Cinler çoğaldı

PAYLAŞ

MUHBİRLİK sanatı saygınlık kazanalı beri cinler çoğaldı. Geçen yıl ben de pek hoş iki cinlikle karşılaştım. Ali bin lira biriktirmiş. “Bir çıktığımızda şunu bir bankaya vadeli yatıralım baba” dedi. En yakın banka şubesine gittik bir sabah. “Sen işini bitirirken ben şurada oturup dinleneyim” dedim. O arada ne olup bitiyor diye göz ucuyla bakıyorum. Tezgahın başındaki genç adam baktım küstahlık ediyor. “Bu kartı nereden aldın?” falan. “Git muhtardan kağıt getir.” Ben öfkelenip “Ne oluyor yahu?” diye parlayınca adam bir duraladı. “Yürü, banka mı yok!” dedim. Çıktık oradan. Bir başka bankaya gittik. Yönetici genç ve efendi bir adamdı. “Siz de muhtardan kağıt istiyor musunuz?” dedim biraz yüksek bir sesle. Genç adam bizi oturttu. “Bence de bu bir saçmalık ama ne yaparsınız, bunu zorunlu kıldılar. Ama hiç önemi yok. Biz şimdi işlemleri yaparız, sonra çok uygun bir zamanda bir fatura ya da bir oturma belgesi getirirsiniz.” Muhtar hemen arkada zaten, on dakika içinde götürdük kağıdı.
Meğer Ali’yi sorguya çeken bankacı beyi pek kızdırmışız. Bilgisayara bir not düşmüş olmalı. Kısa bir süre sonra bizim külüstürün vergisini yatırmak için aynı bankanın yakındaki bir başka şubesine gittik. İki hanım çalışıyor tezgahta. Ali’yle sıra bekliyoruz. Bana sıra gelince hanımlardan birine ruhsatı uzattım. Öbür hanım ha bire iş bitiriyor. Bizimki bilgisayarla oynuyor. “Hatlar kapalı da o yüzden sizi bekletiyorum” dedi. Yanındaki öbür hanım hatların açık olduğunu söyledi. Bizimki ona sen karışma gibilerden bir işaret çekti. Sabırla bekliyorum. Sabrıma çokça güvenilmez ama sabırlıyımdır. “Neyse oldu ama ben bir kere daha çıkış alayım ki sağlam olsun” dedi. Gene başladı oyalanmaya. O ara izbandut gibi bir adam bitti yanımda. Adam elli santim kadar ötemde öfkeli bir yüzle yukarıdan aşağıya beni süzüyor. Boy sorunu olduğu için ben de aşağıdan yukarıya onu süzdüm. Bir süre de öyle geçti zaman. Sonra izbandut gitti, biz de kağıdı aldık. Anladım ki benim öfkem karşısında hakarete uğradığını düşünen zavallı genç o gün bilgisayara bir muhbir notu düşmüş. Otomobil Ali’nin üstünde görünüyor, annesi öldükten sonra Ali’nin üstünde kaldı. Bu yüzden geldi bu iş başımıza. “Baba ne kadar bekledin, anlayamadım” dedi. İşin aslını anlattım. Karnımızı tuta tuta güldük.
İkinci olay da birincisi kadar temiz ve sinir bozucu! Ali’yle Didim’den ayrılacağımız sabah bir de baktık bizim külüstürün sol işaret lambası düşmüş. Oralarda sorduk ettik ama olmadı. İstanbul’a dönünce yaptırırız dedik. Trafikte sorarlarsa parçası yokmuş deriz. İstanbul’a dönünce külüstürü servise götürdüm. “Parçası yok, getirtmesi de çok uzun sürer” dedi sorumlu delikanlı. “Parçası nereden gelecek?” dedim. “İzmir’den geliyor” dedi. Bu arada bizim ruhsatı alıp gitti. Gitti gelmez. Döndüğünde saçma saçma bir şeyler söyledi. Gelir mi gelmez mi, ne zaman gelir, gelirse nasıl gelir, gelmezse neden gelmez… “Siz bir kere daha verin bana ruhsatı” dedi. Gene gelmez yola gitti. Ben anladım, bizim cin işaret lambasının düşüş serüveninde polisiye bir takıntı var mı diye merak ediyor. Demek ki burada teknisyenlik yaparken yurduna ve ulusuna da ayrıca bu yoldan hizmet ediyor. Dönüp geldi, siz bunu en iyisi piyasadan bulmaya bakın falan dedi. “Pekiyi, sağ kapının camı da açılmıyor, onu yapamaz mıyız?” Aynı sorun onun için de geçerliymiş, parça getirtmek gerekiyormuş. Biz çıktık gittik. O gün öğleye doğru bizim Zekeriya efendiyi gördüm, servisten dönüyordu. “Yahu Zekeriya efendi benim şöyle bir derdim var” dedim. “Bizim işaret lambası kolay kolay bulunmazmış, bunu Aksaray’da falan mı arasam ben. Servisteki adam öyle bir şeyler geveledi ağzında.” Zekeriya efendi güldü. “Afşar abi senin aradığın şey Şirinevler’de istemediğin kadar” dedi. “Neden bana sormadan servise gidiyorsun?” Zekeriya efendiyle götürüp yaptırdık lambayı. Bol vaktimiz olsaydı kapıyı da yaptıracaktık ama beklemedik.
Her yerde aynı insanla karşılaşıyorsunuz. Üç aşağı beş yukarı hep aynı! Hastanede aynı insan, hapishanede aynı insan, üniversitede aynı insan, çarşıda pazarda aynı insan… Cahil ama her şeyi biliyor, üstelik cin gibi. Biraz sessiz bir adam buldu mu ezmeye bakıyor, buna karşılık dişli birinin karşısında susta durmaya hazır. Her konudan anlıyor, her konuda en azından genel bir fikri var. Kitap falan okumuyor ama ansiklopedi gibi. Bir yolculukta burnunun önünü göremeyecek kadar sarhoş bir genç şair birden bana “Ağabey sen insanları hiç sevmiyorsun” dedi. “Ben insanları seviyorum” dedim. Biraz düşündü.“Öyleyse beni sevmiyorsun” dedi. “Seni de seviyorum” dedim. Şunu eklemeliydim ama o anlayacak durumda değildi: “İnsanları seviyorum ama hırtları, cinleri, öküzlük edenleri, insan olmanın değerini bilmeden iki ayak üzerinde dolaşanları, zayıf gördüğüne vurup güçlü gördüğünün karşısında eğilenleri sevmiyorum.”

CEVAP VER