Büyük oğlana destek ve…

“Takiyeci Atatürkçüler beni üzdü. Meseleleri aklımızla değil yumruk ve duygularla çözebileceğimizi düşünen Atatürkçüler, gerçek Atatürkçülüğe çok zarar veriyor.”


Röportajın tamamı gazetede yayınlandıktan sonra Çetin Altan Milliyet’teki köşesinde şöyle yazdı:
“Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli, orgeneral rütbesindeki bir militerin, böylesine -hamasetten ve demagojiden arınmış- bilimsel bir pencereyi benimsemesi, dilediğin rüyayı gösteren bir makinenin dahi sağlayamayacağı bir mucizeydi.”
Çetin Altan, aynı yazısında hipnozdan da bahsediyor: “Ne yazık ki milyarlarca insan ne tür aldanışlarla hipnozların içinde yaşadığını fark etmeden gelip geçiyor dünyadan.”


Kitlelerin uyumasından, uyutulmasından bahsediyor Çetin Altan. “Rüyamda görsem inanmazdım… Uyan uyan enayilik etme… Bir güzel uyutmuşlar zavallıyı… Öyle kahroldum ki, bütün gece uyku tutmadı…” şeklindeki günlük ifadelerimizden örneklerle, kitlesel hipnozun, yani uyutulma aşamasının sonrası bir de rüya görme, hatta gördürülme safhasından değiniyor. Hatta konunun ironisi olsun diye mi bilmiyorum ama Japonların birkaç yıl önce dilenen rüyayı görmeyi sağlayan makine icat ettiklerinden bile bahsediyor.


Milyarlarca insanın türlü aldanışlarla hipnozların içinde yaşıyor olması kitlesel hipnozun tanımı. Kitlesel hipnozlarda, yaygın medya araçları kullanılır, bilindiği üzere. Ama şimdi durum daha farklı demek ki. Yani; eskiden ayakta uyuyorduk, uyutulma aşamasıyla birlikte zihinlerimiz kontrol edilip yönlendirilebiliyordu, şimdi ise uyutuluyor ve dahası rüyalandırılabiliyoruz. Yani; senin günlük ve de genel hareketlerini, mukavemetini, ilkeni, hislerini, idealini belirleyecek olan şuuraltı kontrolün başka ellerde. Hipnoz altındasın ve seni uyutan ve ardından rüyalarını çizenler ne istiyorsa onu yapıyorsun. Ama sen günlük yaşamını idame ettirdiğini düşünüyorsun, hiç rahatsız değilsin olan bitenden çünkü farkında değilsin. Şuurunun en mahrem derinlerindeki rüyalarından aldığın ilhamla yaşıyorsun, ama o ilham başkaları tarafından, gizliden kurgulanıyor. Kitle iletişim araçları üzerinden bilinçaltının en derinlerindeki rüya katmanlarına ulaşılıyor ve bu katmana yapılan direkt telkinlerle rüyaların kurgulanıyor sen farkında olmadan. Demek oluyor ki; aslında günün her saati uykudasın aslında, işe ya da maça gittiğinde, ailenle vakit geçirdiğinde, koşarken, konuşurken ya da yazarken. Bilincinin derinlerine kancalar atılmış, yakalanmışsın, uyutulmuş, rüyalandırılmışsın, kurgulanmışsın ve belki de değiştirilmişsin.


Çetin Altan’ın söylediği ya da ima ettiği gibi, eğer bir halk üzerine hipnoz uygulanıyorsa, bu, şu anlama gelir; o halk uyuklarken halka bir takım zararlar verilecektir. Güdülen niyet müspet değildir, zihinlerdeki bir takım varoluşsal kavramlar ya da değerler manipüle edilecektir ya da yok edilecektir. Sonuçta, gözle görünmeyen saldırılardır kitlesel hipnoz uygulamaları. Sonuçta saldırıdır!


Bir halkı yok etmek için en basitinden ve de garantilisinden, o halkı ayakta tutan temel direkleri yıkarsınız, bu yeterli olur. Temel direkler, yani temel değerler bu kadar önemli mi peki?.. Bir laf vardı; “delilik denen; düşüncede o bilinmeyen uzaklara yalnız yolculuksa, dahilik dedikleri de; basitçe geri dönebilmek olmalı.” Cümlede ‘dahilik’ yerine ‘akıllı kalabilmek’ yazalım. Düşüncelerdeki o bilinmeyen uzaklara tek başına gidip, oralarda kaybolup da eğer, ana değerlerin bu ikisine de tutunmadan geri dönebilen bir kişi varsa ya da olacaksa, tamam, sorun yok.


Bizim ana direklerimiz milli ve medeni değerlerimiz. Her şeye rağmen hâlâ ayaktaysak bunu milli ve medeni değerlerimize borçluyuz. Mesela; uyuşturucu bağımlıları bir süre sonra bu dünya yaşamından tamamen koptuklarında doktorlar bağımlının ailesine “hayata tutunabilmesi için değer aşılayın, çocuğunuza değer yükleyin” tavsiyesinde bulunurlar.


Türk halkına karşı dışarıdan bir kitlesel hipnoz uygulanıyorsa eğer, dışarıdan psikolojik harekâtlar sürdürülüyorsa, hafızalar siliniyorsa, uyutuluyorsak eğer ve biz artık kendimizi kaosta hissediyorsak, paniklemişsek hatta, bu sadece şu anlama gelir; ana direklerin ikisi ya da en az biri sallanmaya başlamıştır.


Amerika Başbakanımızı yere göğe sığdıramıyor. Daha önceleri İslâm’la terörizmi defalarca aynı cümle içinde kullanan bizim dışımızdaki başka ülkelerin yöneticileri Türkiye’deki İslâm’dan ya da söz konusu edilen ılımlı veya daha baskın İslâmi yönetimden veyahut İslâm’ın daha siyasallaşması fikrinden pek memnunlar.


İçerde de İslâm’a karşı en ufak laf yok. Ne uzak ne de yakın tarihimizde laf edildi içerde dinimize. Zaten ettirmez de kimse. Biliyoruz; son ve en mükemmel din bizimki.


Ne içerden ne de dışarıdan medeni değerlerimize bir saldırı gözükmüyor!


Ama biz sallanıyoruz.


Demek ki diğer ayağımız darbe almış, darp edilmiş. Belli ki farkına varamamışız; acısını hissetmemişiz, zihinlerimize girilmiş, sanrılarda eylenmişiz, hipnozlara gelmişiz, uyutulmuşuz ve uyuklarken darbe almışız. Uyanık olsak iki ayağımızı da kollardık.


Doğru söylüyor kurt gazeteci lâkaplı Çetin Altan; yazık ki milyarlarca insan türlü türlü aldanışlar ve hipnozların içinde yaşadığını fark etmeden gelip geçiyor dünyadan


Reha Muhtar bir gün televizyon programına 2. Cumhuriyetçileri çıkaracak, Çetin Altan’ı arıyor, konuyu aktarıyor. Çetin Altan’ın Reha Muhtar’a cevabı aynen şu: “O konuyla bizim büyük oğlan ilgileniyor, onu ara.” Bunu Reha Muhtar, bir yazısında anlatmıştı.


Röportaj yapılan Hilmi Özkök’ün, yani bu ülkede çok yakın tarihte orgeneral rütbesi taşımış bir militerin “Meseleleri aklımızla değil yumruk ve duygularla (!) çözebileceğimizi düşünen Atatürkçüler, gerçek Atatürkçülüğe çok zarar veriyor” şeklindeki sözlerini Çetin Altan; “rüyamda görsem inanmazdım” diye yorumluyor. Çetin Altan’ın büyük oğlu gibi konuşmuş eski Genel Kurmay Başkanımız.. bir önceki Genel Kurmay Başkanımız… Kendilerine ‘2. Cumhuriyetçiler’ diyenler gibi… Daha esnek yapıda bir cumhuriyet öngörenler gibi konuşmuş… Bu sözlerden öyle anlaşılıyor.


Esnek cumhuriyet yapısı; kurulduğundan bu yana dışarıdan psikolojik saldırılara uğramayan bağımsız bir cumhuriyete iyi gelebilirdi, görüştür… Benim asıl dikkatimi çeken, Çetin Altan’ın hipnoz konusuna değinmesi.


Uyuyanlar varsa, uyutanlar da var demektir. Yani; kader kutsal ama dünyada olup biten her olayın ardında mutlaka insan parmağı var. Bizlere karşı bu niyeti taşıyanlar da olsa olsa dışarıdakilerdir. Virüsler içerde kendiliğinden üremiyor demek. Demek ki çok uzun yıllardır medya araçları kullanılarak zihinlerimiz yönlendiriliyor dışarıdan temaslarla. Son yıllarda sözü sıkça geçen ‘psikolojik harekâtlar’ın anlamı da; kitle iletişim araçlarının kullanıldığı türlü türlü kitlesel zihin kontrolleri ve yönlendirmeleri olsa gerek.


Bir yandan da yıllardır gazetelerde ve televizyon programlarında, kendi kendimize, aczimizi aça aça bitiremedik. Artık çocuk olsa, bir site kurup dışardan aklımıza çomak dürtecek, kafamızı karıştıracak. O hale geldik, o kadar çıplağız. Psikolojik harekâtlar, komplolar, teoriler.. “kardeşim adamlar uzaydan karıncayı bile takip ediyor, elimizden ne gelir”ler, “akıllarımız bombardıman altında”lar… Keşke sadece gazetecilik yapıp acz açacğımıza, biraz da araştırıp işin teknik kısımlarından bahsetseydik basitçe. Türk halkı üzerine psikolojik harekâtlar uygulandığı söylemleri ya da uyarıları, yıllardır, ulusalcıların üslûbuydu. Şimdi bu türden ifadelere başka görüşten ağızlarda da rastlıyorsak, ben de düşüncelerimde şunları sorgulamakta haklıyım, vakti gelmiştir artık:


Eğer Türklerin (askeri bürokratı siyasetçisiyle, yöneteniyle, yönetileniyle, işadamıyla öğretmeni işçisi memuruyla, Kürdü Lazı Çerkezi Boşnağıyla, imam hatiplisiyle, meslek liselisiyle, üniversitelisiyle, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, gazetecisiyle, televizyoncusuyla Türk halkının bütününün) zihinlerine girilmişse bugüne dek dışarıdan, girilip uyutulmuşsa ve hatta bozulup değiştirilmişse zihinlerdeki genel kavramların anlamları.. ve böylelikle farkında olmadan değişmişsek, yumuşamışsak, çürümüşsek, bozulmuşsak, sonra sallanmaya ve nihayetinde dağılmaya başlamışsak eğer, parçalanıyorsak artık.. gözükmeyen bu saldırılara bundan sonra, usûlünce karşılık verilecek mi?.. Verilecekse, bu karşı harekâtlarda kim hedef alınacak?.. Çomak dışarıdan sokuluyorsa eğer, biz yine kendi içimizde mi savaşacağız?.. Ve en önemlisi, artık hepimiz öğrendik ya psikolojik harekâtları ve hepimiz hemfikiriz bizlere karşı psikolojik harekâtlar uygulandığından. Şimdi artık karşı koyacaksak eğer bu harekâtlara, bunu yine kitle iletişim araçlarını kullanarak yapmayacak mıyız?.. Başka seçenek var mı?..


Peki bunu hangi medyayla yapacağız?


Öncelikle, Türkiye’de bugün varolan medyaları oturup basitçe içimizden bile saysak, gözden geçirsek, bugüne kadar ki psikolojik saldırıların hangi ana ayağımıza.. hangi değerimize yapıldığını daha net görebiliriz.


Herkeslerde yıllardır aynı laf; “Önce içeriyi düzeltmek…”
Kitlesel hipnoz varsa, neyi nasıl düzelteceksin…


Amerikalı yazar Walter Boward, 1970’li yıllarda yayınlanan “Beyin Kontrolü Harekâtı” adlı kitabında, insanlığın esir edilebileceği silahların geliştirildiğini ve kitleleri oluşturan bireylerin zihinlerinin bu yollarla çok da uzun olmayacak bir zaman içinde esir alınabileceğini açıklamıştı.
Hipnoz, bilinçaltı müdahaleleri, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin uyarılması, ultrasonik, mikrodalga ve alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi terapileri gibi metotlardan bahsetmişti. 50 yıl öncesinin soğuk savaş döneminde bile beyin yıkama ve insan eğitme yöntemleri incelenmiş, ‘insanlardaki savunma sistemi nasıl yıkılır, yeni model insan nasıl yaratılır’ın metotları aranmıştı.


Terminolojinin karmaşıklığı sizi sakın aldatmasın. Hipnoz basit bir uygulamadır. İnsanlık tarihinin en basit ve en yaygın uygulamasıdır hatta. Her kişi, hayatı boyunca, iletişime girdiği her diğer kişiye, farkında olmadan, hipnoz uygular. Büyük çekim küçük çekim gibi bir şeydir bu. Gizli yapıldığında, yani akla karpuz kabuğu düşürülmediğinde, otomatikman sistematikleşmiş olur. Kitleye uygulanan sistematik hipnoz bireye uygulanan hipnozdan çok daha kolay ve garantili sonuç alınan bir uygulamadır. Sonuçta içeri çekilen zihin sayısıyla birlikte, hipnozun çekim kuvveti de artar. Mesela; televizyon örneğinde olduğu gibi. ‘Ben televizyon seyretmiyorum ki etkileneyim..’ diyerek sıyrılamazsınız işin içinden. İçinde yaşadığınız toplumun genel hafızası sizin de hafızanızdır. Dışına çıkamazsınız. Dışarıdaki basınca mukavemet edemezsiniz.


İçeriyi bir kenara bırakıp, gözükmüyor da olsa, eğer dışarıdan bize harekâtları sürdürenlere karşı elimizde kalan medyayı kullanarak, usûlünce karşı harekâtlara başlarsak eğer, bugün artık inanılmazmış gibi görünse de içerdeki medyalarda -aslında medyaların emekçilerinin zihinlerinde ve gönüllerinde- bir birleşme yaşanacaktır. Başka da yol yok gibi zaten!


***


Yazının sonlarına geldiğimde tuhaf bir bezginlik hissettim. Hoşlanmadım yazdıklarımdan. Samimi olduğuma inanır mısınız bilmem, tam vazgeçiyordum, Çetin Altan’ın yazısının başlığı çarptı gözüme: “90 yıllık bir ömrün 30 yılı uykuda geçiyor ve dilediğin rüyayı görme makinesi”. Geçen hafta bir rüya görmüştüm. Şöyleydi: Rüya makinesi icat edilmiş. Rüyalara hükmetmeyi başarmışlar. Mikron teknolojisiyle gelinen noktada, bir film ile şuuraltı katmanlarının en derinlerine ulaşılıp (rüyaların oluştuğu), oraya telkinler yapılabiliyormuş artık. Beyinlere toptan hükmedilmiş. Bir film varmış. O filmi yarısına kadar izlemişim ben ama devamını seyredemiyorum bir türlü. Çok korkmuşum çünkü. Sonra, rüyamın ortasında başka şeyler de görüyorum. Ve rüyanın sonu şöyle bitiyor: Bir kadın anlatıyor. Sesi Matrix’teki kâhinle Terminatör’deki geleceği anlatan kadının sesinin karışımı. Nasıl sakin ama nasıl buruk bir ses. Bana şöyle söylüyor; “ve sonra işte … (yurtdışında yaşayan bir arkadaşımın ismini söylüyor) rüyasında sık sık haç görmeye başladı, Hıristiyan oldu!


Ben ne kâbuslar görmüştüm; okyanusun tabanındaki çukurların dibindeki basınç gibiydi uyandığımda karabasanımın üzerimdeki basıncı çok kez. Ama bu çok farklıydı. Gerçeğe çok yakındı kadının sesi. Ne üzüntü, ne korku, ne alınganlık, sadece burukluk vardı seste. İçim yırtılıyordu o konuştukça… Rüyamın orta bölümünün ise tamamını anlatmak istemiyorum. Kısaca şöyleydi; 50 yaş ve üzeri Türkler kalmış beyinlerine ulaşılmamış olan. Teknolojiden uzak, şehir dışında yaşıyorlardı. Ama ekin tarlaları içinde yaşıyorlardı… Rüya işte…


______________


* rcpdincer@hotmail.com


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here