Boyalı bank nöbetini terk etmek…

PAYLAŞ

“Ben hayallerim kadar varım…
 Şüphelerim kadar varım
 Hiç tehlikeye atılmazsam
 Hep aynı kalacağım…”

Şu an kaleme aldığım bu yazı, aslında uzun zamandır aklımda olan ama nasıl ifade etmem gerektiğini kestiremediğim için hep ertelediğim bir yazıdır. Bu yazıda anlattıklarımın birebir hayatımda karşılığı olması ve bendeki çağrışımlarının yoğunluğu yüzünden hissettiklerimi yeterince dile getirememekten korktum. Bu yüzden hazır olduğum şu anı bekledim. Umarım geç kalmamışımdır…

Birkaç gün önce izlediğim bir film ve ondan önce yaşadığım bir kaç olaydan sonra artık yazmalısın Çiğdem dedim kendi kendime. Onu bir de sen anlatmalısın…
Bunu ona borçlusun…

Film, Nicholas Shakespeare’in romanından uyarlanan, yönetmenliğini John Malkovich’in yaptığı ‘The dancer Upstairs’ (Yukarıdaki Dansçı) filmiydi ve yıllar önce nasıl çarptıysa beni bugün de aynı şekilde çarpmıştı.

Yüzbaşı Augustin Rejas, gizli bir örgüt liderini yakalamayı umdukları o evi  bastıkları ve sonrasında yaşadıkları ile allak bullak olmuştur. Evli olduğu halde görür görmez aşık olmaktan kendini alamadığı güzel dansçıyla ilgili -ki o aynı zamanda kızının bale öğretmenidir- baskında öğrendikleri yüzünden çok sarsılmıştır. Genç dansçı gerçekte, aylardır peşinde oldukları, ezequiel adıyla efsaneye dönüşmüş bir örgüt liderinin sağ koludur. Genç kız da yüzbaşının bu işin peşindeki özel dedektif olduğunu ilk kez orada öğrenecektir…

Bu arada aşık olduğu kadının mahkemesinin olduğu aynı gün, çok sevdiği kızının da ilk bale müsameresi vardır. Önce mahkemeye gidecek oradan da kızının temsiline yetişecektir.

Mahkemede genç kadın, hiçbir zaman aftan yararlandırılmamak üzere, ışıksız bir hücrede ömür boyu hapse mahküm edilmiştir. Yüzbaşı, başarılarından dolayı başkanlığa aday gösterilirken, sevdiği kadın için kariyerini bir anda silecek, karşı tarafla yaptığı pazarlıkta, onun hayatı, beş yıldan sonra serbest bırakılması, hapiste olduğu süre içinde de ışıklı bir hücrede istediği kadar kitap okuyabilmesi şartıyla başkanlıktan adaylığını çekecektir.

Aşık olduğu kadının hayatını garantiye aldıktan sonra şimdi sıra canı gibi sevdiği kızının bale temsiline yetişmeye gelmiştir. Küçük kızın gözü her an kapıdadır. Suratı asık, gözlerinde yaptığı işten memnunluk duyduğuna dair bir ışıltı yoktur. Oysa bu onun ilk bale gösterisidir. Gösteri başlamış, küçük kız ruhu uzaklarda da olsa üstüne düşeni yapmaya çalışmaktadır. Bu arada baba nefes nefese kapıda belirmiştir. İçerdeki konukları rahatsız etmemek için gösteri salonuna girmemiş, kızını kapıdaki camdan izlemeyi tercih etmiştir. Kızının kendisini rahatça görebileceği bir köşede, gurur ve haz içinde kızıyla göz göze gelebileceği anı beklemektedir.

Ve nihayet baba kızın gözleri kesişir  ve o anda yürekleri birleşir. Kendisi camın arkasındaki köşesinde, küçük kız sahnede, kelebek olmuş uçmaktadırlar birlikte…

Evet ben yazar Murat Papuç için herkesin yazdığı türden bir yazı yazmak istemedim. Bunu yapan birileri vardı zaten. Oysa o onca çektiği acı ve  verdiği mücadeleye rağmen bazı çevrelerce yine de suçlanmış, özellikle de kendini tanıma süreci sonuncunda ait olduğunu fark ettiği ama yeterince kabul görmediği sosyalist camia tarafından oldukça horlanmıştır…

“Sonuçta o  bir asker değil miydi, Güneydoğu’da çatışmalara katılmış, görevi gereği birçok insanın ölümüne tanık olmuş, belki de kendisi de bir çok cana kıymıştı. Dünün komutanı, gururla askeri üniforma taşıyanı bugünün devrimcisi olabilir miydi…”

 Bu düşüncede olanlar onu destekleyecekleri, onun iç serüveni ve gerçeği bulma yolundaki mücadelesini taktir edecekleri yerde onu eleştirmiş, her fırsatta onu dışlama yoluna gitmişlerdir.

Evet o severek subay olmuştur. İşi gereği, zamanında aklının yatmadığı, vicdanının kaldırmadığı şeyler de yapmıştır. Kitabında tüm açık kalpliliğiyle bunları itiraf etmektedir zaten… Ama o mantık  dışı bir emir komuta sistemine dayalı, verilen emrin sorgulanamadığı ve neyin niçin yapıldığına dair bir mantık tutarlılığının bulunmadığı askerlik kurumunun bu yönlerini ve uygulamadaki yanlışlıkları fark ettiği andan itibaren de gereğini yapmış, hem kendini hem de işini sorgulayarak doğruyu bulmaya çalışmıştır. Gerçeğin savaşçısı olmaya çaba harcamıştır. Tanık olduğu yolsuzluk ve haksızlıkların da dürtmesiyle mücadelesi büyümüş, bir zamanlar çok sevdiği mesleğini kaybetmek pahasına da olsa davasından hiç vazgeçmemiştir.

Şimdi o ‘Boyalı Bank Nöbetini Terk Eden’ bir subaydır. Tek başına bu bile çok önemli bir şey değil midir?!…

Murat Papuç kitabının önsözünde ‘Boyalı Bank Nöbeti’ hikayesini ve vermek istediği mesajları şöyle özetlemektedir:

“Yaz başlangıcında çevreyi  düzenleyen kışla komutanı, bahçelerde oturmak için kullanılan bankları da boyatır. Yeni boyandığını fark etmeyenler kurumadan oturduğu ve boyasını çıkarttığı için bir gün bankları yeniden boyatır. Boya kuruyana kadar kimse oturmasın diye ikaz ettirmesine rağmen banklar birkaç defa daha boyanır… Komutan son boyamayla beraber önlem olsun diye bir de nöbetçi diktirir bankların başına ve bu sırada –kimse ve hangi rütbedeyse- bir başka garnizona tayin olur. Yıllar sonra bir nedenle daha önce görev yaptığı kışlaya gelen eski komutanımız bir de ne görsün: Bankların başında hala nöbetçi var…

Bankların baş ucundaki nöbetçinin orada neden dikildiğini bilmemesini bırakın, kışlanın bilmem kaçıncı komutanı bile o nöbetin ne amaçla ve ne zamandır tutulduğunun farkında değildir. Ve daha önce komuta edenler de, ‘nöbeti başlatanın bir bildiği vardır’ ‘düzeni değiştirmeyeyim’ mantığıyla, nedenini merak etmeden, yıllarca, yaz kış bankların başında nöbet tutturmuştur… Bilenlere tekrar oldu ama, defalarca duyduğum asker anısını bir defa daha keyifle anlattım.

Bu hikayeden yola çıkarak anlatacağım on altı senelik subaylık yaşantım, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde geçti. Görev yaptığım sürece “boyalı bank nöbetçisi” zihniyetli subay ve generallerle de çalıştım.

Kitabın, çoğu anı kitabında olduğu gibi, uydurma kahramanlar yaratıp arkasına gizlenmeye yönelik ve genelde yaşamın son yıllarında kaleme alınan bir günah çıkartma olarak algılanmasını istemem. Yaşamımın sonlarına geldiğimi sanmıyorum. Anlatacaklarımın, itiraflar ve ağıtlar manzumesi olmasını da beklemeyin.

Yine de emin olabileceğiniz bir şey var; subaylığım süresince yaşadıklarımı ve şahidi olduğum olayları bütün çıplaklığıyla aktarmaya çalışacağım.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaptığım sürenin günlüğünü de aktarmayacağım size. Ama silahlı çatışmaların en yoğun yaşandığı dönemlerde Güneydoğu Anadolu’da bulunduğum görevler sırasında ve özellikle de Marmara depremleri sonrasında şahit olduğum bazı olaylardan bahsedeceğim. 

….Yaşam çizgimde kırılmalara neden olan olayların üzerinden çok zaman geçmedi. Bendeki izleri henüz kaybolmadı ve etkileri devam ediyor. Özellikle de hukuki zemindeki mücadelemi sürdürmek için açmış olduğum ve yargılandığım davalar halen sürmekte.

Yeri geldikçe adını anacağım birçok general, üst rütbeli subay, bürokrat, savcı, hakim ve silah arkadaşım halen görevdeler. Bu kişilerin, yaşadıklarımla ve şahit  olduğum olaylarla bağlantılı olarak, davranışlarına ve düşüncelerine yer vereceğim. Kendi yorumlarımı yapmaktan öte, ispatlayabileceğim ve belgeleyebileceğim bir çok usulsüzlük ve yolsuzlukların parçası olabilmiş veya bunlara duyarsız kalabilmiş askerlerin, yaşam biçimlerini ve düşünüş şekillerini serimlemeye çalışacağım.

 …Söylenecek bir sözüm var. Başkalarına anlatılacak kadar değerli bir sözüm var. Ama “aşkın değerler dizgesi” ne baş vurmadan nasıl anlatabilirim diye, hep sordum kendime. Sarf ettiğim her sözcükle kendimi biraz daha bağladığımı biliyorum. Eylemlerim anlaşılmadan sözlerim anlaşılamaz. Belki de sessizlik içinde ve sezgi ile beni anlayabilirsiniz.”

Kendisi benim onu anlayabildiğimden artık şüphe duysa da benim bundan şüphem yok, onu anlıyorum ve her zamanki gibi yürekten destekliyorum… En çok da bu serüvenin onu nasıl ‘daha iyi bir baba’ ve ‘daha iyi bir insan’ yaptığını görebildiğim için seviniyorum…

Onu ilk tanıdığım dönemlerde, çok sevgili kızı İlayda yüzünden büyük acılar içindeydi. Önceleri Güneydoğu’da Şırnak’ta yaptığı tehlikeli görevi daha sonra ise İzmit’de Deprem bölgesinde aylarca ailesinden uzak kalması nedeniyle, hep eksik yaşamak zorunda kalmıştı baba-kız ilişkisinin sıcaklığını… Kızına olan görev ve sorumluluklarını tam yerine getirememek, ona iyi bir baba olamamak kaygılarıyla çektiği cehennem azaplarının en yakın şahidiydim. Dostluğuma güvenirdi ve bütün korkularını, zaaflarını, kaygılarını benimle paylaşırdı…

Şimdi görüyorum ki, Türkiye’de ilk sayılabilecek önemde olan, Türk Silahlı Kuvvetlerini ‘anı kitabı’ formundan ve içeriğinden farklı olarak, kurum içi yanlışlıkları, çarpıklıkları, ahlak ve  değer çöküntüsünü korkusuzca değerlendirebilen nadir yazılmış eserlerden biriydi bu kitap;

“Boyalı Bank Nöbetini Terk  Etmek” sanırım bir babanın kızına verebileceği en değerli hediyeydi… Murat Papuç kitabını kızı Gizem İlayda’ya atfetmişti…

Böylece, bütün kayıp zamanları telafi etmese de, bunun bir şeylere değdiğini, bu süreç sayesinde tamamlanmış bir insan ve baba olabildiğini kızına göstermek açısından da anlamlı bir çaba olmuştu bu kitap.

Bu arada, Murat Papuç’un eleştirisini yaptığı “boyalı bank nöbeti” zihniyeti ne yazık ki ülkemizde her zaman ve her yerde karşımıza çıkabilecek bir zihniyeti temsil etmekteydi. Bu açıdan ben de sözlerimi Murat’ın hikayesini aratmayacak şekilde başımdan geçen bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum.

Birkaç gün önce bir toplantıdan çıkmış, İstiklal caddesinden Taksime doğru yürüyordum. Meydana, Atatürk heykelinin yakınlarına geldiğimde sanki Murat’ın “Boyalı Bank Nöbetini Terk Etmek’ kitabındaki o hikayeyi çağrıştırırcasına, bayrak direğinin başında bekleyen bir polis memuru gördüm.

Boyalı bankın başındaki nöbetçi gitmiş yerine bayrak direğini bekleyen bu polis memuru gelmişti. Merakıma yenik düştüm ve sordum polise, gerçekten orada ne bekliyordu?

İnanmayacaksınız ama evet o bayrak direğini bekliyordu. Orası nöbet yeri, kışla vb. değildi, Taksim meydanının ortasında, Atatürk heykelinin önündeki direkti. Hani o bildiğimiz, gördüğümüz direkti işte. Bir süre önce fanatiğin biri direkten  bayrağı sökmeye kalkışmış, tedbir olsun diye o günden sonra direğin başına bir memur dikilmişti.

Bu direğin akibeti ve orada görevlendirilen polis memurlarının daha ne zamana kadar bu bayrak direğini bekleyeceği bilinmezdi ama bilinen  bir gerçek ülkemizdeki bu boyalı bank nöbeti zihniyeti sürdükçe, beklenen bank nöbetlerinin ve önüne polis dikilen direklerin sonunun hiç gelmeyeceğiydi…

Sevgili Murat eline sağlık, yüreğine sağlık, sadece kitabın için değil, gerçeğe saygın ve kendini gerçekleştirme serüvenindeki önemli başarın için de ayrıca…

 

*Yrd. Doç. Dr. İ.Ü İktisat Fakültesi

CEVAP VER