Boş umutlar…

Günümüzün en büyük şikâyet konusu, Sovyetler’in çözülüşünden sonra, ABD’nin liderliğini yaptığı tek kutuplu bir dünyaya kalmış olmamızdır. ABD’nin dünya imparatorluğuna soyunması ve tüm yerküreyi kendi çıkarı ve kuralı doğrultusunda yeniden şekillendirmeye yönelmesi hepimizi rahatsız etmektedir. Bu olumsuz ve uğursuz gelişme karşısında umudumuzu koruyan tek öğenin Çin, belki onun yanında da Hindistan vb büyük ekonomilerin olduğu düşünülmektedir. Bu alanda, özellikle Çin’e hem korkuyla, hem de umutla bakılmaktadır. Bugün, Çin konusunu kısaca ele almak istiyorum.

Çin, Sovyetler’in güçlü olduğu dönemlerde de, gerek rejimi, gerekse hacmi ile hem dış politika hem de ekonomi alanında çok önemli ve tartışmalı bir yer tutuyordu. Sovyetler’in dağılması ve küreselleş(tir)me aşamasına geçilmiş olması, Çin’in hem iç hem de dışa yönelik politikasını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bir kere, Sovyetler’in dağılması kapitalist dünyanın Çin’e bakışında, Çin’i de çözme ve kapitalistleştirme yönünde güçlendirmiş ve cesaretlendirmiştir. Zira, Sovyetler’in dağılması, tüm Doğu blokunun yıkılmasına ve komünist ülkelerce desteklenen ve kapitalistlere karşı kurulacak cephede tampon olarak kullanılacak ülkelerin de dağılmasına ve sahipsiz kalmasına yol açmıştır.

Diğer yandan, Sovyetler’in çözülmesi, Çin’in de dünyaya bakışını değiştirmiştir. İlgili çevrelerde Mao komünizminin farkı tartışılırken, aradan geçen süre içinde, bizzat Çin Mao komünizmi’ni ve ünlü “kültür devrimi”ni tartışmış ve nüfus cesameti ve göreli yoksulluğun dayatmaları karşısında Batı sermayesine daha ılımlı bakış açısı geliştirmiştir. Bu gelişme çizgisi, açıktır ki, artık kapitalistlerin ürküntü duymadığı bir Çin’in ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Çin’e kapitalizmin girmesi, Çin’e kısa dönemli parıltılar sağlarken, bundan da önemli olarak kapitalistlerin uzun dönemli hesaplarına denk düşmektedir. Zira, Çin’in nüfusu kadar, coğrafî konumu ve geçmişi de kapitalistlerin uzun süre kullanacakları ve kendi ideolojileri doğrultusunda  istifade edecekleri bulunmaz bir hazinedir. Her şeyden önce Çin hem geniş bir piyasa, hem de muazzam disiplinli ve ucuz bir emek deposudur. Halkının büyük çoğunluğunun emekçi olduğu bir toplumu hem ucuz emek deposu, hem de ucuz işgücü piyasası olarak düşünmek ilk anda doğru gözükmemekle beraber, bu çelişki Çin için iki nedenden dolayı fazla geçerli değildir. Bir defa, kısa dönemde ucuz işgücü birikim krizi yaşayan merkez sermaye için çok önemlidir ve bir milyarı aşkın nüfuslu bir toplumda fert başına gelir düzeyi düşük de olsa, toplam talep oldukça yüksek düzeylerde tutulabilir. İkinci olarak da, kısa dönemde ucuz işgücü öğesini öne çıkaran kapitalistler, uzun dönemde Çin’in kapitalist çizgide zenginleşmesinden de yararlanacağını hesaba katarlar.
 Genel manzara şöyle ki, kapitalistler, Çin için peş peşe uygulanacak iki senaryo düşünmekte, hatta bu senaryoyu zamana yayarak, uygulamaya koymaktalar. Eğer bu görüş doğru ise, Çin bugünkü umutsuzluğumuza umut olabilir mi! İşte, bugünkü konumuza tam olarak girmeden, yukarıda yapmış olduğum kısa açıklama, ana konu tartışmalarımıza ışık tutacaktır. Bundan sonraki tartışmalarımızda ana bakış açımız, Çin’den değil, maalesef daha başat olduğunu düşündüğüm, kapitalist dünya açısından olacaktır. Ben öyle düşünüyorum ki, dünya ekonomisinin seyri ve uluslararası ekonomik-siyasal konjonktür açısından, kapitalistlerin Çin’i kavrama ve yönlendirme gücü, Çin’in kapitalistleri yönlendirme gücünden daha baskındır.

Çin, şimdilik yabancı sermayeye uyguladığı kurallar açısından, diğer ülkelere göre daha özgüvenli ve güçlü görünmektedir. Yabancı sermayeye, ülkeye girişi, yatırım alanları ve/veya kâr transferi gibi konularda Çin, belirli derecede, kendi kurallarını uygulamaya koyabilmekte, hatta dayatabilmektedir. Ancak, buna rağmen, Çin’in inanılmaz derecede yabancı sermaye almasının bir açıklaması olmalıdır. İşte, bu açıklama, kapitalistlerin Çin’e bakış açısını ve Çin’i dönüştürme projesini yansıtır. Kapitalist sömürüye karşı ve bu sömürünün önünde durabilecek bir kale olarak Çin’i düşünebilmenin olasılığı bu ayrıntıda yatmaktadır.

Evet, bugünkü manzara itibariyle, kapitalist sermaye Çin’e girerken Çin’in kurallarına uyma gayreti içinde olmakta ve ulusal hükümetin istek ve taleplerini yerine getirmektedir. Kendisine dayatılan koşullara bugünlük rıza gösteren özel sermaye, hem günlük rant sağlamakta, hem de uzun dönemli beklentiyi satın almaktadır. Günlük rant, bir kısmı Çin’de bırakılıyor olsa da, ucuz emek karşısında sağlanan oldukça yüksek oranda kârdır. Üstelik bu rantın Çin’den daha avantajlı bir alana kaydırılması da söz konusu olamayacağına göre, müteakip yatırımlar için Çin’de tutulması bizzat yatırımcı müteşebbis için de en avantajlı bir durum yaratmaktadır. Kısacası, en avantajlı yatırım alanı itibariyle Çin’in favori ülke olması, kârların tümü ile ülke dışına çıkarılmaması yönünde Çin’in ulusal kararı ile kapitalist yatırımcının stratejik kararı çakışmaktadır.

İkinci olarak da, şimdilik başat olan bu durumun, ileride, tümü ile kapitalist sermaye dokusu ile kaplanacağı umulan Çin’de de, diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, değişeceği umududur. Kapitalistler bu umudu, hem ileride sağlayacakları yüksek kârlar üzerinde mutlak tasarruf hakları oluşabileceği için, hem de görece zenginleşecek olan Çin’in bugünkünden çok daha büyük bir tüketim pazarı oluşturacağı için satın almaktalar.
 Tabiatıyla, bugün bile dünya doğal ve hammadde kaynaklarının büyük bölümünü yutan ve bu nedenle, tüm dünya fiyatlarını alt-üst eden Çin’in ileri kapitalist bir ülke konumuna geldiğinde bu kaynakları ne büyük bir güçle zorlayacağı açıktır. Ne var ki, büyük çoğunluğu ile Batılı sermayedarların eline geçecek olan Çin yatırım alanlarının dünya kaynaklarını aşırı derecede zorluyor olması yatırımcının derdi değildir. Bu, insanlığın sorunudur, ama bu konuda karşı karşıya gelmiş olan taraflar insan ve Çin değil, insan ve kapitalizmdir. Şu hale göre, kapitalizmin insanı köleleştirmesi riskine karşı Çin bir umut olmaktan uzaktır.
 Sömürücü kapitalizme karşı Çin’in bir umut olmamamsının ikinci nedeni de, kapitalistleşen Çin’de değişme olasılığı yüksek olan siyasal ve toplumsal yapılanmalardır. Bu konuyu da gelecek yazıda tartışmak üzere!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.