Cebelitarık’tan Granada’ya…

Fas’dan, Cebelitarık’ı aşıp, İber yarmadasına müslümanlar ayak bastığında, tarihçilerin belirttiği gibi, Tarık Bin Ziyad “Gemileri Yakdim” demişmidir ve ya gemiler yakılmışmıdır, bilmiyoruz. Ancak 787 yıl, yani 8 asır süren bir dönem. Endülüs medeniyetin merkezi olmuş, sanattan tipba, bilimin kaynağını oluşturmuş. Endülüs’de sekiz asır süren bu medeniyetin izleri, günümüz de tarihe ve yıkımlara karşı hala direniyor ve ayakta.

Bu ayakta kalmasının nedeni de, yakıp yıkarak var olma yerine, geçmişi paylaşarak geleceğe taşıma anlayışı hakim oluyor. Hangi dinden ve mezhepden olursanız olun, var olan güzelliği yaşatmak ve kalıcı kılmak, ‘yök etme’ kültürünü aştığında, biz de asırlar öncesinden kalanları izleyebiliyoruz.

Günümüzde, Mekke’de Kabe’nin çevresindeki kalan, son Osmanlı kanıtlarını yıkarak, AVM-Rezidans ve gökdelen oteller yapan anlayış, nasıl savaş olmadan da, yıkımları sürdürebiliyorsa, bunları kınamak da yetmiyor. Savaşlara rağmen, farklı dinlere rağmen, bu geçmişin hazinelerini kurtarak ve kalıcı kılanlara da, o denli saygı boçluyuz.

Sekiz asır süren bir medeniyet. Bu medeniyet niye sona erdi. Tarık Bin Ziyad ile başlayan, İber yarımadasında ki Endülüs medeniyeti, yavaş yavaş sona nasıl geldi. Bu gün yönetimde bulunan, hangi din ve mezhepden olursa olsun yöneticilerin, yönetim anlayışları ile kişisel hırs ve yeteneklerini gözden geçirmesi, toplumun yönetim ilişkileri, Endülüsden alınacak çok dersler var.

İber yarımadası’nı, Portekiz ve İspanya diye öğrendik ve bildik hep. Oysa orada İngiltere de var. Cebelitarık, burun. Küçücük bir alan. Akdeniz ile okyanus trafiğini kontrol ediyor. Geçişler oradan. Ayrı bir ülke İngiltere. İngiliz siyaseti ve yayılmacılığının adeta günümüzde bir göstergesi gibi duruyor.

Granada ya geldiğimizde, Elhamra Sarayı’nı gezerken bunları düşünmekden kendini alamıyor insan. Tarık Bin Ziyad, elini kolunuu sallayarak ordusu ile geçmedi Cebelitarık’ı. Başta o dönem de, Hristiyanları zulmünden kurtulmak isteyen Museviler, öncelikle yardımcı oldular. Hıristiyanların taasubunun sürdüğü bir dönemde, bir çok hıristiyan da, müslümanlara kapıları açtı.

İlerleyen, yeni bir din ve yönetim anlayışı halkı kucaklamasaydı, asırlarca yaşayamazdı doğal olarak. Baskı ve taasuba karşı, bu sekiz asırlık medeniyet sürmezdi. Sonra son kale olan Granada’nın düşmesi ile sona eren bir dönem. Osmanlı-Endülüs ilişkilerin de, o dönem, diyalog ve işbirliği var. Ancak Osmanlı içinde ki, o dönemin iç çatışma ve karışıkları, Endülüs’e gerekli ve yeterli desteği sağlayamadığı için, kaçınılmaz son geliyor. Zaten, bir toplum içinde çürüme başlamışa, bunu dış destekle ayakta tümak da pek geçerli bir strateji değil. Emevilerle başlayan, Endülüs’den bu gün kalan kalıntılar, asırlar öncesinden, bu emek ve sevgi cenberi nasıl gerçekleşmiş, insan şaşkınlıkla izliyor.

“Cennet ve Nar”. Nar sembolü, Granada ile adeta özdeşleşmiş. Elhamra Sarayı’na girerken yerde işlenmiş olan nar motifleri, bu gün hala o dönemi simgelemeyi sürdürüyor. Daha sonra yapılan Carlos Sarayı, Elhamrayı yıkarak değil, ondan etkilenerek, ona karşı yapılmış. Burada da incelik kendini hemen gösteriyor. Bir dönemi yok etme ve silme isteği anlayışına karşı, onu koruyarak ve etkilenerek yeniyi koyma girişiminin bir örneği.

O dönemi, toprak malzemesi, alçıdan daha sert, işlemeler. İşlemelerde ki sembol çeşitliliği, dini motiftler, tanrıyı anma ve ona ulaşma isteği. Sadeliğin içinde bir güzellik. Abartı ve yapamacıklık yok. İnce bir işçilik, emeğin yaratıcılığı. Toprak ve ağaç. Ağaç işlemelerinde de aynı güzellik. Sedir ağacı, yıllara meydan okuyarak bu ince işçiliği, sanatın yaratıcılığını, günümüze taşıyor. Kapı ve pencerelerde ki tahta oymalar sütunlardaki işlemeler, bir bütünlük içinde. Kemerlerin güzelliği, ışıklandırma da kafeslerin kullanımı ile içeri süzülen ışık demeti.

Ve şu. Yeşili oluşturmanın ötesinde yaşamı yansıtıyor. Şu da sarayın sliuteni bile ayna gibi görüyorsunuz. Aslanlı avlu. Lotus çiçeği motifi, süreler. Daha sonra, yapılanlar da Hristiyanların yaptğı yerlerde dahi, islami dini motifleri, sürelerin, yazıların yer alması da bir başka hoşgörü örneği.

Bu yazı bir turizm aktarımı ya da gezi yazısı değil. Elhamra Sarayı’nın ayakta kalmasının düşündürdükleri. Kentlerin kimliklerinin oluşturulmasın da özen, incelik ve sanat. Emek bunlara yöneltilmiş. Günümüzde ki, kentleri kimliksizleştirme ve kaba beton yığınları ile rant sağlama yaklaşımını görünce, asırlar öncesinin bu inceliği, günümüz de naslı bu kadar çirkinleştirmeyi getirmiş diye hayıflanmadan edemiyor insan.

Cebelitarık, Malaga, Kurtuba ve Granada. Bıraktığımız yerden, iki hafta sonra tekrar buluştuğumuz da, buralarda bir düşsel gezinti yapmaya çalıştık. Ve merkez Seville. Ancak orasını daha etkin yaşayarak aktarmak da yarar var.

Jaen, Almeria, Cadız, Huelva var görmediğimiz. Endülüs’e tekrar gelmek için neden çok. Şimdi, Ankara da, beton yığınları arasında Endülüs’ü düşünmek, asırlar öncesine gitmek. Bağnazlığın zevksizlikle nasıl içi içe olduğunu ve güzelliklerin oluşmasını engellediğini düşünmek. Ve bunları aşma gereğini duymak. Endülüs iyi ki var, korunmuş, bizi geçmişe bağlarken geleceğe de ışık tutuyor.

Yılın son ayında, aralık başında, beş günlük kosarcasına yaşanan bir süreç. Buradan açık teşekkür. Kurtuba Kitap Kahve ile Halil Yıldırım’a, bu etkinlik, düzenleme ve tarihsel bir yolculuk içinde, o dönemi ve o dönemi yaratanları anarak yaşatma isteği.

2013 den 2014 de bir adım kala. Endülüs’ün güzelliği ile, kapatmaya ve yeni başlangıçlara ulaşma isteği ile nokta koyalım. 2014 aydınlıklara ulaşma yılı olsun dileğiyle…

__________________________

Ankara. 30 Aralık 2013 Pazartesi
ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.