Biz Türkler

Her toplumun tıpkı her fert gibi kendine has bazı özellikleri, yetenekleri vardır diye düşünürüm. Bazı toplumlar tıpkı bazı fertler gibi belli şeylere yeteneklidir.


Belli özellikleri içinde barındırırlar. Bazıları da barındırmazlar. Bu elbetteki toplumların yaşadıkları farklı tarihin, farklı iktisadi, sosyal yapı varlığının kaçınılmaz bir sonucudur. Ancak sonuçta bazı toplumlar belli şeylere yetenekli, belli özellikleri bünyelerinde barındırırken başka bazıları da bu yeteneklere ve özelliklere sahip olmazlar. Aslında bir toplumun hayatında varolan bazı küçük noktalar bize o toplumun sahip olduğu bu özellikleri, yetenekleri, genel idrâkı hakkında önemli şeyler söylerler. Örnegin bir toplumun kadına bakışı, mimarisi, dili, zaman-mekan algılaması, birey-otorite ilişkisi, içinde barındırdığı kendinden farklı ötekini nasıl algıladığı, kendi dışında varolan öteki dünyaya nereden, nasıl baktığı, bütün bunlar aslında o toplumun sahip olduğu özellikleri, yetenekleri kısaca genel idrâkı ortaya koyan bazı önemli noktalarıdır.


Bu noktada biz türk toplumunun belki de başka hiçbir toplumda göremiyeceğimiz övünülesi çılgınlıklarına rağmen, kadına geleneksel bakışı, zaman-mekan kavramındaki geleneksel tutumu, kendine has bir mimarisinin olmaması, kendi içindeki ötekini hep öteki olarak görmesi ve anlamaya çalışmaması, kendi dışındaki dünyaya da bu bakışla bakması karakteristik bazı özelliklerine işaret eder. Özellikle ötekine bakıştaki tutumunun somutlaştığı, gündemi de meşul eden ‘Avrupa Birliği’ meselesini insanların, toplumlarının sahip olduğu özelliklerinden örülmüş kendi kabuklarının içinden itibaren genel-geçer kabullerle  değerlendirmeleri, değerlendirmelerin bu kabukların içinden yapılması nedeniyle de batının ayrımcı, ırkçı, kendi kültürümüzü yaşamamıza engel düşman bir birlik olduğu noktasına kadar varan mutlak redçi bakışlar ve diger noktalarla birlikte biz Türklerin, türk toplumunun karakteristik sayılabilecek birkaç özelliği gözler önüne serilmektedir.


Buradan itibaren diyebiliriz ki; biz Türkler öncelikle meraksız bir toplumuz. Yaşadığı şehrin tarihini, önünden geçtiği bir binanın, bir çeşmenin tarihini, kendi edebiyatını, fikriyatını, maneviyatını merak etmeyen bir toplumuz. Geçmişiyle devamlılığı olmayan, tarihini kendi kişisel tarihi ile başlatan , eskiye ait hiçbir değeri, birikimi kendi hayatında yaşamayan, yaşatmayan meraksız bir toplumuz. Hafızasız, tarihiyle sürekliliği olmayan bir toplumuz. Bunun için bu toplumda şehirler yaşamaz, fikirler ebediyete doğru yol almaz. Ama sahipleriyle beraber başlarında bir mezar taşı toprağın altına girerler. Oysa ki geçmişine sırtını dönmeyen, yaşanılan iyi yada kötü her tarihsel tecrübeyi, fikri, manevi, iktisadi birikimini gününe taşıyan batı toplumlarında şehirler de yaşar, fikirler de ebediyete yol alırlar. Yaşarlar. Bunun için bir çeşmeler şehri olan Roma’da çeşmelerinden içebildiğiniz sularıyla Roma, Rönesans’ın yaşandığı Floransa  binaları, köprüleri, sanatçıları ile yaşarken bir başka çeşmeler şehri olan ve büyük bir kültürel zenginliği de içinde barındıran İstanbul’da şehir yaşamaz, yaşayamaz. Paris’te Emile Zola, Voltaire Panthéon’da yatarlar, ancak tüm varlıklarıyla her Parislinin evinde, şehrin her köşesinde yaşatılırken, İstanbul’da Eyüp’te yatan Beşir Fuad ve onun gibi isimler topragın altında ebediyete kadar gömülü kalırlar ve kendilerini kimse hatırlamaz, hatırlamak da  istemez.


‘Avrupa Birliği’ni kendi kültürümüzü yaşamamıza engel gibi gören mutlak redçi zihinlerde asıl bu kültürü yaşamaya engel olan şeyin kendi varlığımız, kendi meraksızlığımız olduğunu unuturlar. Osmanlı imparatorluğu’nda yüzyıllar boyunca tahta oyuncakçılığın merkezi olan, oyuncakçılar çarşısı adı altında bugün oyuncaktan başka her şeyin satıldığı Eyüp’te tarihi tahta oyuncakçılığımızı nasıl unuttuğumuzu ve şimdi AB destekli projelerle yıllarca unutturulmuş bu sanatın nasıl tekrar topragın altından yeryüzüne çıkarıldığını görmek istemezler.


İnsan sormak istiyor: Yıllarca unutmaya terk ettiğimiz bu sanatı unutmamızı isteyen batı dünyası mıdır? Fransız mıdır? İngiliz midir? Yoksa bizâtihi kendi varlığımız, kendi meraksızlığımız, hafızasızlığımız mıdır? Yine sokağa çıktığımızda kendine has bir Türk mimarisi göremememiz fransızın, ingilizin suçu mudur? Yoksa estetiği, sanatı anlayacak rafine kafalar için emek harcamak istemeyen, daha sığ yerlerde dolaşmanın zahmetsizliğini, rahatlığını seçen biz meraksız Türklerin mi suçudur?


İkinci olarak biz Türkler son derece duygusal bir toplumuz da. Duygusal tepkileri olan, tarihine, kendi özel hayatlarında dahi kendine objektif bakamayan, bu yetiye sahip olmayan bir toplumuz. Neredeyse her konuda haklı, yanlış bir şey yapmamış, yapmayacak, hep kendini haklı, ötekini suçlu sayan bir toplumuz. Dikkat ederseniz özellikle futbol maçlarında sürekli söylene gelmiş ’Biz iyi oynadık ama hakem hakkımızı yedi’ ifadesi hep bu subjektifliğimizi anlatmaktadır.


Bu subjektifliktir ki, kendi içimizde uzun yıllar boyunca bizimle birlikte yaşamış ötekiyi düşüncemizin dışında bırakırız.Yine bu subjektifliktir ki, kendi dışımızdaki gerçeklere, değerlere içi genel kabullerle dolu kabuklarımızın içinden bakar ve bu öteki dünyayı anlamaktan ziyade, her toplumda var olabilecek zayıflıklarından yakalayıp bir takım etiketler yapıştırarak onları yargılarız. Bu yargılamalarla aslında biz kendi evimize bakmaktan ziyade daha çok başkalarının evinin içindeki çöplerle ilgileniriz. Ve kendimize hiç bakmayız.


Öylesine duygusal ve subjektif bir toplumuzdur ki, ‘Avrupa Birliği’ gibi sadece bir topluluğa katılıp katılmama meselesi olarak hiçbir önemi olmayan ama bir zihniyet dönüşümü meselesini Chirac’ın , Merkel’in, Sarcozy’nin Türkler için söylemleri üzerinden kısacası uluslararası gündem üzerinden konuşmalarla değerlendirir ve batı medeniyetinin hiçbir pozitif değerini görmez hatta bunları da küçümseriz. Oysa  bilmeyiz ki uluslararası politika bir güç ve iktidar mücadelesidir. Çıkar ilişkisine dayanmaktadır. Dolayısıyla değişkendir. Yıllarca yanınızda olan bir uluslararası güç bir de bakarsınız ki artık sizin yanınızda olmayabilir. Uzun yıllar Osmanlı’nın yanında olan İngiltere’nin çıkarı gerektirdiğinde onu parçalamaktan çekinmediğini deneyimleyen bir toplumda bu değişkenliğin  daha açık bir biçimde anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Ama biz bütün bunlara rağmen tüm yargılamalarımıza bu çıkar ilişkisine dayanan değişken zemin üstünde varırız. Ve yanılırız. Bu değişken zeminin arkasından giden asıl gerçeği, batı meselesinin , batı dünyasının bir zihniyet meselesi olduğu gerçeğini kavrayamayız. Değişken, kaygan zeminin arkasında duran asıl gerçeği, değişmeyeni görmemizi engelleyen bu duygusallığımızın, subjektifliğimizin  kendi kendimizi vuran bir duygusallık olduğunu göremeyiz. Değişmeyenin değil ama hep değişenin peşinde koşarız.


Karakteristik sayılabilecek bir başka ve aslında tüm sorunlarımızın kaynağında da yer alan özelliğimiz ise; genel hayatta sırtını devlete, özel hayatta ise aileye dayayan, toplumsal gücünün farkına varamayan insanlardan oluşan ve bir toplumsal altyapı sorununa işaret eden ataerkil zihniyetimizdir. Bu zihniyet hiç şüphesiz yaşadığımız tarihsel sürecin zorunlu bir sonucudur. Üzerinde yaşadığı toprakların ülkedeki tek soylu olan hükümdara ait olduğu, kişinin kendisi dahil her şeyin onun mülkü olduğu, varolan tüm eşitsiz ilişkilerin geleneklerle meşrulaştırıldığı, tarihinin her döneminde birey-otorite ilişkisinde sürekli otoritenin üstte görüldüğü, bu nedenle de her türlü sosyal yapılaşmasını askeri bir hiyerarşi ve merkeziyetçi bir biçimde gerçekleştiren bir toplumda ve bu mirası ister istemez tüm değişim çabalarına rağmen devralan bir toplumda, ataerkil zihniyetin karşısında yer alan rasyonel zihniyetin ve onun ürünü olan birey ve iman eden, itaat eden değil ama eleştiren, sorgulayan aklın yaşamasını beklemek neredeyse imkansızdır.


İşte bu yüzden her türlü eşitsiz ilişkinin geleneklerle meşrulaştırıldığı ataerkil zihniyetin hüküm sürdüğü toplumlarda insanların birbirleriyle olan günlük ilişkilerinden devletle olan ilişkilerine kadar giden çizgide bu zihniyetin tüm izlerini rahatlıkla, istisnasız bir şekilde görürsünüz. Örneğin, bu zihniyetin hakim olduğu toplumlarda rasyonel zihniyetin hakim olduğu toplumlardan farklı olarak, insanların zaman algılamaları farklıdır, planlama yetenekleri çok gelişmemiştir. Bu yüzden bizde ‘saat kaç’ gibi basit sorulara üç aşağı beş yukarı cevaplar verilir. Yapılan planlara, verilen randevulara uyulmayabilir.Ve bu hiçbir rahatsızlık teşkil etmeyebilir. Mekan, adres tarifleri dahi cadde ismi, apartman numarası gibi bilgileri içeren objektiflikler barındırmazlar.


Yine bu zihniyet sebebiyledir ki, demokrasiyi geliştirip, yaşatması gereken ve üniversite sıralarında hepimize ‘Demokrasinin vazgeçilmez unsurları’ olarak öğretilen siyasi partiler, ülkede demokrasiyi geliştirecek ve demokrasiyi geliştirecek insanlar yetiştirecek rasyonel kurumlar olmak yerine insanların kişisel problemlerini kişisel ilişkilerle çözdükleri yerler olurlar.


Yine bu zihniyet sebebiyledir ki, otoritenin hep üst olarak görünmesinden ötürü, toplumda otorite ve temsil ettiği kurumlar hep bir kurtarıcı, bir sigorta gibi algılanırlar. Birey hiçbir zaman bu toplumlarda sigorta olamaz.


Bu zihniyetin hakim olduğu toplumlarda, kendi aklına, kendi benine dayanarak varolan bireyin gelişme şartları oluşmadığı için kişiler kendilerini hep alışılageldiği biçimde bir topluma mensubiyetle, bir dine aidiyetle anlatırlar ve böyle de kendilerini değerli hissederler. Bunlar içlerine yerleştikleri kabuklarıdır onların. Bu kabuğun içinden koskoca bir dünyaya bakarlar. Bu yüzden başka bir kültürün, dünyanın içine düştüklerinde onların kendilerini ‘Ben Türküm, ben müslümanım’ diye tanımladıklarına şahid olurken, bir ingilizin ‘Ben ingilizim, ben protestanım’ yada bir fransızın  ‘Ben fransızım, ben katoliğim’ dediğine şahid olmazsınız. Onlar Jacques’tır, John’dur, hümanisttir yada bazı hobileri vardır ressamdır, tesisatçıdır…Yalnız hemen belirtmek gerekir ki, burada bahsedilen ortalama bir fransızdır, ortalama bir ingilizdir. Yoksa her ülkede var olabilecek marjinal gruplar konumuz değildir.


Böylesine kabuklarımız içinden dünyaya bakarken neler kaybettiğimizi de asla göremeyiz. Bir kabuğun içinden dünyaya bakarız ve bu kabuk o kadar sığdır, rahattır ki kendi dışımızdaki değerleri, dünyaları merak etmeyiz, merakı da ihanet gibi algılarız. Sığ sularımızdan okyanuslara, kendi okyanuslarımıza da açılamayız. Musset’i bilmeyiz, Maupassant’ı, De Vinci’yi merak etmeyiz. Ama bilmeyiz ki, bizden olsun olmasın, bütün bu isimler bilginin, estetiğin, duyguların, tüm insanlığın ortak defterleridirler. Biz bu defteri okuma gereği duymaz, kendimizi de bu deftere açmayız. Aslında açamayız da. Zira biz kendi okyanuslarımızı da bilmeyiz. Ahmet Haşim’i bilmeyiz, Dıranas’ı, Fikret Mualla’yı bilmeyiz, tanımayız.



Evet, dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayacak övünülesi çılgınlıkları vardır biz Türklerin. Ancak şu da bir gerçektir ki; meraksızlığımızın , duygusallığımızın ve her yere sinmiş ataerkil zihniyetin belirlediği bir çerçeve içinde bu özelliklerle bazı şeylere yetenekli, bazılarına yeteneksiz olarak yaşıyoruz. Ve eğer bireyin varolduğu, aklın hüküm sürdüğü, kendi mimarisi, dili, zenginliği ile dünya üzerinde biz Türklerin hakkettiği biçimde var olmasını istiyorsak meraksızlığın, duygusallığın ve geleneksel zihniyetin sarıp sarmaladığı kabuklarımızdan bir an önce kurtulmalıyız, kurtulmayı öğrenmeliyiz. Öğrenebiliriz de. Çünkü, bunu gerçekleştirebilecek, belli yeteneklerle, özelliklerle bizi donanımlı hale getirebilecek, ölmemiş, hâlâ yaşayan çok derin damarlara sahip bir toplumuz.Bunu asla unutmamalıyız.


                      

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.