Biz ‘ayaklanma, isyan’ derken, niye onlar ‘devrim’ diyor?

Sonuç olarak Arap toplumlarında ve siyasal yaşamlarında kökten değişimler yapacak olan, hâli hazırda Arap dünyasının sürdürdüğü kalkışmaların devrim olarak adlandırılması yerine, isyan ve kalkışma, ayaklanma diye yerli yerine oturmasını düşünmek hepimiz için kaçınılmazdır.

Pamuk ipliğine bağlı bir denklem bunu açıklamaya yeterli kanıttır: ABD’nin arka çıktığı her türden siyasi değişimi, bizler, nedense, devrim diye adlandırıyoruz.
Elimizdeki tecrübelerimizle bugünkü durumu tam olarak çözüp anlaşılır hâle sokmak epeyi zor görünüyor; ancak, Batı’nın, Avrupa’nın orada olanları anlayabilmesi için aradaki uçurum gibi büyük yapısal ve kurumsal farklılıkları dikkate alması ve bir de tüm gelişmelerde etkisi görülen dinî temele dayalı beklentilerin, ki bu gerçekten “halkın afyonu” olarak bir kez daha tanımına uymaktadır, işte bunları meseleyi kavramak adına önüne koyması gerekir.

Tunus ve Mısır’daki işçi sınıfı örgütü sayılabilecek zayıf birkaç sendikanın katılımı dışında emekçi halkı temsil eden gerçek sol ve sol demokrat partilerin ortada görünmediği bir kalkışmanın devrimci bir sosyal hareket olduğuna dair gerçekliğin ardında, bütün Arap ülkelerinde ne zamandır sözü edilen zafiyete uğratılmış ve yasaklanmış siyasi özgürlüklerin, politik partileşmenin ve tek-adam líderliğinin artık işe yaramaması yatmaktadır.

Bununla beraber, Mısır, Tunus, Bahreyn ve Yemen’de farklı nedenler ve gerekçelerle başlayan hareketlerin, temel ortak paydası, sözcüğün dar ve sınırlayıcı anlamıyla hiç kuşkusuz ki, bu ülke halklarının kendi topraklarında bir lumpen seviyesinde yaşayacak kadar düşük ekonomik seviyede kalmış olmasıdır; dahası bu ülkelerdeki kıraliyetlerin ve yönetici durumda olan politik sınıfların bir yandan erişilmez bir zenginlik içinde bulunmasına ek olarak diktatörlük yönetimlerinin halklardan köşe bucak kaçırdığı özgürlüğe duyulan özlemdir.

Biz (İspanya) aynı bölgeyi, Libya’nın bütün zamanların en büyük tiranlarından biri hâline gelmiş olan lideri Kaddafi’den kaçan çaresiz göçmenlere arka kapı olan bu bölgeyi paylaşıyor olduğumuz için Libya’da olanlar sadece onların işi değildir; gerçek anlamıyla, Pers-İran vurgusunda ‘yeryüzünün koruyucusu’ anlamını üstlenmiş bir tirandan söz ediyoruz.

Belki de anti-emperyalist kimi kuralları, fakat elbette anlamını bozacak biçimde pejoratif bir ifade içinde kullanan bu liderin despotik ve her şeyi yakıp yıkan siyaseti, sadece Akdeniz’in stratejik bir konumda olan ülkesinin koruyucusu gibi değil, aynı zamanda kendi halkının savunucusu gibi görünmesine yarıyordu; elbette, dünyanın ‘enerjiye acıkmış midesine’ gidecek olan akıl almaz boyuttaki doğal gaz ve petrol rezervleriyle, herkesi iştahlandırıyordu, bu arada “Yankee”lerin dünyada çok sevilen Başkanını da…

Ve bir ‘Marslı’ kadar meselelere bakışı olan bizim Başbakanımız Zapatero, çağdaş uygarlığa katkıda bulunacak kendisine has ‘pazarlık ruhuna’ sahip olduğu inancıyla, Irak’ta olanlara arka çıkıp, Afganistan’da İspanyol askerî varlığını artırmak ve sürdürmek girişimleriyle hız almış olup şimdi de Kaddafi rejimine karşı cengâverliğe soyunmaktadır.

Hava sahasının askerî uçuşlarla kontrol edilerek her türden uçuşa kapatılması dahil olmak üzere, Libya’ya uygulanacak olan her türden reçete, öte yandan, kendi yurttaşlarını cezalandıran ve para gücüyle ezmeye çalışan bir kıralın yahut tiranın önünde dua etmek için eğilmiş olanların durumuna benziyor.
Bütün bu kuşkularımıza karşın, yine de kötü bir başlangıç sayılmaz; eğer adına devrim denilen bu ayaklanma ve isyanlar gereken özgürlüğü getirecek, ilk adım olarak demokratik işlerliği ve ekonomik gelişmeyi sağlayacaksa, gerçek değişim sürecinin başlatıp daha büyük toplumsal dayatmaları da gündeme taşıyacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.