Bir kadının öyküsü

PAYLAŞ

Geçen hafta ‘Dünya Kadınlar Günü’ kutlandı. Bu haftaki yazım bir yıl önce yazdığım bir yazının tekrarı. Bir kadının gerçek serüvenini sizlerle tekrar paylaşmak istedim.

İsabela’nın Öyküsü

Varşova’dan iki saat uzaklıktaki şirin bir köyde doğar İsabella. Üç kardeşin en küçüğüydü. Fakirdi ailesi. Babası oldukça yaşlıydı. Zengin bir adamın çiftliğini çalıştırıp ailesini aldığı düşük gelirle geçindirmeye çalışan şerefli bir adamdı. Fakir, ama vakur babanın ailesi aslında çok varlıklıydılar birzamanlar. Ama İsabela’nın dedesi aile varlığını har vurup harman savurmuş, kumarda kaybetmiş ve sonradan alkol bağımlısı olmuştu. Bir gün eşi onu en sevdigi koltuğunun üzerine yığılmış, başından kanlar sızar bir şekilde bulur. Tabancasından çıkan bir kurşunla hayatını sonlandırmıştı. O kurtulup gitmişti ama aile işyerini çalıştıran üç yıllık evli oğlunu ve üç torununu sefalet içinde bırakmıştı. İsabella doğmazdan önce ailesi Varşovadaki büyük evlerini boşaltıp civar köylerden birine göç etmişler, üç odalı küçük bir evde kalıyorlardı. İsabella plansız doğmasına rağmen ailesi ona asla istenmediği hissini vermemişti. Anne, babanın patronu çiftlik sahibi yardımsever zengin adamın arkadaşlarının evlerinin ve köyün tek ilkokulunun temizliğini yaparak ailenin geçimine büyük katkı yapmaktaydı.

İsabela ve ailesi bu şekilde yaşamın içinde tökezleyip giderler. Fakir hallerine rağmen çocuklar büyük bir sevgi ortamında büyürler. İsabela artık ondördünde, güzel, gösterişli bir kız olmuştur. Ve hayatlarını çok kötü bir şekilde etkileyecek dramın yaşanacağı o uğursuz gün gelip çatar. Ama o günden iki ay kadar önce çocuklar birşeyler sezinlemeye başlarlar. Annelerini ve babalarını fısıldayarak konuşurken görürler sık sık. Halbuki hiç öyle alışkanlıkları yoktu. Evde hiçbirşey gizli tutulmazdı o zamana kadar. O melun gün baba kahrolmuş bir şekilde eve gelir. İş elbiseleri ile değildir. Babanın kapıdan o şekilde girdiğini gören anne kendini tutamayarak hıçkırıklarla ağlamaya başlar. İsabela ve kardeşlerinin şaşkın bakışları anne ve babalarının üzerinde gezinir. Büyük abla kardeşleri alarak odadan usulca çıkıp bahçeye geçerler. Zamanı geldiğinde ne olduğunu muhakkak öğreneceklerdir. Ama bir taraftan da bu saatin gelmemesini arzu ederler. Yemek saati alışılmışın dışında çok sessiz bir ortamda geçer. Çocuklar dahil kimsenin ağzını bıçak açmaz. Yemek sonunda baba ailesini oturma odasına toplar ve onlara o gün iki hafta önce yaptırdığı testlerin sonucunu öğrenmek için hastaneye gittiğini söyler. Uzun bir sessizliği takiben, gözlerinden sel gibi akan yaşlarla test sonuçlarının tahmin ettiği gibi çok kötü olduğunu ve çok kısa bir zaman hayatta kalabileceğini anlatır. Annenin zaten ağlamaktan gözünde yaş kalmamıştır. Çocuklar duydukları haberin şokundan kurtulduktan sonra koşup babalarına sarılırlar. Hepsi hünkür hünkür ağlamaktadırlar.

Baba tam altı hafta sonra hayata gözlerini yumar. Ailenin zaten çok güç şartlar içerisinde geçen yaşamları daha da güçleşir. İsabela hariç diğer kardeşler okullarını bırakır ve iş hayatına atılırlar. Ama üç aile ferdinin aldığı maaş biraraya konsa ailenin geçimine ancak yetecek kadardır. Bu şekilde birkaç yıl daha geçer. 18 yaşındaki İsabela köyün en güzel kızı olmuştur. Okuma hevesi pek yoktur. Bir an önce çalışmaya başlayıp para kazanmak istemektedir. Tatillerde bir aile dostunun çalıştırdığı barda çalışır. Bir müddet sonra da okulunu tamamen terkedip orada devamlı çalışmaya başlar. Bu işte çalışırken tanıştığı kendinden beş yaş büyük adam İsabela’nın yasamını trajik şekilde yönlendiren kişi olacaktır. Önce İsabela’yı uyuşturucu bağımlısı yapar. İsabela artık aile evinden ayrılmış, bu hergele ile ahşap bir apartman katında yaşamaktadır. Karıştığı kişilerin hepsi onun gibi ya uyuşturucu ya da alkol bağımlısıdırlar. Bir gün başka bir adamla tanışır ve kısa zamanda beraber yaşamaya başlarlar. Adam ona kendisini bu hayattan kurtaracağı sözü verir. Londra’da tanıdıkları olduğunu ve onu oraya gönderip iş bulacağını söyler. Dediğini de yapar. Yapar yapmasına da İsabela Londra’ya sahte pasaportla gittiğinde işinin bir masaj evinde çalışmak olduğunu görür. Esasında bir genelevinden başka birşey değildir burası. Elindeki yegane parası erkek arkadaşının kendine verdiği 100 sterlindir. Seks işçisi olarak kazandığı paranın büyük bir bölümü elinden zorla alınır. Dil bilmediği ve ülkede kaçak kaldığı için kaderi tamamen kadın ticareti mafyasının insafına kalmıştır. İsabela bu şartlar altında birkaç yıl yaşar. Adına yaşamak denirse eğer. İki kez de canına kıyma girişiminde bulunur. Aslında imdat feryatlarıdır bunlar.

Yukarıdaki öykü bir Yeşilçam filmi senaryosuna benziyor ama tamamen gerçek bir öykü. İsabela’yı yıllardır tanıdığım Polonyalı bir arkadaşımın AB üyelliği ile ülkesinden akın eden göçmenlere yardım amacıyla başlattığı toplum merkezinde tanıdım. Çok durgun, gözleri bomboş bakan birisi idi. Arkadaşımın yardımıyla onunla bir söyleşi yaparak hazin yaşam öyküsünü öğrendim. İsabela onun gerçek ismi değil. Bu şartla öyküsünü paylaşmama izin verdi. Belki de ‘bizimkilerin’ çalıştırdığı ‘masaj evlerinde’ de çalışmıştı. İsabela’nın öyküsü mutlu sonuçlandı. Altı ay önce ona kendinden oldukça büyük eşi ve 2 yaşındaki kızı ile güneşli bir günde Finsbury Parkta gezerken rastladım. Hayatından çok memnundu. Mafyanın elinden kurtulması hiç kolay olmamıştı. Muhasebeci eşi ancak mafyaya yüklü miktarda paralar vererek onu çirkef yaşamından kurtarabilmişti. Bu bilgileri Polonya!lı arkadaşımdan öğrendim.

Ne yazık ki İsabela gibi çeşit vaatlerle kandırılıp ülkelerinden kaçırılan ve seks işçileri (köleleri) olarak çalışmaya zorlanan binlerce genç kadın var. Onların tek istediği daha iyi yaşam şartları idi. Ama aradıklarını bulamayıp çirkef bir yaşamın kucağına itilirler. Erkekler tarafından birer et parçası olarak görülürler. Hiçbirzaman onlara insan muamelesi yapılmaz. Köleliğin modern dünyamızda halen devam ettiğini onlar çok acı bir şekilde kanıtlarlar.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi bu yıl 60 yaşında imiş! Hangi insan hakları? İsabela ve onun gibi onbinlerce kadın varken, küçücük çocuklar gıdasızlıktan ölürken, milyonlarca insan göçmen kamplarında yaşarken ne yüzle insan haklarından bahsedebiliriz? İnsan haklarının Türkiyedeki ihlalleri konusunda geçen hafta gazetemizin diğer köşe yazarı arkadaşlarım yazdı. Bu ülkede şu an rekorlar kıran Muro filminin Rus oyuncusu Eva Maya şöyle diyor: ‘‘Komedi fılmi, ama Rus kadınların yaşadıkları gerçek. O yüzden herkes kahkahalarla gülerken benim içim kan ağladı’’.

Bu satιrlarι okumakta olan erkeklere soruyorum. 8 Mart 2009 tarihinde ve ondan sonraki 8 Martlarda çevrenizdeki kadιnlara “Kadιnlar Gününüz kutlu olsun” deyip çiçek verirken yüzünüz hiç kιzarmayacak mι?

CEVAP VER