Coğrafya ve mekân kimliktir

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Dünyanın ilk planlı kentlerinin ortaya çıktığı Anadolu nasıl oldu da plansızlığın coğrafyası haline geldi…
 
Eski olanın kötü olarak kodlandığı, yeni olanın cilalanıp parlatıldığı bu toprakların şuursuzca geçmişinden koparak belirsiz bir geleceğin kıyısında dolanıp duran insan kitlelerinin ‘eskinin hatırasına’ olan saygısı da giderek yok edildi. Bunun yerine bugünün siyasi düzenine uydurulmak için gerçekliğinden koparılmış, hamasi bir tarihsel kurguyla süslenmiş geçmiş yaratıldı. Oysa son 68 yıldır geleneksel olanı muhafaza etmek üzere donandığını iddia eden siyasi kadroların yönettiği bir ülkede gerçekte neyin muhafaza edilip neyin yok edilenin yerine konulduğuna bakıldığında gördüğümü en çarpıcı tablolardan biri fiziki mekânların yaşadığı korkunç dönüşümü yansıtıyor.
 
ÇATALHÖYÜK: DÜNYADA KENTSEL YAŞAMIN BAŞLADIĞI İLK YERLEŞİM
Dünyada kentsel yaşama ilk adımın atıldığı yerlerin başında Anadolu geliyor. Günümüzden 9 bin 400 yıl öncesine uzanan Çatalhöyük neolitik yerleşiminin geçmişi, insanoğlunun dağınık köy tarzı yerleşimlerden daha derli toplu kent yaşamına geçişinin izlerini barındırıyor. Bugün Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan Çatalhöyük neolitik kentinde 8 binin üzerinde insanın yaşadığı düşünülüyor. Bugün bile bölgedeki birçok ilçenin nüfusunu bu düzeyde olduğu düşünüldüğünde Çatalhöyük’e neolitik çağın büyük kenti denilmesi hiç de yanlış olmaz.
NEOLİTİK ÇAĞIN MİMARİ MİRASI HALEN YAŞIYOR
Dünyanın ilk tarımcı topluluklarından biri olarak anılan Çatahöyüklü’lerin evlerinin kapısı yoktu. Üstten merdivenle inilen toprak evlerin malzemesi ve mimari üslubu kesintisiz olarak günümüze kadar devam etmiş. Bugün Çatalhöyük’ün bulunduğu bölgede yer alan Küçükköy ve çevresindeki diğer pek çok yerleşimde neolitik çağın mirası olan kerpiç evleri görmek mümkün. Bulunduğu coğrafyadan kolayca temin edebileceği toprak, ahşap, taş, saz, ot, saman, çalı-çırpı gibi malzemelerle barınma ihtiyacını gidermeyi öğrenen insan, binlerce yılda benzersiz bir konut mimarisi geliştirdi. Yaklaşık 40-50 yıl öncesine kadar Anadolu’nun hemen her bölgesinde binlerce yıllık bu zengin kültürün bırakın izlerini, doğrudan kendisini bile görebilirdiniz.  
YAPI KÜLTÜRÜNÜN BİNLERVE YILLIK SÜREKLİLİĞİ
Neolitik çağdan Asur ticaret kolonilerine, Hitit, Frig, Pers, Helen ve Roma’nın birbirini etkileyen, birbiri içinde eriyen irili ufaklı Anadolu kentleri, Selçuklular ile birlikte yeniden biçimlenmeye başladı. Ortaçağ Anadolu’sunda önce Selçuklular, ardından beylikler döneminde Türklerin Türkistan ve İran üzerinden taşıdıkları üslup, antik dönemin site devletlerinden kalma üslupla harmanlandı. Helen ve Roma tapınaklarının sütunları Selçuklu saray ve camilerine dayanak oldu. Frig ve Hitit yapılarının taşları, konargöçerlikten kent yaşamına geçen Oğuz Türklerinin inşa ettiği evlere köşe taşı oldu. Kimi yerde antik heykeller yakılıp kireç yapıldı, kimi yerde görkemli lahitlerin kapakları tavuk yemliğine dönüştü. Yine de her şeye rağmen Anadolu’daki mimari süreklilik son 20-30 yıla kadar yeryüzünün en zengin kültürel aktarımını aktardı durdu.
YEREL MİMARİYİ BETON, DEMİR VE PLASTİKLE BOĞDUK
Ancak bu muazzam kültürel aktarım son yıllarda bıçak gibi kesildi. Ortaçağdan kalma biblo gibi kentlerimizi birer birer betonarmeye teslim edip yeryüzünden sildik. Dokuz bin yıldır dışarıdan hiç bir malzemenin sokulmadığı kırsaldaki benzersiz yerel mimariyi son 50 yılda beton, demir ve plastikle boğduk. Doğru olanın en yakın malzeme olduğu gerçeğini unutup, Kars’ın taşını Edirne’ye, Sinop’un ağacını Antalya’ya taşıyarak inşa edilen konutlarla coğrafyanın kimliğini bozduk.
ORTAÇAĞ ANADOLU’SUNUN EFSANE KENTLERİ YOK OLDU
Yeni olanın her zaman iyi ve güzel olduğu yalanına sarıldıkça dünyanın en güzel kentlerini yerle bir ettik. Antik Anadolu kültürünün üstünde ya da yanı başında kurulan Ortaçağ’ın Beçin (Milas-Muğla), Balat (Söke-Aydın), Germir (Melikgazi-Kayseri), Uluborlu (Isparta), Sille (Selçuklu-Konya), Birgi (Ödemiş-İzmir), Silvan (Diyarbakır), Siverek (Şanlıurfa), Nusaybin (Mardin), Tarsus (Mersin), Larende (Karaman), Sis (Kozan-Adana), Harput (Elazığ), Divriği (Sivas) ve Alanya (Antalya) gibi önemli kentlerinin bir kısmı tamamen yok oldu bazılarında ise geçmişe ait bölüp pürçük izler kaldı.
‘SANATSAL DEĞERİ YOK’ DİYE KORUMASIZ BIRAKILAN SİVİL MİMARİ
Kırdan kente pek çok yerleşimde (biraz da turizm kaygısıyla) kurtarılmaya ya da restore edilmeye çalışılan kültür mirasında öncelik kamusal yapılara verilirken, dinlerin ve devletin ortaya çıkışından çok önceden beri insanın başını sokup sığındığı yuvası olan konutlar (sivil mimari) hep ikinci plana atılıyor. Geçtiğimiz aylarda Antalya’nın Meydan Mahallesi bölgesinde bulunan narenciye bahçeleri içinde betonlaşmadan korunabilmiş birkaç eski sivil mimari örneği evin tescillenerek koruma altına alınması için Koruma Kurulu’na yapılan bir vatandaş başvurusuna, “Evleri inceledik, sanatsal değeri yok” yanıtı verilerek koruma talebi reddedildi. Antalya, Mersin ve Adana gibi Akdeniz kentlerinin geçmişe ait dokusundan izler taşıyan geleneksel evler ne yazık ki “sanatsal kaygıyla” koruma şemsiyesinden yoksun bırakılarak yok olmasına göz yumuluyor. Oysa malzeme, işçilik ve inşa edildiği dönemin izlerini taşıyan kullanım unsurlarıyla geleneksel yapıların hemen hepsi eğer bugüne sağlam biçimde ulaşmışsa korumayı hak ediyor. İnsanın içini ısıtan, insan elinden çıkmış bir geleneksel evin sanatsal değer taşıması için illa ki duvarlarında birkaç antik sütun mu kullanılmalı?
COĞRAFYADAN MEKÂNA KİMLİĞİ BİÇİMLENDİREN KÜLTÜR
Bir kaç başarılı örneği saymazsak Anadolu’nun benzersiz kültür mirası korkunç bir yok oluşun eşiğinde. Bu, aynı zamanda büyük bir kimlik yitimini de beraberinde getiriyor. Coğrafyadan kente, kentten mekâna, mekândan insana, insandan insana aktarılan kültür mirası aynı zamanda kimliğin de biçimlendiği bir sosyal ortamın hazırlayıcısı. Bu sosyal ortamın içine doğan insan, yaşamı boyunca hem okulu olmayan bir öğrenci, hem de bir öğretmen olarak kuşaktan kuşağa aktarılan kültürün taşıyıcısı olarak anlamlandırıyor yaşamını.
YAZILI OLMAYAN ANAYASANIN YURTTAŞLARI
Herkesin biraz topraktan, biraz ağaçtan, biraz taştan, biraz duvardan anladığı bir yaşam bu. İnsanın bir eve sahip olmak için ömrünün en az dörtte birini feda etmesine gerek olmadığı, dayanışmanın ve yaşamı birlikte inşa etmenin bugünün sosyal devlet anlayışında bile pek karşılığı bulunmayan, yazılı olmayan bir Anayasanın her daim yürürlükte olduğu bir düzen.
KAMU OTORİTESİYLE BİRLİKTE BOZULAN MİMARİ
Örneğin Antalya’nın eski yerleşimi olan Kaleiçi’ndeki evlerin yapımında 1940’lı yıllara kadar herhangi bir kamu denetimi olmamasına rağmen ahengi bozacak bir sorunun yaşanmaması ancak bu yazılı olmayan Anayasa’ya toplumun her bireyinin gönüllü biçimde uymasıyla açıklanabilir. Buna karşın Keleiçinde bugün göçe çarpan ve mimari dokuyu bozan bir kaç betonarme yapının, 1940’lardan sonra bir inşaatlardan belediye memurunun sorumlu kılınmasının ardından inşa edilmiş olması ise bir hayli acıklıdır. (Cengiz Bektaş, ‘Anadolu Evleri Dizisi’-Antalya. Bileşim Yay.)
DÜNYA BU ACIKLI YOK OLUŞA DUR DEMEK İÇİN ÇABALIYOR
Kırsaldan kente geleneksel mimarinin son 50 yılda yaşadığı acıklı yok oluşa dur demek için dünyanın dört bir yanında gösterilen çabalar son yıllarda tıpkı yok oluşun kendisi gibi arttı. İletişim ve ulaşım olanaklarının çoğalmasıyla birlikte artan turizm hareketliliği yeni coğrafyalar, kentler ve kültürleri keşfetmek isteyen insanlık için benzersiz olanaklar sunmaya başladı. Avrupa, Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın dört bir yanında kadim kentlerini ve kültürlerini korumayı başarabilmiş uluslar bu seyahat hareketliliğini fırsata çevirip kentlerini tanıtarak turizm pazarından büyük ekonomik paylar almaya başladı. İtalya, Çek Cumhuriyeti, Çin, Özbekistan, İran, Peru, Tunus, Portekiz ve başka birçok ülke geleneksel mimarinin korunmuş örneklerinin bulunduğu kentleriyle her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlıyor.
68 YILDIR ÜLKEYİ YÖNETEN MUHAFAZAKÂRLAR NEYİ KORUYABİLDİ
Eski olanın kötü olarak kodlandığı, yeni olanın cilalanıp parlatıldığı bu toprakların şuursuzca geçmişinden koparak belirsiz bir geleceğin kıyısında dolanıp duran insan kitlelerinin ‘eskinin hatırasına’ olan saygısı da giderek yok edildi. Bunun yerine bugünün siyasi düzenine uydurulmak için gerçekliğinden koparılmış, hamasi bir tarihsel kurguyla süslenmiş geçmiş yaratıldı. Oysa son 68 yıldır geleneksel olanı muhafaza etmek üzere donandığını iddia eden siyasi kadroların yönettiği bir ülkede gerçekte neyin muhafaza edilip neyin yok edilenin yerine konulduğuna bakıldığında gördüğümü en çarpıcı tablolardan biri fiziki mekânların yaşadığı korkunç dönüşümü yansıtıyor. Bugün Anadolu coğrafyası 50 yıl öncesinde sahip olduğu mekânların neredeyse yüzde doksanını bir daha geri gelmemek üzere kaybetti. Bu büyük bir hafıza kaybı değil midir?
ARTIK MEKÂNLA KURULAN BAĞ ONU YENİLEMEK ÜZERİNE
Yaşamını oradan oraya savrularak sürdüren günümüz insanı, bu hızlı devinim boyunca onlarca ayrı mekânda soluklanıyor. Ömrünü tek bir evde geçirenlerin sayısı giderek azalıyor. Tüketim alışkanlıklarının ve alışveriş olanaklarının pompalanmasına maruz kalan kitlelerin mekânla kurduğu duygusal bağ, onu sürekli yenilemek üzerine. Bu büyük çalkantıda geçmişe ilişkin en fazla 100-150 yıl geriye gidebilen ve kendi varlığına yönelik sorduğu sorular havada kalan kitleler soluğu yapay ve zorlama yollarda arıyor. Hindistan’a kerpiç kursuna gidenlere, Güneye ‘organik’ tarım yapmaya gidenler ekleniyor. Ayurveda ile tütsülenip, iki kuşak öncekilerin taşıdığı binlerce yıllık hayat bilgisine burun kıvıranların içinde bulunduğu ruh hali, milyonlarca insanı öncesi ve sonrası olmayan genel-geçer bir dönemin tüketicisine dönüştürüyor.
COĞRAFYA, EV VE MEKÂN KİMLİKTİR
Tam olarak geçmişle bağ kuramayan ve tam olarak nereye doğru yürüyeceğini kestiremeyen, hareket halindeyken sürekli yön ve yol değiştiren milyonlar. Oysa tıpkı coğrafya gibi ev ve mekân da bir kimliktir. Kim olduğunuzun belgesidir. Ortaçağdan bu yana kuşaktan kuşağa aynı sokakta, aynı mahallede, aynı evde yaşamını sürdüren insanların yaşadığı kentlerde bu tür savrulmaları ya hiç göremezsiniz ya da çok daha makul dönüşümler ve geçişler görürsünüz.
‘MEDENİYET’ İDDİASIYLA YOK EDİLMEK İSTENEN KADİM KÜLTÜR
Dünyanın iki kutuplu olmaktan çıkarılarak dayatılan küresel kapitalist kültürün hazırlıksız yakaladığı insanlığın, gelmekte olan büyük selden kurtarmak istediği ilk değerlerin başında geleneksel mimari ve yeme-içmeden giyim-kuşama yaşama yerel yaşam biçimleri geliyordu. Çünkü adına ‘medeniyet’ denilen kavramın büyük bir iddia taşıyarak kendisinden çok daha eski olan ‘kültür’ü dönüştürme ve kendine benzeterek tek tipleştirme saldırısı karşısında en çok etkilenen geleneksel mimari ve yaşam biçimleriydi.
AYNILAŞMANIN YARATTIĞI SESSİZ BUNALIMDAN ÇIKIŞ YOLU
Çok değil, bundan yaklaşık 50 yıl öncesine kadar dünyanın her bölgesinde ayrı kültürler, ayrı konutlar, ayrı kıyafetler, ayrı yemekler, ayrı içecekler ve binlerce ayrı dil ve inanç varlığını sürdürürken bugün neredeyse tüm yer kürede her şey birbirinin aynısı oldu. Bu hızlı aynılaşmanın yarattığı adı konulmamış ‘sessiz bunalım’dan çıkabilmenin yollarından biri de geleneksel mimariyi önce anlamak, ardından koruyarak yaşamak ve yaşatmaktan geçiyor.
GELENEKSEL MİMARİ MİRASI İÇİN KORUMA ÇABALARI
1965 yılında Varşova’da kurulan Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS-International Council on Monuments and Sites), başlangıçta tüm dünyada bulunan ve insanlığın ortak mirası sayılan tarihi anıtlar ve sitlerin korumasına yönelik çalışmalar yapsa da 1999’da Meksika’da kabul edilen yeni bir tüzükle geleneksel mimari mirası konusunda önemli adımların atılmasını sağladı.
‘GELENEKSEL MİMARİ BÜTÜN HALKLARIN GURUR KAYNAĞIDIR’
Ekim 1999’da gerçekleştirilen ICOMOS’un 12. Genel Kurulu’nda kabul edilen ‘ICOMOS Geleneksel Mimari Miras Tüzüğü’nün giriş bölümünde şu ifadelere yer veriliyor: “Bütün halkların gözünde geleneksel mimari özel bir yere sahiptir ve haklı bir gurur kaynağıdır. Toplumun özelliklerini yansıtan ve çekici bir ürün olarak kabul edilir. Ciddi görünmez ama düzenlidir. Faydacı olmasının yanı sıra, ilgi çekici ve güzeldir. Hem çağdaş yaşamın ilgi odağı hem de toplumun geçmişinin bir belgesidir. İnsan eseri ve zamanının ürünüdür. İnsanın dünya üzerindeki varlığının nüvesini oluşturan bu geleneksel armonileri yaşatmak için çaba göstermemek insanlık mirasına yakışmayan bir davranış olurdu. Bir toplumun kültürünün temel anlatımı olan sivil mimarlık, bir yandan o kültürün bölgesiyle ilişkisini gösterirken, diğer yandan dünyanın kültürel çeşitliliğini yansıtması bakımından önemlidir.
‘YÖRESEL YAPI GELENEKLERİ TEHDİT ALTINDA’
Geleneksel yapım toplumların barınmak için kullandıkları doğal ve geleneksel yöntemdir. Bu sosyal ve çevresel kısıtlamalara bağlı olarak değişen ve sürekli uyarlanan bir süreçtir. Günümüz dünyasında yöresel yapı gelenekleri ekonomik, kültürel ve mimari birörnekleşme ile tehdit edilmektedir. Globalleşmeye nasıl karşı durulacağı toplumların yanı sıra, hükümetlerin, plancıların, mimarların, korumacıların ve çeşitli disiplinlerin uzmanlarından oluşan gurupların temel sorunudur.
‘GELENEKSEL YAPILAR ÇOK ZOR DURUMDA’
Kültürün birörnekleşmesi ve tüm dünyadaki sosyo-ekonomik değişim nedeniyle terk, iç denge ve bütünleşme gibi ciddi sorunlarla karşı karşıya kalan geleneksel yapılar çok zor durumdadırlar. Buna bağlı olarak, geleneksel mimari mirasımızın bakımı ve korunması için Venedik Tüzüğü’ne ek olarak ilkeler belirlenmesine gerek vardır.”
GELİŞME KAÇINILMAZ AMA KÜLTÜREL KİMLİĞE SAYGI GÖSTERİLEREK
‘ICOMOS Geleneksel Mimari Miras Tüzüğü’nün Koruma İlkeleri’ bölümünün ilk maddesinde ise geleneksel çevrenin korunmasının çok disiplinli bir uzman ekip tarafından, değişim ve gelişmenin kaçınılmaz olduğu kabul edilerek ve toplumun kültürel kimliğine saygı gösterilerek yürütülmesi gerektiği vurgulanarak diğer maddeler şöyle sıralanıyor: “2. Geleneksel yapılara, yapı guruplarına ve yerleşmelere yapılacak çağdaş müdahaleler onların kültürel değerlerine ve geleneksel karakterlerine saygı göstermelidir. 3. Geleneksel mimarlık ender olarak tek yapılarla temsil edilebilir; bu mirası daha iyi yaşatmanın yolu değişik bölgelerin özelliklerini yansıtan yapı guruplarını ve yerleşmeleri bakım ve onarımla korumaktır. 4. Geleneksel mimarlık kültürel peyzajın temel bileşenidir ve koruma yaklaşımları geliştirilirken bu ilişki dikkate alınmalıdır. 5. Geleneksel miras yalnız somut biçimler, kütleler, strüktürler ve mekânlardan oluşmaz, bunların kullanılış ve algılanış biçimlerini, gelenekleri ve onlara bağlı elle tutulamayan ilişkileri de kapsar.”
‘GENÇLER GELENEKSEL MİMARİ HAKKINDA BİLİNÇLENDİRİLMELİ’
Tüzüğün geleneksel mimari konusunda farkındalık yaratmayı amaçlayan eğitimle ilgili bölümünde ise hükümetler, sorumlu kuruluşlar ve sivil toplum örgütlerine yönelik şu tavsiyeler yer alıyor: “Koruma uzmanlarına geleneksel yapıları tanıtan eğitim programları verilmesi, Yöre halkına geleneksel yapım tekniklerini, malzeme ve zenaatleri korumalarına yardım edecek eğitim programları sunulması, Özellikle gençleri geleneksel mimari hakkında bilinçlendirecek programlar geliştirilmesi, Geleneksel yapı sanatı konusunda uzmanlık ve deneyimleri aktarmaya ve bilgi değişimi yapmaya olanak verecek bölgelerarası iletişim ağlarının oluşturulması.”
DÜNYANIN İLK PLANLI KENTLERİNDEN PLANSIZ KENTLEŞMEYE
Türkiye olağanüstü yoğunluktaki siyasi ve ekonomik gündeminin arasında hızla dönüşen bir ülke. Ancak bu dönüşümün daha iyiye doğru olduğunu söylemek bir hayli zor. Dünyanın ilk kentlerinin, ilk planlı kentlerinin kurulduğu bu toprakların üzerinde son yarım asırda plansız kentleşme konusunda da siyasilerin moda söylemiyle adeta “destan yazdık!”
ÇEVRE ŞEHRE, KÜLTÜR TURİZME, MİMARİ TOKİ’YE TESLİM EDİLDİ
Çevrenin şehre, kültürün turizme, mimarinin ise TOKİ’ye teslim edildiği son 16 yılda ise Türkiye dünyanın en fazla iş makinesi ithal eden ülkelerinin başında gelmekle övünür oldu. Ülkenin dört bir yanında fiziki coğrafyanın yaşadığı tahribat ve dönüşümün ekolojik ve ekonomik sonuçlarının çok yakın bir gelecekte büyük toplumsal dersler eşliğinde kendini göstereceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok.
________________
Fotoğraflar: Yusuf Yavuz
Önceki haberBir düşünce egzersizi
Sonraki haberDağlar peynir gibi kesilip satılmasın diye 2200 metrede nefes kesen etkinlik
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 − 5 =