Bölgesel savaşta medeniyetler çatışması

Körfez bölgesi ve çevresi esas olmak üzere Büyük Ortadoğu Projesini kapsayan İslam dünyasında çok yönlü bir savaş yaşanıyor. Tek tek ülkelerin iç savaşı olmaktan çıkıp bölgesel bir savaşa dönüştürülen çatışmalar, Ortadoğu’da çok kapsamlı değişikliklere yol açacağı biliniyor. Hemen her devlet bu süreçten kaçınılmaz olarak etkilenecektir. Uluslar arası güçler, Ortadoğu’yu küresel sisteme dâhil etmeleri için yürüttükleri savaşı, bir bakıma İslam dünyasının iç savaşı olarak gösteriliyor. Afganistan, Libya, Mali, Yemen, Somali, Mısır, Irak ve Suriye’de yürütülen iç-bölgesel çatışmalar bir bakıma bölgesel devletlerle radikal İslamcı gruplar arasındaki bir savaş gibi yansıtılmaktadır. Küresel güçlerin askeri bölgesel işgalleriyle başlatılan süreç, tek tek ülkelerin iç sorununa dönüştürülerek aynı zamanda farklı etnik gruplara ve dini mezhepsel eğilimlere sahip topluluklar arasındaki çatışmalara dönüştürülmüş bulunuyor.

Küresel stratejinin önemli bir halkası olarak geliştirilen Ortadoğu savaşının sadece bölge ile sınırla kalmayacağına, dünyanın farklı yerlerinde ciddi yankıları olacağına dair önemli veriler ortaya çıkmış bulunuyor. Ortadoğu’dan Afrika’ya, Avrupa’ya, Kafkasya’ya ve ABD’ye doğru yayılacak savaş, aslında kontrolsüz olmayıp belirlenen bir plan dâhilinde geliştiriliyor. El Kaide. IŞİD, El Nusra, Boko Haram gibi kendilerini İslam savaşçısı olarak ilan eden ve dönemsel olarak belli bir etki alanı oluşturan Fundamentalist’ örgütler, esasen kapitalist sistemin ‘medeniyetler çatışması’ olarak tanımladıkları ‘yeni tipte küresel savaşların önemli bir aracı olarak işlev görüyorlar. Bu hareketlerin hiç biri bulundukları devletlerde veya bölgelerde sosyal hareketler özelliğini taşımayıp, bütünüyle dışarıdan gelen güçlerle ayakta kalmaktadırlar. Küresel İslam cihatçıları olarak tanımlanan bu örgütlerin esas işlevi İslam dünyasında kaos yaratarak etnik ve mezhepsel çelişkileri derinleştirmek ve küresel güçlerin askeri operasyonlarına uluslar arası alanda zemin hazırlamaktır.

Özellikle Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Mali, Yemen, gibi ülkeler önce uluslar arası İslamcı cihatçıların merkezi haline getirilmesi bu politikanın bir parçasıdır. Hatta Libya ve Suriye örneğinde olduğu gibi El Kaide adına hareket eden örgütler askeri ve ekonomik olarak desteklendi. Avrupa’da Müslüman gençlerin savaşa katılmaları için yapılan çağrılar İngiltere, Fransa, Almanya. İspanya gibi devletler tarafından yönlendirildi. Savaşa giden binlerce gençten bir kısmı savaş tecrübesi edinerek tekrar Avrupa’ya döndüler. Avrupa devletlerinin istihbarat örgütlerinin denetiminde olan bu insanların Fransa’da olduğu gibi katliam yapmaları bir tesadüf olmayıp, izlenen stratejinin birer halkasıdır.

Batı kapitalist sistemi, Ortadoğu’yu küresel sisteme dahil etmek, kendi egemenlik alanını güçlendirmek için küresel sömürge savaşlarını dinlere ve kültürlere dayandırılan ‘Medeniyetler Çatışması’ üzerinde geliştirmektedirler. Bunun için iki temel taktik belirlendi. Birincisi batı kapitalist güçlerin gerçekleştirdiği işgallere karşı Müslüman toplumunda oluşan tepkiyi etkisizleştirerek saldırganlaşan refleksleri savunmaya dönüştürmek. Öncelikli olarak Büyük Ortadoğu kapsamında dönüştürülmesi esas alınan ülkelerde El Kaide ve IŞİD gibi oluşturulan örgütlerle savaşı derinleştirerek toplumsal kaos yaratmaktı. Bu örgütler aracılığıyla farklı etnik ve mezhepsel gruplara bağlı binlerce insanın öldürülmesi, çocukların kafasının kesilmesi, kadınların köle olarak pazarlanmasına ciddi bir tepki İslam dünyasından geldi. İslam dünyasında, bu tür saldırıların ve katliamların İslam ile ilgisi olmadığı, bunların Müslüman olarak tanımlanmayacağı gibi savunma refleksi oluştu. Böylelikle küresel güçlerin askeri müdahalesi, İslam sokağında da meşruluk kazandı. İkinci plan, Avrupa göbeğinden yapılan saldırılardır. Paris’te Charlie dergisine yönelik yapılan saldırı ile söz konusu stratejinin uygulanması arasında bir bağ var. Fransa ve İngiltere örnekleri biliniyor. Paris’te ve Londra’da sokakta birer gencin polis tarafından öldürülmesiyle başlayan ayaklanmaları halen hafızalardadır. Charlie katliamı, Avrupa’da yaşayan 45 milyonluk Müslüman topluluğunu susturdu ve tersten yine savunma refleksi gelişti. Belçika’da 3 kişinin radikal İslamcı örgütlerle ilişkisi oldukları iddiasıyla öldürülmesi, Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, Belçika’da eş zamanlı yapılan operasyonlarda onlarca kişinin gözaltına alınmasına ilişkin hiçbir tepkinin gelmemiş olması,

İslami kurumlardan tek bir açıklanmanın yapılmamış olması, planın başarıyla uygulandığını gösteriyor. Böylelikle İslam adına savaştığını iddia eden ama uluslar arası kaos yaratmakla görevlendirilmiş örgütlerin gerçekleştirdiği insanlık dışı eylemler, şeriat’ın uygulandığı devletlerde ‘suç işledikleri’ iddia edilen kadınların kellelerinin sokak ortasında kesilmesi gibi çağ dışı uygulamalar, İslam dinini dünyanın değişik halkaları karşısında tartışmalı bir duruma getirdi. Müslüman toplumunda başlayan sorgulama, aynı zamanda İslam’ın küresel sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden revize edilmesine yol açacağı gibi özellikle körfez devletlerindeki rejimlerin değişime zorlanması da bu stratejinin önemli bir halkası olarak gündeme gelecektir.

Batının küresel güçleri tarafından uygulanan bu stratejinin ideolojik arka planı, ABD’nin önde gelen siyaset bilimi uzmanı ve Pentagon’un akıl hocalarından biri olan Samuel P. Huntington’un teorileştirdiği ‘Medeniyetler Çatışması’dır. ABD Yönetimleri tarafından benimsenen ve belirli düzeyde uygulamaya konulan teorinin özü, uluslar arası ilişkilerin ve çatışmaların ‘din faktörüne’ ve özellikle ‘Hıristiyan-Müslüman’ çatışmasına göre belirleneceğidir.

‘Medeniyetler Çatışması’ ne sosyal bilimlerde, ne de iktisat biliminde kullanılan bir kavram oldu. Daha çok 19.yy tarihçileri tarafından ve 20 yüzyılda ise dünya üzerinde felaket kâhinliğini yapan Spengler ve Toynbee gibi ‘mukayesicilerce’ çok sınırlı kullanıldı. 1987 yılında, Amerika’nın bir takım sosyologları tarafından yeniden gündemleştirilen ve tarihsel olarak ‘medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü’ biçiminde formüle edilmeye başlanan, 21. yüzyılda ise ABD’nin politik bir stratejisi haline getirilmeye çalışılan bu kavram, batı küresel kapitalist sistemi tarafından dünyanın stratejik bölgelerine egemen olmak için kullanılmaya başlandı.

Huntington’un ‘Batı’ olarak ifade ettiği ABD’nin ve AB’nin dünya üzerinde ortak bir baskı gücü kurarak, enerji yataklarının yoğunluklu olduğu İslam merkezli ülkeleri egemenlik altına alınmasını çok açık olarak savunuyordu. Aynı zamanda gelişmekte olan ve gelecekte tek alternatif güç olarak gördüğü Çin ve Hindistan karşısında, ABD-AB küresel kapitalist blok’unun tek merkezde hareket etmesinin zorunluluğuna dikkat çekiyordu. Uluslararası ilişkilerde rekabetin yeni bir biçimi olarak illeri sürdüğü ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi, toplumsal mücadelelerin varlığını ve yarattığı etki gücünü yok sayıp, kapitalist sistem güçleri arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemeyi öneren bir stratejidir.
Huntington, dünyada yeniden gelişme eğilimi içerisinde olan mücadelelerin ve çatışmaların ekonomik ve ideolojik temellerden yoksun olarak kültürel farklılıklara dayanan ‘medeniyetler çatışmasının gelişeceğini ifade ederken şunları belirtiyor: “Benim faraziyem şudur ki, bu yenidünyada mücadelenin esas kay¬nağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacak. Milli devletler dünyadaki hâdiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hâkim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muhabere hatlarını teşkil edecek.”

ABD’nin eski dışişleri görevlilerinden Mathew Parris de, “Terörizmi ezmek, kökten dincileri inlerinden çıkartmak, haydut devletlerin, dinci manyakların cirit attığı bir kıtaya Pax-Atlantica getirmek, bu vahşi dünyaya, Hıristiyan liberal düzeni silah zoruyla yaymak gerekiyor.” ‘Terörizme ve haydut devletleri ezip yok ederek’ onun yerine küresel sistemin yeni formülasyonu olan Liberal Hıristiyan Düzen’i kurmanın tek yolu, dünyayı ‘Medeniyetler Çatışması’ içerisine çekmektir.

Huntington, blok kapitalist ilişkiler sistemini bölgesel ‘medeniyetler çatışması’ olarak lanse edip, hem kapitalizmin yayılmacı ve rekabetçi karakterini gizlemeye çalışmakta hem de işgallere meşru bir zemin hazırlamaktadır. “Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde ehemmiyet kaza¬nacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet ara¬sındaki etkileşimle şekillenecektir…” Böylece toplumların ekonomik, sosyal ve tarihsel alandaki gelişmelerini yok sayıp, bu ilişkileri sadece din ve kültür sorununa indirgeyerek kapitalizmin bölgeler arasındaki dengesiz ve eşitsiz gelişme yasasını görmezlikten geliyor.

Özellikle günümüzde ‘batı kültürü ve değerleri’ olarak adlandırılan şey, 21. yüzyıl küresel kapitalist sistemin uluslararası güçlerin bölgesel savaş politikalarını gizlemeye yönelik bir stratejidir. Sıraladığı 7 medeniyet içerisinde iki ‘medeniyet’ Konfüçyen ve özellikle de İslam çok bilinçli olarak ön plana çıkartılıyor. Bölgesel çatışmaların ve savaşların bu iki ‘medeniyet’ ile ‘batı medeniyeti’ arasında geçeceğini savunmaktadır. Bu bakımdan ‘Medeniyetler Çatışması’nın bir başka ayağını da dinsel çatışmalar oluşturmaktadır. Örneğin, 11 Eylül 2001’de ABD’deki eylemlerle ilgili Bush’un yaptığı çağrıda ABD’nin başlatmış olduğu savaşın ‘yeni bir haçlı seferi’ olduğunu vurgulaması tesadüfî değildi.
Huntington’da İslam’ın, ‘Batı Medeniyeti’ için tehlikeli olduğunu iddia ederek, gerekli önemlerin alınması için uyarılar yapmaktadır. 21. yüzyıl da bölgesel işgallerin süreklileştirilmesi için ileri sürülen bu görüşler, sömürgeciliğin bir versiyonudur. Huntington, tarihsel süreci öylesine çarpıtıyor ki, batının kapitalist sistemini ‘mazlum ve mağdur’ gösterirken, ‘Konfüçyen ve İslam’ı ise saldırgan ve yok edici bir ‘medeniyet’ olarak sunmakta, ‘Batı Medeniyeti’nin kendisini koruması için de sürekli uyarılar yapmaktadır. Batı Medeniyeti olarak ifade ettiği kapitalist sistemin, 15. yüzyıldan başlayarak dünyanın her karış toprağını işgal ederek sömürgeleştirip yağmaladığını yok sayıyor.

Huntington sonuçta söylenmesi gerekeni belirtiyor ve savaşın merkezine bugünkü Ortadoğu’yu koyuyor. Şunları söylüyor: “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sömürge imparatorlukları önce gerilediler sonra da ortadan kalktılar, evvelâ, Arap milliyetçiliği ve ar-dından da İslâmcı fundamentalizm kendini ortaya koydu. Batı, enerji kaynağından ötürü İran (Basra) Körfezi ülkelerine karşı şiddetli biçimde bağımlı hale geldi; petrol zengini Müslüman ülkeler, para zengini ve istedikleri anda da silâh zengini oldular. Batı tarafından vücuda getirilen İsrail ile Araplar arasında çeşitli savaşlar meydana geldi. Fransa, 1950’li yılların büyük kısım’ında Cezayir’de kanlı ve insafsız bir savaş yürüttü; İngiliz ve Fransız kuvvetleri 1956’da Mısır’a saldırdı, Amerikan güçleri, 1958’de Lübnan’a girdi; Amerikan güçleri, bilâhare tekrar Lübnan’a yöneldi, Libya’ya saldırdı ve İran’la çeşitli askerî ça¬tışmalara girişti; asgari üç Orta-Doğu hükümeti tarafından desteklenen Arap ve İslâm teröristler hafif silâhlar kullanarak Batılı uçak ve tesis¬leri bombaladılar ve Batılıları rehin tuttular. Araplar ve Batı arasın¬daki bu savaş, 1990’da Birleşik Devletler’in, bazı Arap memleketlerini diğerinin saldırısına karşı savunmak için İran Körfezi’ne büyük bir ordu göndermesiyle zirveye ulaştı. NATO planlaması da akıbetinde, gittikçe artan bir şekilde ‘güney tiribüna’ndeki potansiyel tehditler ve istikrarsızlığa yönelmiştir. Batı ve İslâm arasında, asırlardan beri devam eden bu askerî etkileşimin zeval bulma ihtimali pek yoktur. Bu daha öldürücü olabilirdi. Batı’nın İran Körfezi’ndeki askerî varlığı, karşı konulmaz askerî üs¬tünlüğü ve onların kendi mukadderatlarını tayin etme hususundaki yetersizliklerden ileri gelen, gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin seslediği bir hayli öfke bıraktı… Kısacası. Arap dünyasında. Batılı demokrasi Batı aleyhtarı siyasi güçleri kuvvetlendiriyor. Bu geçici bir vakıa olabilir; fakat İslam ülkeleriyle Batı arasındaki ilişkileri kesinlikle müşkülata sokacaktır…”

Dünya üzerinde hegemonya kurmaya çalışan küresel kapitalist sistem, özellikle enerji yataklarının yoğunluklu olduğu bölgeleri, yaklaşık olarak yüz yıldır fiilen işgal etmiş durumdadır. 21. yüzyıl da bölgesel bir işgale dönüştüren kapitalist barbarlar, uluslar üstü tekellerle petrol alanları üzerinde tam bir egemenlik kurmuşken, ‘Batı’nın yani kapitalist güçlerin ‘İslam Medeniyeti’ yani petrol üreticisi körfez ülkelerine bağımlı hale geldiklerini iddia etmek gerçeği bilerek ters yüz etmektir. Huntington’un belirlediği bu politikalar, bugün Ortadoğu’da fiilen uygulanan savaşla yaşama geçiriliyor.

Avrasya ve Orta-Doğu öncelikli olarak ön plana çıktığına göre bu bölgelerle ilgilenen diğer sistem güçlerinin şu veya bu biçimde hedef tahtasına oturtulması gerekiyor. Böylece bölgesel savaşların derinleştirilmesinin en kısa ve kestirme yolu; ‘medeniyetler çatışması’ olarak lanse edilen ‘kültürel’ farklılıkları kullanarak ‘dinler arası çatışmayı’ körüklemektir. Bu politik perspektife sahip olan yazar, silahlanmaya ağırlık veren bir ‘İslam/Doğu ve Konfüçyen’/Asya ile silahlanmayı sınırlayan bir Hıristiyan/Batı arasındaki mücadelede ‘Batı Medeniyetini’ masum, ‘Doğu ve Asya Medeniyetlerini’ ise saldırgan ve tehlikeli gösterme çabasındadır. Bütün bu yalanların arka planında, ABD ile AB ittifakını geliştirip, bu iki büyük kapitalist küresel bloğun dünyayı birlikte yönetmeleri amacına dayanıyor.

Huntington, küresel kapitalist sistemin, uluslararası bölgesel ilişkilere yönelik geliştirdiği stratejik politikalar sonucu; bölgesel alanlarda ‘yeni tip’ bir milliyetçiliğin gelişmesini de çok bilinçli olarak çarpıtıyor ve buna ‘medeniyetleşme’ adını veriyor. Huntington, Fukuyama ve Paris gibi düşünen Papaz ve aynı zamanda yazar olan Josiah Strong da: “Nüfus üstünlüğü ve ardındaki zenginliklerin gelen güçle birlikte, eşi görülmemiş bir enerjiye sahip olan bu ırk, – diyelim en geniş özgürlük, en saf Hıristiyanlık, en yüce uygarlığın temsilcisi – kendi kurumlarını bütün insanlığa kabul ettirebilmek için özellikle saldırgan nitelikler geliştirecek, bütün dünyaya yayılacaktır. Bu güçlü ulus, Meksika’yı, Orta ve Güney Amerika’yı, denizdeki adaları, Afrika’yı ve gerisini ele geçirecektir.” İtalyan eski Başbakanı Berlusconi’nin “batı medeniyeti İslam medeniyetinden üstündür” söylemi de, sadece kendi görüşünü değil aynı zamanda AB ülkelerinin genel bakış açısını sunuyordu. Böylelikle, küresel stratejinin bir parçası haline getirilmek istenen ‘Medeniyetler’ kavramı aynı zamanda ‘en saf Hıristiyanlık’ üzerinde ‘yeni tipte’ bir milliyetçiliği teşvik ediyor. Avrupa’nın bir çok ülkesinde Hıristiyan merkezli “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGIDA) ‘yeni’ ırkçı tipte bir örgütünün kurulması, farklı kültürler ve dinler üzerinde medeniyetler çatışmasının geliştirilmesi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Bugün ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ kapsamında uygulanmaya konulan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük önem verdiği ve kurucu üyesi olduğu ‘Medeniyetler İttifakı Projesini’ essen ‘medeniyetler çatışmasının’ ters yüzüdür. ‘Medeniyetler’ ittifakı veya çatışması, Büyük Ortadoğu bölgesini savaş alanına dönüştürülerek İslam dünyasının küresel sistemle entegrasyonunu sağlayacak dinsel ve kültürel değişimlerin sağlanmasıdır.

IŞİD ve EL Nusra gibi ‘İslamcı’ örgütleri destekleyen Türkiye, kurtulma şansı olmayan bölgesel küresel savaşın merkez üssü haline getirilecektir. Böylelikle Medeniyetler İttifakı adı altında Medeniyetler Çatışması esasen Türkiye üzerinden yürütülecektir. Bunun nedenlerini ve olası politik sonuçlarını bir başka yazı da ele alacağım.

_____________________

gokyuzu9@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.