Çehov’un dünyası, martının kanatlarında

Çehov’un dünyası, martının kanatlarında

0
PAYLAŞ
İsmail Bayer
İsmail Bayer
İSMAİL BAYER – Çehov, Rus edebiyatının en önemli yazarlarından. Oyunları, başlı başına bir dönemin fotoğrafı, belgelenmesi. Onun oyunlarında, Rus insanını tüm özelliklerini, farklı konumlarına rağmen, en ince detaylarına kadar görebilirsiniz. Ve Çehov hepsine sevgi ile yaklaşır.
Rus devrimini anlamak için, önce Çehov okumak gerekir diye düşünmüşümdür hep. Rus toplumunda, hiç bir şey üretmeden yaşayan feodalitenin, çökmekde olduğunu anlatırken, devrimin gelmekde olduğunun, ışıklarını da yansıtır.
Çehov’un oyunları, karamsar değildir. Gerçekçi bir durum saptaması yapıp, geleceğe, aydınlığa bakış, umutla sonuçlanır genellikle.
Durum saptanırken, üzücü, beklenmedik gelişmeler olduğunda da, direnmenin esas olduğu, nihilizme yer olmadığı savunulur. Adeta karamsar olmayın, değişimi görün, içinize kapanmayın, bırakmayın der gibidir.
O çökmekde olan bir sistemin, mutlaka gideceğini ve aydınlığın geleceğini savunur. Aydınlık, mutlu son yoktur çoğu, oyununda aldatmaz sizi, uyarır. Ama o aydınlığın ışığını, süzer gibi yansıtmakdan geri durmaz.
Çehov’un üç ayrı oyunu, adeta bir bütündür. Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Martı.
Bu üç oyunu da, değişik zamanlarda, değişik sahneye koymalarla izlediğimde, hep farklı tadlar almış ve yeni incelikler keşfemişimdir.
Işıklar içinde olsun, Cüneyt Türel’in, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’n da, Vanya Dayı olarak rol aldığı sahnelemeyi, dört-beş kez izlediğimi anımsıyorum. Bu güne kadar en beğendiğim Çehov oyunu olmuştur. Diğer rol alanlar, sahneye koyan ve dekoruna kadar.
Çehov’un Martı oyununu da, yine en az üç ayrı sahneleme ile izlediğimi anımsıyorum. Son izlediğm Martı, bu süreç de izlediğim, en iyi Martı oldu diyebilirim.
Geçtiğimiz aylarda oyunu, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izledim. Sahnenin genişliği, oyununu sahnelenmesin de, büyük önem taşıyor elbette. Oyunu, soluksuz izlediğimi söyleyebilirim.
Anton Çehov’un oyununu, Behçet Necatigil’in nefis Türkçe çevirisi ile izlemek, başlı başına bir ayrıcalık ve güzellik. Oyunu, Yıldırım Fikret Urağ, sahneye taşımış. Başka yönettiği eserleri bilemiyorum ama, bu oyunu yönetmesi ile hep hatırlıyacağımı şimdiden belirtebilirim.
Sahne tasarımını, M.Nurullah Tuncer ile Sırrı Topraktepe gerçekleştirmiş. Özellikle göl kıyısını adeta sahneye taşımışlar. Videodan perdeye yansıtlanlarla, sahneye daha da derinlik kazandırılmış. Kutlamak gerekir doğrusu.
Kostüm tasarımı da, yine M.Nurullah Tuncer ile Yeşim Türkgeldi imzasını taşıyor. Dönemin Rus giysilerinin, titizlikle incelenmiş olduğu anlaşılıyor. Köylüler ve aristokratlar, öylesine çarpıcı bir şekilde yansıtılıyor ki, sınıf farklılığı çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilyor. O konuşmayan, daha çok susan köylüler, daha sonra devrimin itici gücü olacaklar. Suskunluğun direncini, eyleme dönüştürecekler. Herhalde bu düşünülerek, giysiler de en ince ayrıntılara kadar özen gösterilmiş. Oyunu izlerken adeta bir asır öncesine dönüp, orada yaşıyor gibi kendinizi hissedebilirsiniz.
Işık ve video tasarımı Kemal Yiğitcan imzasını taşıyor.
Bu güne kadar Martı oyunlarında görmediğim değişik bir uygulama, gölü adeta sahnede izliyorsunuz.
Yasemin Gezgin Yavuzcan ise oyunun kareografisini gerçekleştirmiş.
Oyunculara daha gelmeden, sahnenin önemini vurgulayarak başladım. Tam bir ekip çalışması ile bizi yüz yıl öncesinin köy yaşamına götürüyorlar. Sahneyi hazırlayıp bu hale getirenler, sadece yukarıda belirttiğim isimler de değil doğrusu. Onların yardımcıları ve ayrı bir ekip emeği de var. Kuaförlerden, aksesuar sorumlularına, efekt uygulayıcılarına kadar, geniş bir kadro bu ekibi oluşturuyor.
Şimdi o dönemi giysileri ile oyuncular sahnene sıaralarını almaya hazırlar. Zil çalıyor oyun başlıyacak.
Ama ben size burada, elbette oyunu anlatmıyacağım. Çehov’u sahnede mutlaka, özellikle de bu oyunda izlemenizi istiyeceğim.
Aristokrat sanatçı anne, adeta anılarında yaşarken, günden kopuk, gelecekten habersiz, bir sonlanmış rüyayı yeniden yaşatmaya çalışmaktadır. Dışarı çıkamamış, köy yaşamında sıkışıp kalmış, annesi ile diyaloğu bile sürdüremeyen genç oğul, yalnızlığının içinde çırpınmakta ve geleceğe ilişkin perdeyi, ne yazık ki sahnede indirmekle, gerçeklik de kendi kimliğinde yapamamaktadır. İşte bu karamsarlık, çıkış yolu bulamama, onun sonunu hazırlar.
Anne, oğul ve gölde ki martlar.
Jülide Kural, Pelin Abay, Yeşim Koçak, Rozet Hubeş’den Bahar Çebi’ye, bu oyunda özellikle kadınları izlemenizi öneririm.
Bir Martı ve Oğul’un dramatik sonu, sizi karamsarlığa yine de itmesin.
İnsanlar arasında ki diyalog eksiklikleri demiyeceğim, hatta adeta kopukluklar, bir dönemin özelliği oluyor gibi.
Üretim hep devam ediyor. Üretimden kopuk, üretimin artı değeri ile yaşamını sürdürenlerin bu kopukluğu, belli ölçülerde sonlarını da yaklaştırıyor. Çehov tüm oyunlarında, üretimden koğuk, feodal ve aristokratların, giderek bu sisteme dayalı, sistemle ile özdeşleşen sanatçıların da, sonlarının yaklaştığını, sessizce değil, bence dikatli bir şekilde, görün diye, çağrı yapıyor diye değerlendiriyorum.
Bu oyunu, ilk fırsatta bir kez daha izlemek istiyorum. Başka bir sahnede de değil, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izlemek istiyoum. Bu Sahnenin genişliği adeta oyunun sergilenmesi bakımından daha uygun oluyor.
Çehov’un dünyası, martıların kanatlarında, asırlar öncesi başlıyan yolculuğu, bu kez yeniden İstanbul’a taşıyor. Oyundan çıkınca martıları izleyin. Geleceği düşünürek.
Bu oyunu izliyecekseniz de, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izleyin diyeceğim. Orada karşılaşmak üzere.
Ankara. 14 Kasım 2016. Pazartesi.  ismail.bayer1@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK