“Bizim Büyük Çaresizliğimiz” Üzerine

Öncelikle belirtmem lazım ki, bu yazı bol miktarda “katil bahçıvan!” içermektedir. Başını sonunu, her bir şeyini yazabilirim her an, ona göre okuyunuz lütfen. Buyurun.

Hani bazı filmler vardır, sırf adından veya afişinden sıkılacağınızı sanırsınız da gidince hiç de öyle olmadığını görürsünüz, işte öyle bir film “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”. Evet, fonda zaman zaman yağmurlu ve ilk izlenimi “iç karartıcı” olan bir Ankara olsa da, yavaş yavaş aydınlanıyor, neşeleniyor film. Ankara fonu da sanki bir güzelleşiyor film ilerledikçe. Atatürk Orman Çiftliği dondurmasıydı, kokoreciydi, yağmurda-bile-sevimli lunaparkıydı, pikniğiydi derken, bambaşka bir Ankara ile karşılaşıyoruz. Aynen cenaze evi sahnesi ile başlayıp âşk ile devam etmesi gibi. Hiç üzmüyor bu film, ağlatmıyor da, arada “çaresizlik” ağır bassa da sık sık gülümsetiyor. En sevdiğim film türü kısacası.

Filmin özetine gelirsek, iki çok yakın dost olan Ender ile Çetin, yine yakın bir dostları olan Fikret’in onlara emanet ettiği kız kardeşine, yani Nihal’e âşık olurlar. Fikret ve Nihal anne ve babalarını trafik kazasında kaybetmiştir. Nihal, Ankara’da üniversitede okumaktadır. Fikret ise Almanya’da yaşamaktadır. Nihal’in yaşadığı travmayı atlatabilmesi için belki de en iyi çözüm Ender ve Çetin ile yaşaması olacaktır. Öyle de olur. Önceleri odasından çıkmayan, yemek bile yemeyen Nihal, zamanla beraber dışarı çıkıp yürümeyi, sinemaya gitmeyi öneren aile üyesi haline gelir. Evet, filmin ortalarında üç kişilik bir aile olmuşlardır. Yalnız bir sorun vardır: Ender de Çetin de Nihal’e âşık olmuştur.

Nihal zaten şefkate ve ilgiye aç olduğu bir ergenlik sonu / travma sonrası dönemi atlatırken Ender ve Çetin de bir kadının ilgisine ve belki sadece “evdeki varlığına” bile muhtaç durumdadırlar. Nihal, onların ilgisine, edebiyat veya hayata dair bilgilerine ve en önemlisi “âşk gibi” olan dostluklarına gün geçtikçe daha hayran olur. Onlarsa Nihal’in tazeliğine, zaman zaman güneş gibi açan yüzüne, çekingenliğine ve bunlar gibi genç kızlığına dair bir sürü özelliğine hayran olurlar.

İzlerken, Ender ile Çetin’in, Nihal’e olan âşklarını birbirlerine itiraf edecekleri sahneyi heyecan içinde bekledim. Hiç de beklediğim gibi olmadı. Ağlamadılar, yumruk yumruğa dövüşmediler, hatta bir nebze bile kötü duygu hissettirmediler izleyici olan bana. “Olacağı buydu zaten” deyip gülmeye başladılar ama ikisinin de gözleri dolu doluydu… Amasra’daki o güzelim koyda, günbatımına karşı insan kavga da edemez zaten. En fazla iki duble fazla içersin, çaresizliğine yanarsın onlar gibi…
Sonuçta ikisi kıza bunu çaktırmama kararı aldılar çünkü en yakın arkadaşlarının kız kardeşine yan bakmaları çok büyük şerefsizlik olurdu. Kız da onlardan hep daha fazla ilgi ve şefkat bekliyordu, çekingenliği gün geçtikçe azalıyordu fakat işin bir yere varacağı yoktu. Varmadı da zaten, işte sonunu da söyledim. Olsun, önemli olan sonu değil zaten, sona giden yolu bence.

Böyle adamlar yok tabii gerçek hayatta. Gerçekçi olmak lâzım. Duygusal, bir miktar okumuş, saygılı, eğlenceli, şefkatli, beraber zeytinyağlı fasulyeler, efendime söyleyeyim pirinçli kabaklar pişiren, barda etrafta kimse yokmuşçasına dans eden ama bir yandan da çekingen… Yok… Zaten Türkiye’de, kimse kız kardeşini en yakın iki erkek arkadaşına emanet edip de gitmez, o kapıcı da öyle rahat rahat, pis pis siz-ne-yapıyorsunuz-o-kızla-o-evde bakışları atmadan geçip gitmez yanlarından. Burada filmin tek başına Türk yapımı olmadığını, kuvvetli Avrupa desteğini hemen anlıyoruz. Bu sebeple annem filmi izlemeye tenezzül bile etmedi misal, “olmaz öyle şey” deyip elinin tersiyle itti. Benimse hoşuma gitti. Neden? Çünkü ben de içinde yetiştirildiğim Türk-Amerikan-İngiliz ortak yapımı kültür ile Ankara’da yaşarken Çetin ve Ender gibi kendi dünyamı kurup o dünyaya kimseyi kolay kolay almıyorum ve çok da eğleniyorum doğrusu bu durumdan. İkisinin âşık olmak için Nihal’i seçmelerinin sebebi de apaçık buydu: Kendi kurdukları küçük ve tatlı dünyalarını bozmamıştı Nihal, olduğu gibi kabul etmişti ve sadece renk katmıştı, kınamadan, eleştirmeden… İnsanın en muhtaç olduğu şey de bu değil midir zaten? Koşulsuz, ne isem ben, o olduğum için sevilmek. “Âşk gibi bizim dostluğumuz” diyen Ender’i bile kınamadı Nihal, “erkek adam erkek arkadaşına âşık olur mu be!” demedi. Anlamaya çalıştı ya, o yüzden hak etti gerçekten iki koskoca adamın ona âşık olmasını sanki.

Filmi uzun uzadıya anlatmışım gibi görünse de, anlattığım iki üç izlenim ve duygu kırıntısıydı. Gitmek, görmek, hissetmek lâzım, sonuçta herkesin algı filtresi kendine… Ben, izleyecek herkese sadece kırık bir mutluluk garantisi verebilirim. İyi seyirler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.