Cari açık konusu

Cari açık konusu

0
PAYLAŞ

Yazının başlığını “cari açık sorunu” olarak değil de, “cari açık konusu” olarak yazmam rastlantısal değil, kasıtlıdır. Cari açık ciddi bir sorundur, ancak meseleyi salt bir sorun olarak görmek, günah keçilerini bulmanın ve sorunu çözmenin kolay olduğu izlenimini verebilir. Oysa geç kapitalistleşen ekonomilerde cari açık konusu kendi başına ele alınabilecek bir sorun olarak görülmeyip, bu tür ekonomilerin kronik bir meselesi olarak irdelenmesi gereken bir konudur. Bu meselenin boyutları, ekonominin iç örgütlenmesi, zaman içinde uygulanan politikalar ve uluslararası piyasalardaki ilişkiler ağı etrafında şekillenir. Hal böyle olduğu için uluslararası derecelendirme kuruluşları ülkelerin cari açıkları meselesine çok hassas bir şekilde yaklaşırlar. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının ikazlarının ciddiye alınmayarak alay konusu yapılması bir bakana yakışmayacak tavırdır.

Önce cari açık konusu hakkında kısaca bilgilerimizi tazeleyelim. Cari açık, bir ekonomide bir yıl gibi belirli bir sürede gerçekleşen kesin para girişi ile kesin para çıkışı arasındaki fark olarak tanımlanabilir. Bir ekonomiye kesin para girişi çeşitli mal ve hizmet satışı sonucunda elde edilen gelirler, sair gelirler ve ekonomiye yapılan kesin döviz girişi gibi kalemlerden oluşur. Ekonomiden para çıkışım ise dış ülkelerden alınan mal ve hizmet için yapılan ödemeler, sair kesin ödemeler gibi kesin para çıkışlarından oluşur.

Hal böyle olunca, “cari açığın kapatılması” ile “cari açığın finansmanı” kavramları arasında bir ayırım yapmak kaçınılmaz olur. Zira bir ekonominin ihracatının olağanüstü yükselişi veya ithalatının olağanüstü azalması neticesinde cari açığın oluşmayabilir. Bu süreç cari açığın kapatılması olarak görülür. Örneğin, son krizin ilk yıllarında Batılı ülkelerin bizim ürünlere olan talebi azaldığından ihracatımız geriledi. Bunun sonucunda cari açığın artması beklenirken tam tersi oldu ve cari açık azaldı ve çok kısa bir süre için neredeyse sıfırlandı. Bu hadise ilk bakışta memnuniyet verici olarak görülmesi gerekirken, aslında çok ciddi bir tehlikenin işaretçisi idi. Şöyle ki, ihracatımızın önemli bölümü ithalata dayalı olduğundan, aynı dönemde ithalatımız da fevkalade gerileyerek cari açığın kapanmasına yol açtı.
Cari açığın finansmanı ise, ekonomiye geçici olarak giren paralarla o dönem için cari açığın ödenebilir olması durumunu ifade eder. Yukarıda anlatılanın aksine, cari açığın finansmanı kesin ve nihai bir durum olmayıp, geçici aşamayı gösterir. Örneğin, yüksek faizden yararlanabilmek için halkımızın “sıcak para” olarak tanımladığı döviz girişleri ile cari açık finanse edilebilir, ancak bu işlem geçici durumdur ve buna bel bağlanmaz. Kaldı ki, yüksek faiz geliri elde etmek için ekonomiye girmiş olan sıcak para kısa süreli cari açığın finansmanına çare olsa da, uzun vadede faiz kazancı ile ekonomiden çıkacağından, cari açığın büyümesine de neden olabilir.

Bu kısa izahattan da anlaşıldığı üzere, cari açık bir ekonominin yetersiz iç kaynaklarının dış kaynaklarla takviye edilişini ifade eder. Büyüyen bir ekonomide iç tasarruf yetersizliğinin finansmanı için dış kaynaklara yönelmek yanlış olmayabilir. Ancak, bu politika neticesinde bir süre sonra iç kaynakların yeterli duruma gelmesi beklenir. Türkiye’nin sorunu geçmişteki politikalarda hatalı yollara sapılarak, dış kaynaklarla iç üretimini artırma yoluna girememiş olmasıdır. Çok kaba hatlarla iki yanlış politikanın birisi yüksek faiz ve düşük kur politikası; diğeri ise ithal ürünlere yüksek talep oluşturan gelir dağılımı bozukluğudur. Birinciye örnek olarak, KOBİ’lerin çökertilerek bazı üretim faaliyetlerinin dış ekonomilere kaydırılması; ikinciye örnek olarak da, lüks araba ya da lüks inşaat malzemesi ithalatı gösterilebilir. Örneğin, 2010 yılındaki 49 milyar dolarlık cari açığın oluşumunda 38,5 milyar dolarla mineral yağ ve yakıt ithalatı yanında, 13,5 milyar dolarlık motorlu kara taşıtları ithalatı da yer almıştır.

Her iki politika da salt siyasî hata ya da yanlış planlama olarak ortaya çıkmamıştır. Birincisi içte burjuvazinin talepleri ve politika üzerindeki baskıları sonucunda, ikincisi ise emperyalist politikalar havuzunda yüzen çevre konumlu bir ekonominin sömürülmesi sonucunda oluşturulmuştur. Her iki süreçte de 2000 yılı IMF politikaları ve onun devamı niteliğindeki “Güçlü Ekonomiye Geçiş” uygulamaları etkili ve başat olmuştur. AKP iktidarının bu politikalara sıkı sıkıya sarılması ise siyasî iktidar ajanları ile burjuvazi ve emperyalistler arasındaki sıkı çıkar ve politik işbirliğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu model içinde açıklamada zorlandığımız husus, söz konusu yüksek çıkar çevreleri ülke nüfusunun çok az bir bölümünü oluşturduğu halde, nasıl oluyor da bu durum oy hesabına yansıyamıyor!

BİR CEVAP BIRAK