Bugünkü ideolojik kümeleşmeler

Sanıldığının tersine, Kemalizm, Stalinizm ve nasyonal sosyalizm arasında öyle çok büyük uzaklıklar yoktur. Tersine, bu üç ideoloji arasında birçok ortak yan saptamak mümkündür.

Her üç ideoloji de devletçi-kalkınmacıdır. Daha net söylersek, her üç ideoloji de, sanayileşme ve ilerleme için devlet kapitalizmini kullanmıştır.

Her üç ideoloji de, sermaye birikiminde esir emeğini kullanmıştır. Hitler’in Yahudileri, Stalin’in sürgüne yolladığı Sovyetler Birliği içi halkları (Kırım Türkleri vb) ve siyasi tutukluları karşılıksız esir emeği olarak kullandığı bilinmektedir. Bu konuda en yumuşağı Kemalizmdir. Ne var ki, Kemalist Türk devletinin varlık vergisi uygulaması da, azınlıkların karşılıksız esir emeği olarak kullanımının, diğerlerine göre daha kısıtlı ve yumuşak bir örneğidir.

Her üç ideoloji de, ulus-devletçi, dolayısıyla iç halklara karşı baskıcı, katliamcı ve tehcircidir. Kemalizmin önceli İttihat Terakki iktidarının Ermenilere ve Pontus Rumlarına karşı giriştiği yok etme ve tehcir siyasetleri ve Kürtlere karşı girişilen bastırma ve cezalandırma seferleri bilinmektedir. Keza Hitler de, Yahudileri, Çingeneleri vb. yok etme ve sürgün yoluna gitmiştir. Stalin de, iç halklara karşı cezalandırma seferlerine girişmiş ve Kırım Türklerini, Süryanileri vb. Almanlara ya da Türklere ajanlık yaptıkları gerekçesiyle yaşadıkları topraklardan sürmüştür.

Her üç ideoloji de monolitik iktidardan yanadır ve bu monolitik iktidar uğruna kendi içlerinde bile komplolara girişmekten çekinmezler. Kemalist komploların en bilineni İzmir suikastıdır. Bu komplo sayesinde Kemalistler, kendi iktidarlarını hazırlayan İttihat ve Terakki’nin kalıntılarından kurtulmuş ve her türlü muhalefeti baskı altına almışlardır. Stalin, Kirov suikastı komplosuyla, kendi iktidarını sağlayan Bolşevik partisinin seçkin kadrolarını, hatta ilerde kendisine zorluk çıkartma ihtimali olduğunu düşündüğü Stalinistleri temizlemiştir. Hitler, “uzun bıçaklar gecesi” komplosuyla, kendini iktidara getiren SS kadrolarını ortadan kaldırmıştır.

Türkiye’deki bugünkü milliyetçi kümeleşme de, bu üç ideoloji arasındaki yakınlığı ortaya koymaktadır. Kemalizmin temsilcisi CHP ile nasyonal sosyalizmin temsilcisi MHP arasındaki, milliyetçilik, Ermeni ve Kürt düşmanlığı, devletin ve ordunun monolitik iktidarı konusundaki ortaklık apaçık ortadadır. Öte yandan, bu cephenin Stalinist ayağını EMEP, TKP, DHKP-C, İP ve Türk Solu oluşturmaktadır. EMEP, TKP ve DHKP-C, bu cepheye katılmakta epey tereddüt geçirdikten sonra, eli bayraklı yürüyüşlerin kitleselliği karşısında milliyetçi cepheye katılmaya karar vermişlerdir. İP ve Türk Solu’nun durumu ise daha da özgündür. Bu iki örgüt, Kemalizm, Stalinizm ve nasyonal sosyalizm arasındaki yakınlığı kendi bünyelerinde temsil etmektedirler. Türk Solu’nu fazla ciddiye almasak bile, başlı başına İP, bu üç ideolojiyi bağrında barındırmasıyla son derece özgün ve ilginç bir profil vermektedir.

İP’in bu profili, aynı zamanda, bu partinin gelecek açısından ne büyük tehlike oluşturduğunu göstermektedir. İP’in son seçimde binde üç oy alması bizi aldatmamalıdır. Hitler’in İşçi Partisi de 1920’li yıllarda birahane toplantıları yapan küçücük bir partiydi. Ne var ki, muhafazakâr-milliyetçi ana blokun müthiş bir kriz ve sarsıntı döneminde çökmesi, Hitler’in küçücük partisine doğru müthiş bir kitlesel akış sağladı ve onu iktidara getirdi. Seçimler sırasında ve sonrasında görüştüğüm çok sayıda CHP’li bana, oylarını İP’e de verebileceklerini, ama kazanamayacağı için vermeyeceklerini ya da vermediklerini söylemişlerdir. Bu, Kemalist CHP’nin çöktüğü koşullarda İP’e büyük bir akış olacağının göstergesidir. Buna ek olarak, MHP’nin, aşırı sağdaki oylarını çantada keklik sayarak daha fazla merkez sağa oynaması, aşırı sağda bir boşluk yaratabilir ve nasyonal sosyalist kesimde İP’e bir kayışı getirebilir. Zaten İP de stratejisini buna göre çizmektedir. İP’in yayınlarını dikkatle izleyelim. Tüm taktiğini, CHP’nin çökmesi ve MHP’nin aşırı sağdan merkez sağa kayması hesapları üzerine yapmaktadır ve bu, uzun vadede o kadar da hayalci bir hesap değildir.

Muhafazakârlık, liberalizm ve sosyal demokrasi arasında da sanıldığı kadar büyük uzaklıklar yoktur. Geçmişteki muhafazakâr-liberal çatışması ve liberal-sosyal demokrat çatışması anlamını yitirmiştir bugün. Liberalizm, var olan dünya düzeninin yürütücüsü olarak giderek muhafazakâr bir konuma geçmiştir. Öte yandan, sosyal demokrasi, dünyanın işlemekte olan ekonomik düzenine daha fazla uyum sağlayarak muhafazakârlık ve liberalizmle giderek daha çok uyuşur hale gelmiştir. Bu üç ideolojiyi de ortak bir kümeleşme içine sokan, dünya kapitalist düzeni, bugünkü adıyla küreselleşme programlarıdır.

Nitekim, AKP, bugünkü dünyada birbirine iyice yaklaşmış bu üç ideolojiyi bağrında ustaca barındırmasını bilmiştir. AKP, tabanıyla ve islamcı ideolojisiyle esasen muhafazakâr bir partidir. Ama aynı AKP, dünya ekonomik düzenine uyumuyla ve uyguladığı ekonomik politikalar nedeniyle aynı zamanda liberal bir partidir. Son seçimlerden önce daha da “sola” açılmakta bir sakınca görmeyen ve bünyesine sosyal demokrasinin mümtaz isimlerini de katan AKP, halka yönelik uyguladığı sosyal ve popülist politikalarla sosyal demokrasiyi de içine çekmeye, hatta giderek, muhafazakârlığının ve liberalizminin yanısıra sosyal demokrat bir profil de vermeye hazır olduğunu göstermiştir. Elbette bu açılım ve büyüme, her büyüyen maddede görülebileceği gibi bir patlamaya da yol açabilir. Bunu, zaman gösterecektir.

CHP, hiçbir zaman bildiğimiz anlamda bir sosyal demokrat parti olmamıştır. Temelinde yatan Kemalist ideoloji, CHP’nin bilinen tipte bir sosyal demokrat parti olmasını önlemiştir. Bu yüzden, CHP kökenli partilerin hiçbiri sosyal demokrat bir parti olabilmeyi başaramamışlardır. Bugün Türkiye’de sosyal demokrasinin özgün bir partisi yoktur. Sosyalist olduğunu beyan eden ÖDP, böyle bir sosyal demokrat konuma oldukça yakın düşmektedir ama bu parti de kendisinin sosyal demokrasinin solunda olduğu vehmi içinde bulunduğundan sosyal demokrat bir temele oturmaya aday değildir. Ama şu kadarını söyleyeyim ki, ÖDP ve milliyetçiliğe karşı çıkan diğer sol oluşumlar, esasen sosyal demokrasiye yakın konumlarıyla muhafazakâr-liberal-sosyal demokrat kümeleşme içinde görülmelidirler.

Geriye kalıyor, bugün oldukça marjinalize olmuş, sistem dışı, radikal sol kümeleşme. Bu kümeleşme, birbirine zıt, hatta uyumsuz, iki kesimden oluşmaktadır. Birinci kesim, marjinalize olmuş Marksist-Leninist sol örgütlerin oluşturduğu bloktur. Yakın zamana kadar bu kesimde ele alınabilecek olan, DHKP-C, TKP ve EMEP gibi Stalinist örgütler, Stalinizmin vazgeçilmez bir unsuru olan reelpolitikanın gereği olarak, bu manjinalize olan kesimden ayrılmış ve eli bayraklı milliyetçi kitleye yanaşmanın yollarını aramaya girişmişlerdir. Böylesi bir reelpolitizme hâlâ uzak bir konumda olan TKP-ML (tüm fraksiyonlarıyla birlikte), MLKP, TİKB gibi örgütler ise, hâlâ radikalizmde ısrar etmekle birlikte, ideolojik planda büyük bir şaşkınlık içindedirler.

Radikal kümeleşmenin diğer zıt ucunda ise anarşistler ve devrimci Marksistler bulunmaktadır. Klasik Marksizm-Leninizmle bağlarını kopartmış olan devrimci Marksistlerle (liberter Marksistler, bağımsız Marksistler, Sol komünistler vb. bu kesimin içinde ele alınmalıdır) genel olarak anarşistler (özellikle sınıf mücadelesi anarşistleri) arasında, devlete, milliyetçiliğeö neo-liberalizme, sisteme, kapitalizme, Avrupa Birliği’ne vb. bakışta birçok ortak nokta saptamak mümkündür. Radikal kümeleşme içindeki bu kesim, aslında geleceğin tek umududur, ama ne yazık ki, bugün sadece en öncü radikaller içinde revaç bulmakta ve kitleselleşmekten epeyce uzakta bulunmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here