Çubukçu: Dikta tehlikesinin üzeri örtülüyor

90 yıllık tarihine plan aşamasında kalanından tanklı tüfeklisine, post moderninden e-muhtıralısına, kafi miktarda darbe sığdıran Türkiye, tam da “artık kolay kolay darbe olmaz” denilen bir zamanda modern savaş araçlarıyla girişilen ve kuşkusuz iyi ki başarılı olamayan bir darbe girişimine daha tanıklık etti.

200’ün üzerindeki sivil, asker ve polisin ölümüne yol açan, AKP Hükümetine başta ordu, emniyet ve bürokrasi olmak üzere, tüm kurumlarda son zamanların en büyük “temizlik” harekatı yapma fırsatı verdiği 15 Temmuz darbe girişiminin öne çıkan yanlarını Evrensel Kültür Dergisi Yayın Yönetmeni ve Emek Partisi (EMEP) Propaganda Bürosu Üyesi Aydın Çubukçu ile konuştuk.
15 Temmuz darbe girişiminin, parlamentonun hatta Anayasa’nın askıya alındığı, tarihte ilk kez bir başbakanın görevden alındığı, gazetecilerin, aydınların, akademisyenlerin tutuklandığı, Kürt kentlerinin yakılıp yıkıldığı siyaset iklimine etkileri ne olur? Yaşananlar halklar ve emekçiler için ne anlama geliyor? Erdoğan’ın yönelimi nasıl olacak? ABD darbeyi destekledi mi? “Demokrasi nöbeti”ne çağrılanların linç ve provokasyon eylemlerine sessiz kalınırken, idam talebine neden olumlu yanıtlar veriliyor? Demokrasi güçleri nasıl bir tutum almalı?
Aydın Çubukçu yanıtladı.

– ‘Türkiye’de darbeler dönemi kapanmıştır, Cemaatin de kolu kanadı kırıldı’ söylemi sabah akşam üzerimize boca edilirken, cuma akşamı Meclis’in bile bombalandığı bir darbe girişimiyle sarsıldık. Bu nasıl mümkün oldu?

– Uzun süredir AKP’nin siyasi faaliyetlerini, devlet içinde Cemaatçilerle girdiği mücadele belirledi. Yargıda, emniyette, üniversitelerde ve özellikle orduda bu mücadelenin yoğunluğunun artacağına ilişkin bir hazırlık olduğunu görüyorduk. Ağustos başında toplanacak Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısına giderken büyük tasfiyeler olacağına dair bilgiler de ortalıkta dolaşmıştı. Bu gerilim, aslında hükümetin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi iktidarını korumak adına 17-25 Aralık olaylarından sonra başlattığı kapsamlı “direnişin” sonuçlarıydı. İktidar, bir yandan içerde ve dışarıda savaş politikası izleyerek kendi ittifaklarını güçlendiriyordu. Orduyu ve önemli ölçüde kendi dışındaki iki siyasi partiyi, CHP ve MHP’yi, bu ittifaka dâhil etmeyi başarmıştı. Dolayısıyla iktidarının içerden, yani devlet içinden gelecek bir müdahaleyle sona erebileceği dışında bir ihtimal görmüyordu. Böyle bir sona karşı da hazırlık yapıyordu ve YAŞ bu hazırlıkların son noktası olacak gibi görünüyordu.
Diğer yandan, Erdoğan’ın inşa etmek istediği başkanlık rejiminin nasıl bir başkanlık olacağına dair işaretler devlet bürokrasinin çeşitli kademelerinde de rahatsızlık yaratıyordu. Yargıtay’a müdahaleler, Danıştay’ın kaldırılmak istenmesi, üniversitelerin tam denetim altına alınmak istenmesi gibi bir dizi, devleti tek merkezli dizayn etme çabası, bürokraside, siyasi eğilimlerin ötesinde genel bir rahatsızlık yaratıyordu.

– Açar mısınız, nasıl bir rahatsızlık?

– Devlet kurumlarındaki herhangi bir oynamanın yol açabileceği gevşemeler ve sarsıntılar devletin bütününün yeni baştan tasarlanması ile paralel gidiyordu. Mesela Kenan Evren’in darbedeki amacı, devletin güçlendirilmesiydi. Erdoğan teşebbüsü ile karşı karşıya olduğumuz durum ise, devletin bambaşka bir devlet haline getirilmesidir. Her şeyden önce kuvvetler ayırımının ortadan kaldırılmasına yönelik girişimler bunlar. Bütün o çok partili rejime geçişten itibaren Türkiye’de yerleştirilmiş, aşağı yukarı 60-70 yıllık bir geleneğin ortadan kalkması demektir ki, devlet dediğimiz mekanizma böyle köklü değişikliklere kısa sürede tahammül etmez, çatırdar. Neticede ordudaki kimi, diyelim Cemaat merkezli yuvalanmalar, bu sarsıntının kendilerine yol açabileceği umudunu taşıyorlardı. Yani, “biz bu işi yaparsak devlet kendi refleksleriyle ister istemez buna sahip çıkar” gibi bir düşünceden hareket ettiler. Fakat aslında devleti çoktan beri polis ve ordu olarak ayırmak ve polise ağırlık vererek, iktidarı polis gücüyle ayakta tutmak eğilimi ordunun kimi alanlardan geriye çekilmesine, tasfiyelerle zayıflatılmasına ve siyaset dışı bırakılmasına doğru bir eğilim ortaya çıkardı.

– Ve fakat müzakere sürecinin bitirilip savaşın yeniden başlatılması, ordunun zayıflaması durumunu değiştiren faktörlerden biri oldu…

-Evet, Kürt savaşı ordunun belli ölçülerde yeniden önem kazandığı bir ortam yarattı. Kürt savaşında devletin kısa vadeli hedeflerinin gerçekleşmesi, ordunun o geçici olarak kazandığı yetki durumuna da son verdi. PKK ile mücadele kısa vadede beklenen hedeflere ulaşmış görünüyordu. Artık o süreç bitmişti, öyle göründü ve o anda bence ordu tekrar kendi nefsi müdafaa mekanizmalarını harekete geçirme eğilimi ortaya koyduğunda, darbeciler harekete geçtiler. Umut şuydu; “Ordu düşürüldüğü bu durumdan kurtulmak için darbecilerin etrafında birleşebilir!”

-Yine de, Erdoğan’ın daha geçen hafta onayladığı askere koruma kanunu gibi yasal düzenlemelerle daha da güçlenen AKP-TSK ittifakına rağmen bu çapta bir darbe girişimi nasıl olabildi?

-Ordu bir bütün değildi. Yüksek kademesini mümkün olduğu kadar Hulusi Akar merkezli olarak Saraya bağlama girişimi vardı ve Kürt savaşı ordu içindeki bu dalgalanmaları da bastıran bir rol oynuyordu. Yani PKK karşısında birlik, farklı fraksiyonların ortak tavrı haline gelmişti. Dolayısıyla Kürt savaşı bu yoğunlukta devam ettiği koşullarda ordu içindeki fraksiyon mücadelesinin su yüzüne çıkması çok mümkün değildi. Darbe girişimi ne zaman ortaya çıktı? Kürt illerindeki şehir operasyonları aşağı yukarı tamamlandıktan sonra. Dolayısıyla fraksiyonlar arasındaki mücadeleyi erteleyen unsurların en önemlilerinden biri ortadan kalkmış oluyordu. Dolayısıyla bu koşullarda böyle bir bölünmenin ortaya çıkması mümkün hale geldi.

TEK YOL BİRLEŞİK BİR MÜCADELENİN ÖRÜLMESİDİR

-Türkiye halkları, işçi ve emekçiler 15 Temmuz’dan nasıl bir sonuç çıkarmalı?

-Bir kere şu kesinleşmiştir; bizim birleşik demokratik halk mücadele cephesi oluşturulması önerimiz Türkiye’de demokratikleşme programının gerçekleşmesi için tek koşuldur. Başka yolu yoktur. Birleşik bir mücadelenin örülmesi, bunun etkili biçimde kendisini hissettirmesi hedefi darbeye rağmen değişmemiştir. Ayrıca önemi de artmıştır. Eğer darbeleri gerçekten önlemek ve demokrasiyi, laikliği, özgürlükleri kazanmak gibi bir sorunumuz varsa ki, halkın vardır böyle bir sorunu, bunun artık ertelenemez biçimde hayata geçirilmesi gerektirir. Demokratik halk cephesi ya da adı ne olursa olsun demokrasi için mücadele edecek bütün toplumsal dinamiklerin birleştirilmesi için sanıyorum bunu yapabilecek güçlerin zaman kaybetmesi ya da ayrıntılarla uğraşarak bunu ertelemesi mümkün değildir. Darboğazdayız, şah damarımıza dayanmış bir bıçak var ve bunu bertaraf etmek zorundayız.

‘ERDOĞAN’I EZDİRMEYİZ’ DİYENLERİN EZMESİ SERBEST!

-15 Temmuz’un camilerden sala okunarak, cihat çağrısı yapılarak sokağa çağrılan, tekbir sesleriyle tankların önüne yatılan, askerlere ya da ‘kendinden olmayan’ herkese saldırılan, linç edilen tablosu için nasıl bir okuma yaparsınız?

-Bir süredir zaten şiddetin, ideolojik bir destekle kışkırtıldığı ve belli bir ideoloji ekseninde hoş görüleceği mesajının verildiği bir yerdeyiz. Linçler, saldırılar zaten artık “hassas vatandaşların” kendiliğinden tepkisi olmaktan çıkmıştı. 15 Temmuz’dan sonra ise “Erdoğan’ı ezdirmeyiz” diyenlerin ezmesinin serbest olduğunu anlatmak istiyorlar bize. Yani “Erdoğan’a dokunanı biçeriz! Erdoğan da buna “Evet, biçin” diyor.

-Ve bu en az darbe kadar tehlikeli, ne dersiniz?

-En korkuncu kanlı bir iç çatışmayı beraberinde getirme ihtimalidir böyle bir yolun. “Darbe mi iyidir, bu mu iyidir” tartışmasına girmeden şunu söyleyebiliriz ki, darbe girişimi ortaya çıkmadan önce de karakterine ve tehlikesine dikkat çektiğimiz diktatörlük modeli kendisini daha serbest hissedecektir. Burada bir diğer önemli soru şudur; mevcut rejim açısından düşünürsek bile, linç, boğaz kesme, eline geçirdiğini işkenceyle öldürme, bütün bunları yapan insanlar bir soruşturmaya uğrayacaklar mı? Gözler önünde işlenen cinayetler var. Bunların normalde soruşturma konusu olması gerekiyor ama teşvik edici örnekler olarak öne çıkartıldığı bir durumda başka türlü düşünmek gerekir.

-Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şeref Malkoç’un ‘Darbelere karşı milletimizin ruhsatlı silah almasının önü açılacak’ demesini nasıl yorumlarsınız?

-Devletin silah tekelini elinde bulunduran kurumlar eğer bu hükümeti devirmeye tekrar teşebbüs ederlerse, karşılarında yeni ve devlet dışı bir silahlı kuvvet bulacaklardır hesabına dayanıyor bu. Silah alım satımının kolaylaştırılmasının,  herkesin istediği gibi silahlanabilmesinin amacı, silahlı kuvvetlere karşı yandaş kitlelerin silahlandırılmasıdır.

(Fotoğraflar: Erdost Yıldırım)(Fotoğraflar: Erdost Yıldırım)

ERDOĞAN’IN GEZİ’DEN ÇIKARTTIĞI EN ÖNEMLİ DERS

-‘Darbe neden başarılı olmadı’ sorusuna AKP ve sermaye basınında ‘Çünkü halk engelledi’ yanıtı veriliyor. Darbeyi halk mı engelledi? Cumhurbaşkanı ve Başbakan çağrısıyla hareket edenler hakikaten demokrasiye sahip çıkma saikıyla mı sokağa çıktılar?

-Her darbe öncelikle devlet içinde egemenlik mücadelesi olarak ortaya çıkar ve yaşanır. Ordu bu işin başındaysa bu çok kolay olur. Polis riayet eder, bürokrasi hazır ola geçer, ordu disiplin içinde bütün mekanizmayı yeniden kurar ve yönetim el değiştirmiş olur. 15 Temmuz’da devlet içinde en azından polis bu işe direndi. Meclis, bürokrasi, Genelkurmay içindeki bölünmeler vs. bu merkezi yapıyı ele geçirme işini zorlaştırdı ve en önemlisi de kapıları kapatıp içeri girmeyen bir kitleyle karşılaştılar. Yığınlara ateş etmek kolay değildir. Mısır’da Mursi-Sisi meselesinde de meydanların etkin biçimde kullanıldığını gördük. Meydanları kazanan iktidarı kazandı. Burada ordunun meydanlar üzerinden mevcut iktidarla bir boy ölçüşme, rekabete girişme imkânı yoktu. Erdoğan’ın böyle bir ihtimal karşısında ne yapacağı belliydi, senaryosu hazırdı. Herhangi bir aracı kullanarak halka sokağa çağırmak ve böylece darbenin yolunu kesmek… Bu gerçekleşti.

-Darbeciler bunu hesaba katmadı mı peki?

-Bunu hesaplamadıklarını zannetmiyorum ama yapmaları gerektiğini düşündükleri şeyi yapamadılar.

-Neydi o?

-Erdoğan’ın yok edilmesi. İşin başı oydu. Başlıca hedefi vuramadıkları andan itibaren çözülme başladı.

-‘Darbe püskürtüldü ama tehlike geçmedi!’ Halkı sokakta tutmanın aracı haline getirilen ve üzerinde çokça spekülasyon yapılan bu vurgudan ne anlayalım?

-Burada önemli olan Erdoğan’a bağlı sokak gücünün meydanlarda sürekli bulunmasını sağlamaktır. “Tehdit geçmedi” sözünün ortaya atılmasının sebebi, tehdidin geçip geçmemesi değil, Erdoğan’a bağlı toplum güçlerinin sokakta bulunmasıdır. Bunu sağlamak için o sloganı atıyorlar. Bu, Erdoğan’ın uzun süredir yaptığı muhtarlar buluşması, esnaf toplantıları gibi kendisine bağlı, kendisine bağlamak istediği çeşitli sivil toplum kuruluşlarının vs. motivasyonu ile ilgili bir şeydir. Darbe olsun olmasın, sokaklara hâkim olabilecek, kaba güç de kullanmayı becerebilecek bir güce ihtiyaç duyuyor. Darbe bu planın gerçekleşmesi için çok önemli bir destek sağlamıştır. Gezi’den çıkarttığı en önemli ders budur. İkinci bir Gezi’ye nasıl cevap vereceğini düşünürken bulduğu yoldur bu.

ERDOĞAN’IN LÜTUF DEDİĞİ BİZİM BAŞIMIZA PATLADI

-‘Darbe püskürtüldü’ vurgusunun diğer ayağında da şu soru var; Darbe püskürtüldü, güzel! Peki, Türkiye halkları, işçi ve emekçileri bakımından ne değişti?

-Aslında daha kötü bir durumda olduğumuzu söyleyebilirim. Mücadele hedeflerimiz, demokrasi, işçi emekçi hakları, kadın hakları, laiklik, barış gibi temel taleplerimiz açısından baktığımızda, bu hedeflere yönelik çalışmaların önemli ölçüde gündemden düştüğü bir kamuoyu algısı ortamındayız. Demokrasi mücadelesinin birlikte yürütülebileceği birleşik bir cephenin kurulması açısından baktığımızda, geldiğimiz noktada Erdoğan, darbe karşısındaki tepkiyi anti darbe cephesi halinde kendi etrafında toplamış gibi görünüyor. Totaliter rejim girişimine, totaliter başkanlık girişimine karşı birlikte hareket edebileceğimiz o en geniş cepheyi oluşturma bakımından geçici de olsa, bir adım geriye düşmüş durumdayız.

-Yani bu talep 15 Temmuz’dan öncesine göre daha yakıcı bir hale geldi, lakin daha çok çaba göstermek gerekiyor?

-Evet,  bu talepler için mücadele 15 Temmuz’dan itibaren çok daha fazla önem kazanmıştır. Çünkü Erdoğan’ın darbe girişiminden ders çıkarmak yahut eski hedeflerinden vazgeçme yolunu izleyebileceğini düşünmek için bugüne kadar edindiğimiz tecrübeleri hiç yaşamamış olmamız gerekir. Aksine daha geri, daha baskıcı ve laiklik başta olmak üzere demokrasinin bütün özelliklerini ortadan kaldırmaya yönelik ne planı varsa onu uygulamaya çalışacaktır. Şu anda devleti, “çetelerden temizlemek” adına tamamen kendi eline geçirme yoluna girmiştir. Nitekim16 Temmuz’da sabahın ilk saatlerinde Marmaris’ten İstanbul’a iner inmez havaalanında yaptığı açıklamada darbe girişimi için “Bize Allah’ın bir lütfudur” dedi. Bu her şeyi açıklayan bir söz. “Allah’ın lütfu”nun bizim başımıza nasıl patlayacağının işaretleri belirdi. Başlıca hedef diktatörce bir başkanlığın inşa edilmesidir. Bunun için kapı açılmıştır. Bu kapıdan geçmek için elinden geleni yapacaktır. Bunun için de kitlesel terör de vardır, daha önce defalarca söylediğimiz gibi iç savaşı göze almak da vardır. Yol budur. Bundan öte bir demokrasi beklentisi, “A, demokrasi kazandı öyleyse Erdoğan da bundan ders çıkarır, biz de biraz nefes alırız” diyenler derhal uyanmalıdır.

-Bu değerlendirmeniz, medyadaki ‘demokrasi kazandı’ manşetlerine de yanıt oluşturuyor…

-Evrensel’i, Birgün’ü, Özgür Gündem’i, kısmen Cumhuriyet’i dışında bırakarak söylüyorum; “Demokrasi kazandı” diyen herkes aslında diktatörlük tehlikesinin üstünü örtüyor. Demokrasi falan kazanmadı, darbecilerin de katkısıyla, ülke 15 Temmuz’dan önceki günlere göre çok daha ağır bir tehlike altında ve demokrasi çok daha acil bir ihtiyaç durumunda.

‘İDAM TALEBİNİ DEĞERLENDİRİRİZ’ SÖZÜ KORKU SALMA HAREKETİDİR

-Malumunuz, tartışma başlıklarından biri de idam. Getirilip getirilmeyeceği, uygulanıp uygulanmayacağı bir yana, idam talep edenlere Erdoğan ve partisi tarafından ‘Değerlendireceğiz’ yanıtı verilmesi ne anlama geliyor?

-İdam meselesi çok kritik bir mesele. Hukuk kuralları, idam cezası tekrar yasalara konulsa bile, geriye dönük işlemeyeceğini söylüyor. Ama ileriye dönük olarak bunun tartışılıyor olması, kullanılabilecek şiddetin boyutları hakkında bize bir işaret veriyor. İdamın bu şekilde ve kalabalıkları “idam isteriz” diye bağırtarak gündeme sokulmuş olması geleceğe yönelik ikinci bir tehdittir. Bütün halka korku salma hareketidir.

İSTİHBARAT VARDI AMA ŞU YA DA BU GEREKÇEYLE ENGELLEME YOLUNA GİTMEDİLER

-Üzerinde çeşitli senaryoların dillendirildiği sorulardan biri de şu; bu çapta bir ‘kalkışma’dan nasıl oluyor da MİT, Emniyet vs. istihbarat ancak orduda hareketlenme başlayınca haberdar olabiliyor?

-Ben haberdar olmadıklarını düşünmüyorum. İki ihtimal var. Birincisi istihbarat almış olmalarına rağmen bunun başarısız olabileceğini düşünerek yolunun bir ölçüde açık tutulması…

-Neden?

-Çünkü başarısız olduğu takdirde Erdoğan yeni bir zafer kazanmış olacaktı ve şu anda yaşadığımız durumu düşünmüş olabilirler, nitekim çok işlerine yarayacaktı, öyle de oldu. Ama bu riskliydi, önünün açık tutulması darbecilerin başarıya ulaşması şeklinde de neticelenebilirdi ve altından kalkılamayacak sonuçlara yol açabilirdi.

İkincisi, “ordu içinde şu şu unsurlar, şu şu komutanlar işin içindedir” diye net bir liste elinde olsa bile onları hemen o anda ortadan kaldıramazdı.

-O nedenle mi darbenin YAŞ öncesi yapılmış olmasına işaret ediliyor ve ‘erken doğum’ deniyor?

-Evet, YAŞ toplantısına kadar dişimizi sıkalım, o zamana kadar sıkı duralım, tedbirlerimizi alalım ama bunu şu anda önlemek için bir girişimde bulunamayız diye düşünmüş olmaları daha kuvvetli bir olasılık gibi geliyor. Diğer yandan 16-17 Temmuz sabahında büyük gözaltı dalgaları yaşanacağı için darbecilerin düğmeye erken bastıkları söyleniyor. Olabilir. Dolayısıyla her iki durumda da istihbarat var ama şu ya da bu gerekçeyle engelleme yoluna gitmediler. İkinci ihtimal daha kuvvetli. Yani elindeki araçlar AKP’nin darbe girişiminden hemen sonra yaptığı biçimde bir temizliğe girişmesine yetmezdi. YAŞ’ı görüyordu tek araç olarak.

DARBECİLER İÇERDEN DE DIŞARIDAN DA DESTEK GÖRMEDİ

-Darbecilerin hazırladıkları metinde Erdoğan yönetiminin devleti dönüştürme girişimine,  demokrasiyi ortadan kaldırmasına işaret ediliyor ve ‘demokrasinin tesis edileceği’ vaadinde bulunuluyor. Türkiye tarihi, demokrasi ve darbe kavramları arasında nasıl bir uçurum olduğunun dersleriyle dolu. Ancak altını yeniden çizmek açısından; darbeyle demokrasi sağlanabilir mi? Darbenin esas amacı neydi? HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, ‘devlet içindeki klikler çatışması’ olarak nitelediği darbe girişimi için şu değerlendirmeyi yaptı: “Darbeciler demokrasi getirmek değil, mevcut antidemokratik sistemin başına geçmek istediler.” Katılır mısınız?

-Açıktır ki -bütün tarihi tecrübenin gösterdiği de odur- darbelerin demokratikleşme diye bir derdi olmaz. Darbeyle demokrasinin gelmeyeceğini herkes biliyor. Ama hazır böyle bir mekanizma kurulmuşken ve devletin bütünüyle yeniden kurgulanması sürecine girilmişken buna ordu eliyle ve ordunun önderliğinde bir yeni sahip bulma isteği de doğmuştur. Dolayısıyla o klikler arası denilen şey, aslında doğrudan bu mekanizmaya kimin sahip olacağı kavgasıdır. Demirtaş’ın tespiti o bakımdan doğru. Fakat o sahiplenme, bu mekanizmanın başında kimin olacağı şeklindeki kavga, sonuçta yönetenle yönetilen arasındaki ilişkinin yeniden kurgulanması anlamına da geliyor. Yani seçimle gelmiş, şu kadar oy almış bir iktidar varken, onun elinden bu mekanizmayı silah gücüyle almaya kalkışmak çok sorunlu bir şey. Bence başarısızlığın temel nedenlerinden birisi bu. Çünkü her darbe en az iki koşulu gözetmek zorundadır. Birincisi, iç kamuoyunun böyle bir müdahaleye hazır olması. Bunun yığınlar tarafından “Ya bu iktidardan artık kurtulalım! Gitsin de nasıl giderse gitsin” şeklinde bir dayanağının olmuş olması gerekir, bu yoktu.

-Ama özellikle laiklik konusunda endişeleri büyüyen bir kesimin ‘Gitsin de nasıl giderse gitsin’ duygusunun giderek arttığı bir vaka değil mi?

-Fakat bu duygu ifade edilebileceği olanaklar yaratılmadığı zaman etkili değildir. Bütün medyayı ele geçirmiş, bütün TV, gazeteleri kendi propagandasının aracı olarak kullanan bir iktidar varken ve sözünü ettiğiniz kesim sesini duyurabilmek için etkili araçları, en başta meydanları-sokakları kullanmaktan uzak dururken, genel görünüş iktidarın çoğunluk tarafından desteklendiği görünüşüydü.

-Bu nedenle mi, ilk bakışta ‘darbeyi destekler’ diye düşünülebilecek kesimlerin desteği alınamadı? Zira, yine darbe bildirisine baktığımızda, darbecilerin ‘Atatürkçü, Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı, laik, batı ve modernleşme yanlısı’ bir ideolojik motivasyonla hareket ettiği görülüyor…

-Evet ama bu coşkulu bir destek sağlayamazdı. Nesnel olarak kendisini göstermemiş bir potansiyel bu. Dolayısıyla iç kamuoyu böyle bir darbeye hazır değildi. Öyle bir desteği yoktu. İkincisi, dış ilişkiler bakımından böyle bir darbeyi destekleyecek bir ortam görünmüyordu. Yani iç ve dış koşullar bakımından özellikle ABD’nin, NATO’nun organize etmediği, (bildiride NATO’ya bağlılık ifade ediliyor zaten ama bunu ifade etmeyen bir darbe olmaz!) ABD ve NATO’nun işin içinde olmadığı bir darbenin Türkiye’de başarı şansı yoktur.

-Ancak AKP’li yazarlar, siyasetçiler ve ulusalcı çevreler öyle düşünmüyor. ABD’nin darbe girişimi karşısında ikircikli bir tutum alması ‘ABD desteği var’ tezine dayanak yapılıyor. Sizce ABD darbe girişiminde nerede durdu?

-ABD bence bir durum değerlendirmesi için zaman kazanmaya baktı. Bir durum değerlendirmesi için fırsat buldu. Darbe başarılı olsaydı başka türlü davranırdı, olmadı başka türlü davranıyor. Darbe başarıya ulaşsaydı yine de Türkiye ile ilişkileri rayında tutmak adına pasif desteğini verirdi darbeye. Ama bu, darbeyi ABD’nin planladığını göstermiyor. Çok net olarak söylemek gerekirse, eğer Amerika darbe yapmak isterse “NATO ordusu” bunu başarır. Böyle eline yüzüne bulaştırmaz.

-Sadece ABD’den değil AB’den de benzer bir tutum gelmesi manidar bulunuyor. AB açısından da mı ‘izleyelim, görelim’ tutumu vardı?

-Öyle. Çünkü herkes biliyordu ki bütün dünyadan tecrit edilmiş bir konumdaydı Erdoğan. Amerika, Avrupa, Rusya, herkes bu hükümetin değişmesinden yana, çünkü kendi çıkarlarıyla çatışan yanları var. Fakat bu, darbenin doğrudan doğruya onların eseri olduğu anlamına gelmiyor. Elbette ki durumu değerlendirmişlerdir ve kimin kazanacağını bir süre gözlemek pozisyonunda kalmışlardır.

-Darbe girişiminin İsrail ve Rusya ile barış, hatta Mısır ve Suriye ile de barışma sinyallerinin güçlendiği bir dönemde gelmesini nasıl okumak gerek?

-Dış politikadaki gevşeme ve değişme girişimleri öyle sanıyorum ki, diğer etkenlerin yanısıra, olası bir darbeye karşı tedbir amacı da taşıyordu. Yani İsrail’i ve ABD’yi bazı konularda yanlarına alarak hazırlıklarından haberdar olunan darbeyi önleme! Darbenin olacağını duymuş olmalarını varsayarak bunu söylüyorum. Çünkü darbeyi önlemenin yollarından biri de ABD ve İsrail’i yanında görmektir, bu olursa herhangi bir darbecinin başarılı olma şansı yoktur.

KÜRT SORUNU AÇISINDAN DA YENİ BİR EVREDEN SÖZ EDEBİLİRİZ

-6 Temmuz’da ‘Hangi Dilde Kusura Bakmayın Denilecek?’ başlıklı köşe yazınızda, İsrail’le, Rusya’nın ardından, Mısır ve Suriye’yi de kapsayacak ‘düşmanları azaltma’ politikasının Kürt sorununda da yeni bir masanın kurulmasını kaçınılmaz kılacağı değerlendirmesi yapmıştınız. Darbe girişimi sonrası bu analizi nasıl güncellersiniz? Zira, Kürt savaşını yöneten ve ‘başarılı’ yönetimi nedeniyle iktidarın övgülerine mazhar olan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti başta olmak üzere, savaşı yürüten üst düzey komutanlar tutuklandı. Bu durum savaşın seyrini, dolayısıyla Kürt sorununu nasıl etkiler?

-Orada bir değişiklik olmayacak. “Yeniden masaya oturma”nın belki içi farklı doldurulur ama yeni bir müzakere sürecinin açılması bence çok uzak değil.

-Açar mısınız, nasıl farklı doldurulur?

-Şöyle; iki başlıca değişiklik söz konusu olacak diye düşünüyorum. Birincisi, muhatabın değiştirilmesi planı, ikincisi müzakere konularının daha geriye çekilmesi. Muhatabın değiştirilmesinden kasıt şu; PKK’yi dışta bırakan, onun yerine de Kürdistan’ın başlıca gerici güçlerinden oluşan bir Kürt sözcüler grubu, Kürt muhataplar grubu yaratılmaya çalışılması. “Talepleri onlar dile getirsinler, biz de müzakere edelim” denilecektir. Bunun bir de B şıkkı var; Abdullah Öcalan’ı da buna dahil etmeye çalışmak. Ama o çok zayıf bir ihtimal. Bence Öcalan böyle bir kompozisyonda yer almaz. Alması, tamamen etkisizleşmesi demektir. Ama bunu da deneyecekler. İki, müzakere konularının değişmesi. Tamamen devletin, özellikle ordunun da onaylayabileceği bir çerçevede “Kürt sorunu nasıl çözülür” diye yeni bir cevap oluşturma. Ama bu Kürt sorununu çözmeyecektir. Bunun işleyebilmesi aynı zamanda önemli ölçüde Kürt özgürlük hareketine ve Kürt demokrasi güçlerine karşı şiddetli bir saldırıyı gerektiriyor. Orayı iyice ezmeden, iyice etkisizleştirmeden böyle bir plan uygulanamaz. Bu da çok mümkün değil, ama deniyorlar…

-Belediyelere kayyım atamak gibi mi?

-Evet. Belediyelerin zapt edilmesi, bütün seçilmişlerin yerine kendilerinin sözünü dinleyecek yeni temsilciler oluşturmak. Bu kayyım yoluyla belki bir süre gider ama neticede başka bir yolun denenmesi gerekiyor, o da şu; Kürt halk yığınlarının bıktırılması. Yani “şu işten kurtulalım da nasıl olursa olsun” deme noktasına getirilmesi. Burada anahtar rol oynayacak olan çarşı esnafıdır. Önemli ölçüde Kürtlerin büyük kentlerinde esnaflar, orta tabakalar hali vakti yerinde ve savaştan bıkmış olan kesimler üzerinden böyle bir propagandayı yaygınlaştırıyorlar. “Yeniden barış mı istiyorsunuz kardeşim, bunun şartı şudur, siz de çevrenize bunu anlatın.” Esnafı propaganda aracısı olarak kullanmanın etkili olduğunu biliyorlar ve esnafı kazandıkları takdirde önemli bir engeli aşacaklarını düşünüyorlar. Fakat şu anda benim gördüğüm, bölgedeki arkadaşlarla konuşmalarımdan çıkardığım sonuç şu; Kürt esnaf ve orta tabakalarının bir bölümü henüz devlet yanlısı olmamış olsa bile tarafsızlaşma eğilimine girmiş vaziyette. Bu arada özgürlük hareketi talepleri etrafında bir politikanın, ne olursa olsun barış diyenler nezdindeki zayıflamasından söz edebiliriz. Bunu daha iyi bilecek olanlar elbette Kürt siyasetçileridir. Fakat bu böyle bir eğilimin olmadığı söylenerek baş edebilecek bir şey değil. Daha ciddi tedbirler ve mümkünse manevralar falan gerektiren bir süreçteyiz. Bunun hem silahlı Kürt hareketi açısından, hem de sivil siyaset açısından yeni bir taktik çizgi, yeni bir politik program, yeni bir çalışma tarzı gerektiren bir süreç olduğunu düşünüyorum. Temel talep hâlâ barıştır. Bunun gerçekleştirilmesi, demokratik bir barışın elde edilebilmesi için, kaybedilmiş kesimlerin tekrar kazanılması zorunludur. Taleplerin yeniden ve ikna edici bir tarzda ve daha ileriden formüle edilmesi gerekmektedir ve Kürt siyaseti bunu yapabilecek güçtedir. Devlet, bunu engellemenin yolunu provokasyonlarda görüyor. Bu provokasyonları önlemek ve örneğin 7 Haziran’daki gücünü elde etmek için bir hamle yapması gerekiyor. 15 Temmuz darbe girişimi, Kürt cephesinde de düne göre bunu oluşturmada daha çok çaba içine girmeye yol açmıştır. Bu bakımdan bütün demokrasi güçleri gibi Kürt hareketi açısından da yeni bir evreden söz edebiliriz. Evrensel İstanbul / Serpil İLGÜN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × two =