerlerini izledi ve DEA yaptı. 1991’de, Trakya’da önceden başlatmış olduğu kavak yetiştiriciliğini genişleterek, fide ve fidan üretimine dönük çiftlik kurdu. 1992 – 2004 yılları arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde, Yeditepe Üniversitesi’nin de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarım ve tam-zamanlı olarak belirli aralıklarla dersler verdi. 2007’ten beri zamanının önemli bölümünü Kanada’nın Montreal kentinde geçirmekte olup, halen eski ve “arkaik” tohum koleksiyonculuğu, ağaç fidesi üretimi ve fidancılık ürünleriyle ilgili çeşitli ticari ve deneysel faaliyetlerde yer almaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here