Bu bir suç duyurusudur!

BU  BİR SUÇ DUYURUSUDUR…
“SARP SINIR KAPISINDA CAN VE MAL GÜVENLİĞİMİZ YOKTUR…”

‘Cennet Sevgilim’i Cehenneme Çevirdiler…

Bir süre önce ‘Cennet Sevgilim’ başlıklı bir yazı yazmış ve bu yazıda çocukluk anılarımın büyük bir bölümünün geçtiği, cennet kadar güzel olduğunu düşündüğüm  köyümü, Sarp’ı anlatmıştım…

Orada bir köy vardı uzakta… Kuş cıvıltıları ve dalga  sesinden başka  ses duyamazdınız sahillerinde; şimdi o sahillerden eser kalmadı ne yazık ki… Köyün girişinde yer alan evimizin manzarasını oluşturan o kocaman ve eşsiz güzellikteki sahil, Sarp gümrük kapısının açıldığı süreçte eridi gitti, taş ve bina yığınlarına dönüştü şimdi…

Evin etrafında süren inşaat çalışmaları ve hemen ileride daha 20 yıl bile dolmadan yıkılan ve yeniden inşa edilen Gümrük binalarına ne zaman gözüm ilişse sanki köyün ortasında bir kanser virüsü görmüş gibi oluyorum… Ve bu Virüs gün geçtikçe içimde büyüyor, iltihabı  içimde kanıyor….

Bu acıyı anlayamazsınız… Çünkü siz o inşaat alanının yerinde bulunan portakal ve ıhlamur ağaçlarının birbirine karışan hoş kokusunu hiç duymadınız ki… 

Hemen evimizin önünde pembe püskül çiçeği olan, adını şu an hatırlayamadığım iki aşık ağacın kucaklaşması gibi duran ve birleşen dallarının arasındaki ‘kalp’ şeklini andıran boşluktan akşam güneşinin battığı o manzarayı siz hiç bizim balkonumuzdan seyretmediniz ki…

Türkiye’nin en güzel sahillerinden biriydi evimizin önünde dantel gibi uzanan  bu sahil;  hemen ıhlamur ağaçlarının dibinden başlar Eski Sovyetler Birliği (SSCB) yani bugünkü Gürcistan sınırına kadar bir km’den fazla sürerdi… Doldurulurken denize atılan her kaya parçası sanki benim yüreğime de doldurulmuştu; Burununda yüzdüğümüz kayalıklar dinamitlerle parçalanırken sanki benim yüreğim de parçalanmıştı…  Yıllarca bu inşaat çalışmaları  sürdürülürken benim  içimde de bir öfke, bir isyan birikmişti…  

Bir zamanlar denize atlardık o burundan, orada güneşlenir, orada yüzerdik… Köyün güzel kızı Yasemin halamla köyün yakışıklı komutanı Yavuz Üsteğmen bu burunda yüzerken  tanışmışlardı; o burun daha ne aşıkların sırrını paylaşmış ne hatırayı içinde saklamıştı…

Şimdi dinamitlerle yerle bir edilmişti o hatıralar…

Artık gördüğümüz tek şey ‘çamur, çamur, çamurdu…’ ‘Beton, beton, betondu’ ve ‘beton pompası’ ki sabaha kadar sürüyordu çalışmaları; Komprosör, vinç, kepçe, ekskavatör, literatürümüze gümrük inşaatıyla beraber bir sürü yabancı kavram girmişti; onlarla yatıyor onlarla kalkıyorduk… Bu arada tabii kilometrelerce uzayan Tır kuyrukları ve onların sabahlara kadar süren gürültüleri de Sarp ahalisinin doğal yaşantısının bir parçası olmuştu…

Eski sakin yaşantımıza bir daha asla dönemiyeceğimizi biliyorduk; bunu kabullenmiştik, ama bu gürültü, bu çirkinlik, bu kirlilik, bu tükeniş, köyümüzün gözlerimizin önünde bu şekilde gıdım gıdım yok edilişi, buna dayanamıyorduk işte…

Bu hummalı çalışma hala sürmekte evimizin önünde, betonlar azimle dikilmekte, yollar azimle genişletilmekte,  Sarp köyünün yeşille mavinin karışımındaki renginin ortasına şimdi dev bir GRİ ANIT dikilmekte…

Adı da SARP GÜMRÜK MEZARLIĞI…

Sabahın altısı, yedisi; gecenin onikisi, biri, ikisi hiç fark etmiyor inşaat araçları koro halinde geceyi hortlatırcasına, gündüzün kulağını patlatırcasına durmadan çalışıyor, çalışıyor…

İnşaatın Ocak 2008’e yetişmesi gerekiyor… Mütahitin şu an hayatının tek gerçeği bu; diğer her şey ayrıntı ve önemsiz…  Köyde insan yaşıyormuş; gürültüden insanların uykuları,  huzurları kaçıyormuş; kafalar şişiyor, sinirler bozuluyormuş, kimsenin umurunda değildi…

Nezaket için bile olsa “Verdiğimiz 10 yıllık geçici rahatsızlık için özür dileriz!?” yazısı dahi çok görülmüştü köylüye…

Nasıl olsa  köylüden çıt çıkmıyor, yapılanlara karşı önemli bir tepki gösterilmiyordu; Öyleyse yetkililer neden eziklik hissedeceklerdi ki; neden doğanın  içine ettikleri,  etrafa rahatsızlık verdikleri için suçluluk duyacaklardı ki…

Alamayan bebeğe meme verilmiyordu bu memlekette…

Yapılan cılız şikayetler de bir kulaktan giriyor diğer kulaktan çıkıyordu…

Aylardır önümüzde yol inşaatı sürdüğü için evimize çamurlara bata çıka  ulaşıyoruz; bir tahta konulması ya da yaya geçisi için bir şeyler yapılması için defalarca rica ettik, uyardık, şikayette bulunduk, olmadı, olmadı… her seferinde tamam dendi, çektiğimiz rezilliğin sonu gelmedi…

Berlin Duvarı 1989 yılında yıkıldı ama bizim evin önündeki Berlin Duvarı daha yeni kuruluyor; tam burnumuzun dibinde hem de… Bir zamanlar denizin enginlerinde kayboluyordu  gözlerimiz balkonumuzdan baktığımızda şimdi ise  gökteki maviliği bile zor görebiliyoruz…

TIKILDIK BU MEZARA, BOĞULUYORUZ…

Geçen yıl annem köye  geldiğinde, evimizin kilidinin değiştirildiğini, içeriye bir adamın girip kış boyu orada yaşadığını,  eve değişik değişik kadınlar aldığını, evde uyuşturucu kullanıldığını saptamıştı. Tanıklar da bunu doğrulamıştı. Evde şırınga, enjektör, içki şişeleri, artık yemekler, çöp birikintileri vardı çünkü.  Bunun üzerine Jandarmaya, kaymakamlığa baş vuran annem hiçbir sonuç alamamıştı. Daha doğrusu  kimlerin yaptığını bildiklerini ama bir şey yapamadıklarını söylemişlerdi anneme.

Tarih 5 Ağustos 2008, dün evimize, evde insan varken hırsız girdi ve soyulduk…

Kız kardeşim ve yeğenim hariç evin bütün fertleri, -ki hepimiz tatil için buradaydık, erkek kardeşim ve ailesi, kız kardeşim, annem- komşuya oturmaya gitmiştik. Birden bir telefon geldi ve kardeşim eve hırsız girdiğini, gelmemiz gerektiğini söyledi…Şaka gibiydi; evde insan varken, adamın biri içeri giriyor, yatak odasındaki çantaları alıyor, ayak sesiyle kardeşim hole çıkıyor, hırsızı arkadan görüyor, o anki öfkenin verdiği cesaretle peşinden gidiyor; bir süre kovalıyor ama içerde bebek ağladığı için geri dönmek zorunda kalıyor ve hırsız kaçıyordu…

Kabus gibi bir şey yani…

Biz bu günlere nasıl gelmiştik: bir zamanlar bu köyde herkes  herkesi, her haneyi, her hanede yaşayan insanı tanırdı; kimin evinde hangi halı hangi kilim hangi eşya olduğuna dair, kimin sülalesinde kimin kim olduğu, ne iş yaptığı, köyde nerede ne zaman ne olduğuna dair herkes her şeyi bilirdi. Böyle içli dışlı yaşardık birbirimizle ve akşamları evlerimizin kapısını kilitlemeden yatardık…

Aramızda yabancı olmadığından birbirimize güvenirdik…

SSCB dağılmadan önce burası tamamen askeri bölgeydi ve askeriyenin denetimi altındaydı… Köye giriş çıkışlar daha Liman köyünden başlayarak kontrol edilir, en son Sarp sınır kapısına gelindiğinde yine insanlar Hopa’dan aldıkları özel bir izin kağıdı ile içeriye sokulurdu. Türkiye ile SSCB gibi bir demir perde ülkesini ayıran bu küçük sınır köyünü ve hududunu bir kez görebilmek için insanlar dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden gelirlerdi… Üstelik bir sürü bürokratik engeli aşarak… Öylesine merak ediliyordu işte Sovyetler Birliği o zamanlar; Sosyalist sistem bir yanıyla ürkütücü bir yanıyla gizemli geliyordu insanlara…

Biz tam sınırda, kışlanın içinde kalan bölgede oturduğumuz için sınırı gezmeye gelen herkesi görebiliyorduk balkonumuzdan;gelen geçeni seyretmek, onların yollarla ve köyle ilgili sordukları soruları yanıtlamak, elimizden gelen yardımı yapmak büyük bir zevkti bizim için…Bu arada köyde umumi tuvalet olmadığı için bizim evimiz bu konuda amme hizmeti verir gibiydi; kimseyi çevirmiyor, herkese kapımızı açıyorduk. Bu sayede uzun sürecek dostluklar bile kurabiliyorduk…

Kısacası bir zamanlar köyümüz dışardan izinsiz yabancı bir sineğin bile içeri giremeyeceği kadar  güvenli bir yerdi. Güvenliğin ve kontrolün bu kadarını ben de savunmuyorum ama bugünkü laşkalık, bırakmışlık, denetimsizlik de son derece rahatsız ediyor beni…  Hele de köyün artık eskisinden çok daha kalabalık olduğu ve girenin çıkanın belli olmadığı bir süreçte ve ikamet edenler dışındaki nüfusun bu kadar denetimsiz arttığı ve güvenlik tehditlerinin bu derece çoğaldığı bir dönemde… 

Burası Türkiye’nin en büyük iki Gümrük kapısından birisi; ticaret yapanı girip çıkıyor; yolcusu, turisti girip çıkıyor; fuhuş yapanı, kaçakçısı, mafyası girip çıkıyor, yani köyde her adım başı karşınıza bir yabancı, hiç tanımadığımız, daha önce hiç  karşılaşmadığınız insan rahatça çıkabiliyor…

Karmaşa ve kargaşa bu kadar çoğalmışken güvenliğin arttırılacağı yerde azaltılması, hatta olan güvenliğin de ortadan kaldırılması garip geliyor insana… Önceden köyün girişinde askerler nöbet tutarlardı; köyde askeri alan içinde kalan tek ev bizim evimiz olduğu için kendimizi her şeye rağmen güvende hissederdik; bugün ise askerin nöbet tuttuğu alan içeri alındı; ama bunun da bir önemi yok artık; bugünkü olayda olduğu gibi, kız kardeşim balkondan çığlık atıyor, ‘asker yetiş’ diye yardım istiyor; içerdeki nöbetçi  komutanının kızacağından korkarak yerinden bile kıpırdamıyor…

Gelen jandarmaya  durumu aktardığımızda, buranın piyade alayı olduğunu, güvenlik ve asayişe piyadelerin karışamadığını, nöbetçi askerin yetkili komutanın izni olmadan görev başından ayrılamayacağını söylüyor komutan…  Size orada tecavüz edilse, boğazınıza bıçak dayanıp  kafanız kesilse Türk askeri  kutsal nöbetini bırakıp gelemiyor yanınıza;  komutanın emri her şeyden önemli; sizin can güvenliğiniz ise olsa da olur olmasa da…

Bir vesileyle bunu da öğrenmiş olduk; yani can güvenliğimiz söz konusu olduğunda askerimize güvenemeyeceğimizi… Kulübedeki kutsal nöbetin bizim yaşam hakkımızdan daha önemli olduğunu…
 
Olay bu kadarla da bitmiyor ki; dedim ya herşey kabus gibi…  Jandarma eve geliyor, çamurlu postallarıyla içeri giriyor ve evdeki ayak izlerini  ve diğer bütün izleri farkında olarak veya olmayarak öncelikle kendisi yok ediyor… Sorumlu komutan elinde bir defter gereksiz bir sürü ayrıntı ile oyalanıyor; “sayın komutan bu soruşturmadan  gerçekten bir sonuç alacak mıyız” diyorum bir kaç kez ısrarla;  “biz suçluyu yakalasak bile savcılık bırakıyor, elimiz kolumuz bağlı ne yapabiliriz ki” diye cevap veriyor bana…

Bu arada iz bulmak ya da delil toplamak için hiçbir ciddi çaba yok. Olası parmak izi kalabilecek yerleri gösteriyoruz, “oraya biz de dokunduğumuz için artık parmak izi alınamazmış; bizim parmak izlerimiz hırsızın parmak izlerini çoktan yok etmişmiş; eğer şüpheliler gümrük inşaatındaki işçilerden biri ise, orada yüzden fazla işçi çalışıyormuş; bu kadar inasanın her birinin tek tek parmak izini almak, evdekilerle karşılaştırmak günlerce sürermiş.

Kısacası “ölme eşşeğim ölme” diyordu jandarma yani…

Sonunda öfkeden sesisimi bastıramaz hale gelmiştim “biz suçluyu yakalasak da savcılık nasılsa salacak, o yüzden bu kadar zahmete değmez mi diyorsunuz siz sayın komutan, bütün söylediklerinizin özeti bu mudur? diyorum; ses yok; yorum yok… Komutan sus pus, ne desin ki, dili bağlanmış adamın, emir kulu ve emir büyük yerlerden… Şikayetlerimizde bal gibi haklı olduğumuzu da biliyor, bu durumda ne diyebilir ki…

Bizim köyün çocukları “Çiğdem abla sen üzülme suçlu yeter ki bulunsun biz onu eşşek sudan çıkıncaya kadar döver cezasını veririz” deyince jandarmanın önünde gözlerim fal taşı gibi açılıyor; Olur mu çocuklar diyorum, biz devletin yerine geçip polis ve jandarma rolünü üstlenemeyiz, bu yanlış olur diyorum, çocuklar gülüyorlar; “Öyleyse devlet nerede, bulsun ya suçluları, yakalasın ya, içeri tıksın ya, cezalandırsın ya diyorlar; söyleyecek bir şey bulamıyorum… Aynı karşımdaki komutan gibi ben de susuyorum bu doğru serzenişler karşısında…

Ne kadar mafyatik çözümlere karşı olsanız da aksini söyleyecek bir şeyiniz olmadığında susmaktan başka seçeneğiniz kalmıyor işte böyle… Komutanı şimdi daha iyi anlıyorum…

Hadi gelin çıkabilirseniz çıkın bu işin içinden. Bu arada etraftan bir sürü benzer hikayeler anlatılmaya başlanmıştı;  bu ilk değilmiş, bunun gibi kaç vaka omuş, aynı şeyler tekrarlanmış… Buradan şu sonuç çıkıyordu: Birileri burada asayiş berkemal görüntüsü vermek için olan suçların üzerini örtüyor, birilerinin başı ağırmasın diye hukuğu işletmiyordu. 

Köyde can ve mal güvenliğimiz yoktu, bugün kız kardeşime biri tecavüz etmeye kalksaydı bağırdığı halde, üstelik burnumuzun dibinde asker nöbet tuttuğu halde bunu önleyebilecek tek bir devlet yetkilisi yoktu. Nöbetini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen  askerin vazifesi ise  kız kardeşimi değil kışlayı korumaktı, bir de komutanının sözünden çıkmamak tabii ki…

Şimdi yeri gelmişken anlatılacak gerçek bir hikaye geldi aklıma; köyümüzden Hava teyze birgün bahçesine giderken, köyün girişinde nöbet tutan asker durduruyor onu ve bahçesine sokmuyor. Hava teyze bahçeme gitmeyeyim mi, ne yapayım diyor ama fayda etmiyor; asker ben emir kuluyum elimden başkası gelmez diyor, başka bir şey demiyor ve içeri koymuyor Hava teyzeyi… Hava teyze çaresiz bahçenin girişinden dönerken askeri bir aracın içinde komutanın geldiğini görüyor. Komutanı durduruyor: “Evladım diyor senin askerin beni bahçeme koymuyor; ben devletten maaş istemiyorum, yeşil kart istemiyorum, aş istemiyorum, iş istemiyorum; kendi bahçemde kendi mısırımı kazıp kendimi geçindiriyorum. Sen şimdi beni bahçeme sokmazsan ben mısırımı nasıl kazacağım, geçimimi nasıl sağlayacağım; Türkiye’nin bir ucundan gelip gümrükte inşaatta çalışan işçi her yere serbestçe girip benim ağacımdaki meyveyi bana sormadan yiyebiliyor; Gürcünün askeri geliyor burada benim toprağımda benim askerimle tatbikat yapabiliyor ama ben bahçeme gidemiyorum bu nasıl iştir bir anlatsana bana oğlum” diyor; “sen beni mi koruyorsun yoksa Gürcüyü mü hele bir söyle” diyor… Komutan ne diyeceğini bilemiyor ve hadi geç teyze diye Hava  teyzeye yol veriyor…

Bir yandan bizim kadınlarımız böylesine zeki ve bilgedir işte; Hava teyzenin o sözleri üzerine başka bir söz söylenebilir mi; o kadar özlü ki o sözler her şeyi anlatıyor…

Benim devletim köyümde beni korumuyor artık; birileri bilinçli olarak hukuğun önünü tıkıyor; can ve mal güveliğini sağlamayarak birilerinin ekmeğine yağ sürüyor. Bu arada elin kaçakçısı, mafyası, eroinmanı, fuhuş yapanı, kadın satanı, hırsızı, kapkaçcısı köyde cirit atıyor, kış için evini bırakan köylünün evinin kilidi değişiyor, eve yerleşen yabancı evin sahibi gibi evde yaşayabiliyor;  eve kadın alabiliyor;  uyuşturucu alemi yapabiliyor, üstelik tüm bunlar devletin kışlasının yanı başında, burnunun dibinde olabiliyor…

Vay memleketimin haline ya…

Eğer siz bugün Türkiye’nin en büyük gümrük kapılarından birinde kontrolu elden bırakırsanız yarın obürgün ülkenin kontrolünü de elden bırakırsınız demezler mi şimdi insana?!…

Bu ülkede yalnız Sarp köyünde hukuk sorunu yok ki… Ergenekon davasının izini sürenler; AKP kapatma davasıyla uğraşanlar birbirini aklamak  yada suçlamak için hukuk üstüne hukuk icat ederlerken sıra vatandaşın hukukuna gelince hukuğun önüne işte böyle dikenli teller örüyorlar ve bu dikenli tellerle canımızı acıtıyor fazlasıyla…

Benim en büyük derdim ne biliyor musunuz; bu ülkede kaçacak tek deliğim vardı; canım memleketim; Cennet Sevgilim SARP’tı bu… Şimdi onu da cehenneme çevirdiler ya kaçacak  tek deliğim bile kalmadı;

BEN ONA YANIYORUM…

NOT: Cennet Sevgilim’in yani Sarp’ın geçmişte nasıl bir köy olduğunu merak edenler açık gazetede yayınlanan eski yazılarımdan “Cennet Sevgilim” e bakabilirler…

___________

Yrd. Doç. Dr. / İÜ'de öğretim üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − 1 =