Bir sanatçı ve mektupları

Sanatçı kimliğiyle ilgili en yaygın mitos, sanatçıların eksantrik, toplumun kıyılarında yaşayan, genellikle yoksul, yarı-deli, biraz da dahi olduklarıdır. Evet bu imge biraz eskidi. Günümüzde sanatçılar birer şöhret ikonlarına dönüştü; en azından “başarılı” olmanın ilk koşulu bu oldu. Yine de bu eski sanatçı tanımına olan iliginin –farklı nedenlerle de olsa– hala yaşadığını görüyoruz, en azından retrospektif bir bakışla.

Sanat tarihi içinden bu eski tanıma uygun bir liste yapmamız istense, eminim bu listenin başına büyük farkla Van Gogh yerleşecektir. Kulağını kesen, akıl hastanelerinin müdavimi, kavgacı, boyalarını yiyen ve sonunda da intihar eden birinden daha uygun bir sanatçı profili olabilir mi!

Peki, gerçek bu mu? Ya da ‘Van Gogh’ ismi, neden sanatından önce onun karakteri ve davranışlarını hatırlatır? Gerçekten onun karakteri ve sanatı arasında böylesine sıkı ve kopmaz bir bağ var mıdır? Van Gogh’un özel yaşamıyla ilgili bildiklerimiz, onun eserlerini sanatsal olarak açıklamamıza yetiyor mu? Onun, çoğumuzun takvim veya günce yaprakları içinde de olsa bir şekilde sahip olduğumuz ‘Ay Çiçekleri’ tablosunu, ‘hasır sandalye’sini, perspektifi kayık ‘odası’nı düşünün; bu imgeler Hollandalı bir papazın oğlu olan, 27 yaşından sonra resim yapmaya başlayan, şizofreni belirtileri gösteren, çalkantılı ve dengesiz bir yaşam sürdükten sonra, 37 yaşında kendini vurarak intihar eden birinin eserleri midir, yoksa yaşam ve sanat hakkında gerçekten derin bilgisi olan, tutkulu ve ne yaptığını bilen bir sanatçıya mı aittir?

Londra’da Royal Academy salonlarında açılan “Gerçek Van Gogh: Sanatçı ve Mektupları” adlı sergi bu sorular temelinde Van Gogh’un yaşamı ve sanatını yeniden mercek altına alıyor. Van Gogh adı çevresinde örülen popüler mitosların ardındaki gerçek sanatçıyı bulmak istiyor. Bunu da Van Gogh’un resim ve desen çalışmaları yanında, ailesi, tabii başta erkek kardeşi Theo’ya ve sanatçı arkadaşlarına yazdığı mektuplarını sergileyerek yapıyor. Bu anlamda, imgeler kadar sözcüklerin de önemli olduğu, hatta çoğu zaman anlatının merkezine yerleştiği bir sergi “The Real Van Gogh: The Artist and His Letters”.

Kulağa çok iddialı bir başlık gibi geliyor, fakat salona girip, daha bir kaç resim ve mektuptan sonra Van Gogh hakkında sahip olduğunuz, bilgileri sorgulamaya başlıyorsunuz. Kendisine düzenli olarak maddi ve manevi destek olan ve eserlerinin satılmasını sağlayan erkek kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda, ruh sağlığı bozuk birinin, şizofrenik sayıklamalarını beklerken, yaptığı resimlerin ardındaki düşünceleri ayrıntılı olarak açıklayan, bununla da yetinmeyip, kafasında canlanan bir sonraki resmin planlarını mektubun ayrı bir sayfasına ya da bir köşesine çiziktiren birini buluyorsunuz. Yeni keşfettiği bir malzemeyle çalışmanın heyecanını, (kömürle desen yapmayı keşfeder bir ara) ihtiyacı olan fırçaların sadece bir listesini değil, her hangi bir yanlış anlamaya fırsat vermemek için, fırçaların özenle çizilmiş resimlerini buluyorsunuz bu mektuplarda.

Mektupların içeriğinden, Theo’dan sadece para istemek veya iletişim kurmak için değil, yazmanın, aynı zamanda onun için bir düşünce üretme aracı olduğunu anlıyorsunuz. Yazarken hem teorik ve pratik fikirler geliştiriyor, hem de kağıdın bir köşesine yaptığı eskizlerle ya da onun deyimiyle ‘karalamalar’la bu fikirlerin ilk görsellerini yaratıyordu. Bunu bir mektubunda Theo’ya, “eğer insan bilgi sahibi olmazsa, hiç bir şey yaratamaz” diye açıklıyordu.

Mektupları okudukça, galeriye girerken Van Gogh’la ilgili kafalarda bulunan deli-dolu kişilik yavaş yavaş siliniyor ve yerine ne yaptığını bilen biri belirmeye başlıyor. O anda düşünülmüş, spontane bir sezgiyle, tuvale saldırırcasına yapılmış gibi duran resimlerin aslında ayrıntılı olarak daha önceden planlandığını farkediyorsunuz. Bu mektupları okurken, tuvali kazırcasına, neredeyse bir heykeltraşın keskiyle mermere attığı izler gibi bırakılan renklerin, hiçte öyle, o anda palet ya da tuval üzerinde karıştırılıp, yine aynı teleşla tuvale aktarılmış olmasının mümkün olmadığını düşünüyorsunuz.

Evet kendisi de mektuplarında bir kaç defa resimlerini çabuk bitirdiğinden, bazen bir günde hatta bir saatte bile bitirdiğinden söz ediyor. Mektupların ışığında resimleri tekrar yakından incelediğimizde, yüzlerce fırça darbesiyle kat kat örülmüş, sadece tonal farklılıklarda değil, resmin kompozisyonuna göre, aynı resmin farklı alanlarında, farklı teknikler kullanılmış olan bu resimlerin, önceden dikkatle tasarlandığına, tam da bu nedenle bir saatte bitirilebileceğine inanıyoruz. Aksi halde, bir tarlanın ortasında oturan Van Gogh’un her rengi ayrı bir özenle, günümüzde ancak dijital çözümlemelerde gördüğümüz arılıkta tuvale sürmesi, sık sık imgelerinde yer alan nesnelerin etraflarını kalın siyah bir çizgiyle, adeta elini hiç kaldırmadan tek bir hareketle konturlamasının pek mümkün olmadığının ayırdına varıyorsunuz.

1956 yılında çekilen biyografik Hollywood filminde, (Lust for Life) Kirk Douglas’ın Texas yabanlarında dolaşan bir kovboy edasıyla canlandırdığı ‘Van Gogh’ gibi, gerçek Van Gogh’un da sabah kalkıp, tuval, boya ve fırçalarını sırtına yükleyip buğday tarlalarının ortasına gidip resim yapmaya başlamadığını, bunun öncesinde ciddi bir düşünsel süreç yaşadığını farkediyorsunuz. Kısaca, bu resimlerin, bir şizofreni nöbeti sırasında yapılmasının, dengesiz bir çılgının ruhsal patlamalarının bir ifadesi olmasının imkansız olduğunu görüyorsunuz.

Onun yaratma sürecindeki ön çalışmaları, bir sonraki resmin ne ve nasıl olacağıyla da sınırlı değil; sanat eğitimi almayan Van Gogh’un resim sanatının inceliklerini öğrenmek amacıyla yoğun bir çalışma yaptığını görüyorsunuz. Tarlada çalışan insan fügürleri desenlerinin, onun tarlalara giderken yolu üzerinde rastladığı köylülerin, aceleyle çizilmiş desen çalışmaları olmadığını anlıyorsunuz.

Theo’ya yazdığı mektuplarda, insan figürleri yapmakta nasıl zorlandığını, özellikle de ‘Patates Yiyenler’ (1885) adlı tablosunun, bu konuda aldığı olumsuz eleştirilerden sonra haftalarca hareket halinde figür çalışmaları yaptığını okuyorsunuz. Perspektif üzerine gelen eleştiriler sonrasında ise, onlarca desen ve suluboya eskizleri çıkıyor karşımıza. Perspektifi “büyücülük”e benzetmesine rağmen, dikdörtgen bir çerçeve içine gerdiği tellerle yaptığı bir perspektif ölçme aletiyle günlerce doğada desen çalışması yapıyor. Bunu nereden biliyoruz; yine Theo’ya yazdığı, kendini deniz kıyısında bu aletle çalışırken betimlediği ayrıntılı mektuptan.

Güney Fransa’nın uzun yaz günleri resim yapmak için gereken bol ışığı esirgemez. Ama bunun bir de kışları, uzun karanlık geceleri vardır. Bu geceleri Van Gogh’un okumakla geçirdiğini görüyoruz. Dört dilde (Flamanca, Almanca, Fransızca ve İngilizce) rahatlıkla okuyup yazabilen Van Gogh, Hugo, Balzac, George Eliot, Dickens, zamanın romancılarını yutarcasına okur. Bu romanlar, uzun kış gecelerine refakat eden yoldaş olmanın ötesinde, sanatının şekillenmesinde rol oynar. Özellikle en çok sevdiği yazar, Zola’nın realizmine tutkundur. Yoksul köylülerin, çevresinde gördüğü, yaşamını paylaştığı sıradan insanların tuvallerine girmeyi hak kazanması, onların görsel olarak çekici kılan özellikleri dışında, yaşamlarının kendine yakınlığını da bu rolün yansıması olarak göremez miyiz?

1888’de Theo’ya şöyle yazıyor: “Maupassant’dan ‘Pierre et Jean’ı okuyorum. Çok güzel; sanatçının bir romanda, daha basit, daha güzel ve uyumlu bir doğa yaratmak amacıyla abartma özgürlüğüne sahip olduğunu açıkladığı önsözü okudun mu.” Bu satırlar bize Van Gogh’un, bir yazarın bu anlamdaki özgürlüğünü, bir ressam olarak aynı amaçla nasıl tuvale aktarmayı başardığını da anlatıyor. Başka bir yerde, “yaşamı, hissettiğin gibi resmetmek”ten söz ederken de, onun, tam da bu özgürlüğü kullandığına bir şüphemiz kalmıyor.

Resim yapmaya olan tutkusunun, bitirdiği tuvalleri satılmak üzere Theo’ya göndermekle de sona ermediğini görüyoruz. Onların sergide nasıl asılması gerektiğini, hangi resmin renklerinin, hangi resimle yan yana daha iyi uyum sağlayacağına da o karar veriyor ve bunu Theo’ya krokilerine varıncaya kadar çizip gönderiyor.

Üretim sürecine olan ilgisini pratik sorunlarla da sınırlamadığını bu mektuplardan öğreniyoruz. Zamanın sanat akım ve sanatçılarını yakından izlediği, onlarla yazıştığı, onların kendine yakın ve ilginç bulduğu yanlarını hiç çekinmeden yorumladığı da görülüyor. George Seurat ve Paul Signac’ın ‘noktacılık’ (Pointilism) tekniğini gördükten sonra, Van Gogh’un bugün artık görür görmez tanıdığımız, uzun ve kısa fırça darbeleriyle renkleri tuvale aktararak ördüğü kendi özgün tekniğini geliştirmesi bu ilginin bir ürünüdür. Yine, onun resimlerine özgü kompozisyon ve valör değerlerin Japon baskılarıyla tanıştıktan sonra nasıl geliştiğini de şöyle dile getiriyor, “Eserlerimin hepsi, bir oranda Japon sanatına dayanır.”

Van Gogh’un sanatıyla, özel yaşamı arasındaki ilişkiyi ortaya koyması yanında, bu mektupları kendi başına birer sanat nesnesi olarak da görmek mümkün. Kullandığı kağıtlar, (bazen elindeki kaliteli kağıtların bittiğini, eline ne geçerse onun üzerine yazdığını görüyoruz) mürekkep, el yazısı karakteri, (ruh haline göre, bazen okula yeni başlayan bir öğrenci itinasıyla, bazen de sallantılı bir trende yazılmış gibi) kağıdı dolduğu zaman, yazı ve çizimlerin iç içe geçtiği bu mektupların bazılarının resimlerden fazla ilgi odağı olmasının nedeni de bu; onların belge niteliği yanında, estetik değer taşımaları.

Kronolojik ve tematik bir sırayı izleyen sergi, Van Gogh’un, geleneksel teknikle boyadığı, koyu ve kasvetli renklerden oluşan ilk dönem resimlerinden, tuvali dövercesine vurduğu fırça darbeleriyle, ışık saçan canlı renklerle boyadığı yaşamının son dört yılında yaptığı resimlerine doğru gelişen sanatsal yolculuğunu aydınlatıyor. Bu yolculuğun düz bir eğri üzerinde olmadığı kesin. Van Gogh’un ciddi bir ruh hastalığı olduğuna da elbette şüphe yok, fakat bu serginin bizden istediği, bu bilgileri bir yana bırakıp, sanatçının yazıları, ve ‘karalamalar’ı perspektifinden resimlerine tekrar bakmak.

Van Gogh’un mektuplarıyla bize anlattığı da aslında bu; göğsüne sıktığı kurşunun onu öldürmesinden sadece iki gün önce yazdığı mektuba baktığımızda, iki gün sonra intihar edecek birinin depresif yakınmaları yerine, “kendimi bütün dikkatimle resimlerime veriyorum” diye yazan birini buluyoruz. (*)

“The Real Van Gogh: The Artist and His Letters” 18 Nisan’a kadar Royal Academy’de
___________________

(*) http://vangoghletters.org/vg/letters/let902/letter.html# (son mektubu)
Van Gogh’un tüm mektupları için: http://www.vangoghletters.org/vg/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.