Cumhur, devlet ve demokrasi

PAYLAŞ

Günümüzün siyasal yapısı olan devlet, cumhur üzerinde yükselir, aralarındaki ilişki ise çağdaş yönetim biçimi olan demokrasi yöntemi ile sağlanır. Sistemlerin ve yönetim biçimlerinin süzülerek günümüzde ulaştıkları cumhuriyet ve demokrasi evresi, yığın içinde güdülenen insan dokusunun, yetki ve karar sahibi birey konumuna dönüşmesinin simgesidir. Siyaset alanındaki bu dönüşüm insan üzerindeki sömürü ve baskıyı kaldırmamış, tam tersi, devleti baskının aygıtı ve bekçisi konumuna getirmiştir. Bu gerçeğe yazının sonunda dokundurma yaparak, asıl tartışma konumuz kapitalist devlet yapısı yönetim biçimi bağlamında, önümüze koyulan anayasa değişimi referandumu ile ilgilidir.

Bu cumhuriyet ve demokrasi sözcüklerini bir modelde ele alarak, ‘cumhur’ un karar sahibi olarak kendisini yönetmesi ilkesini kısaca tartışacağız. Eski Yunan’da görüldüğü şekliyle doğrudan demokrasinin olanaklı olmadığı günümüzün kalabalık toplumlarında temsili demokrasi sistemi olarak toplumun karar organı olarak parlamento ortaya çıkmıştır. Parlamentonun toplumu temsil kabiliyetinin yüksek olduğu durumda tüm toplumsal düşünce ve görüşlerin karar aşamasına yansıtılarak, genel eğilime en yakın karar alma olasılığına ulaşılır. Ancak, seçilen başkan ya da cumhurbaşkanının % 90 ve daha da üzerinde oy almadığı durumda, parlamento ile aynı temsil kabiliyeti olduğu kesinlikle ileri sürülemez. Halkın oyu ile seçilmiş de olsa, seçilen kişi seçenleri, yani halkın ancak bir bölümünü temsil ediyor olacağı halde, parlamento halkın kahir ekseriyetinin oyu ile seçilmiş olduğundan, tüm halkı temsil yetkisini elinde tutar. Bunun da ötesinde, parlamentonun icadı üzerinde düşünürken, bu kurumun toplumun tümüne yakının temsil kabiliyetine ilaveten, kararlarda tartışmalı müzakerelerin toplumsal yararını da dikkate almak gerekir. Toplumsal konular parlamentoda tartışıldıktan sonra alınan karara tüm toplumun uyması ile, bir adamın aldığı kararlara tüm toplumun uyması arasında dağlar kadar fark vardır.  

Halkın kahir ekseriyeti ile seçilmiş parlamento da, halkoyu ile seçilmiş başkan ya da cumhurbaşkanı da kaçınılmaz olarak sistemin bürokrasi ve yargı çarkları arasında çalışır ve denetlenir. Kuvvetler ayırımı, halkoyu ile seçilmiş parlamentoyu da başkanı da denetler. Bu durumun siyasi anlamı şudur ki, ulusun uzun erimli devlet ve yönetim biçimi dönemsel tercihlerle fazlaca saptırılamaz. Doğal olarak, ulusun uzun erimli tercihleri de değişebilir, ancak bu değişim, salt iktidara hâkim parti tarafından, hele de OHAL gibi olağanüstü dönemlerde ve aceleye getirilerek asla gerçekleştirilemez.

Bu kısa açıklamalar şu gerçeği göstermektedir. Halk olarak biz, cumhur sıfatı ile demokratik yönetim mi istiyoruz, yoksa hiçbir karar ve yetki sahibi olmayan insanlar yığını olarak güdülenmeye mi razıyız? Demokrasi istiyorsak, kuvvetler ayırımının zayıflatıldığı ya da ortadan kaldırıldığı, tek adamın bürokrasi ve yargı da dâhil tüm devlete hâkim olduğu bir sisteme geçit vermemeliyiz. Bürokrasi ve yargı mekanizmaları sistemin ve demokrasinin çok temel sigortalarıdır. Özal’ın da kırtasiye ile bürokrasiyi birbiriyle karıştırarak bürokrasiyi kaldıracağı safsatasının anlamı halkın çok önemli kamusal kararlardaki güvencesini, örneğin ÇED raporu gibi, kaldırmak idi. Çağdaş yönetim biçimi olarak demokrasi, ancak parlamentonun başat olduğu ve kuvvetler ayırımının etkili olduğu bir sistemde devrede olabilir. Dolayısıyla, önümüze koyulacak oylama bizi, “halk” mı, yoksa “köle” mi olduğumuzu belgelemeye zorlamaktadır. Demokrasi; halk yönetimidir, halkın yönetimden uzaklaştırılarak, salt kendi işine gücüne bakma süreci değildir. Demokrasi; halkın iradesini ancak temsilcilerine o da sadece geçici bir süre için terk edebileceği bir sistemdir.

Konunun diğer cephesini ise mülkün asıl sahibi olan ‘cumhur’ un belirlenmesi oluşturur. Halkları parçalanmış, ötekileştirilmiş insanlardan oluşan topluluk ulus olamaz ve cumhuru oluşturamaz. Küreselleşmenin öne çıkardığı alt-kimlikler kesinlikle kutsal olmakla beraber, insanları sınıf bilincinden uzaklaştırarak burjuvazinin emrinde köleleştirilmesine hizmet eden etkili bir tuzaktır. Etnik ya da sair alt-kimliklerin emperyalistlerce kaşınarak, halkların özgürlük vadi ile kendi sömürüleri altına alınması tuzağına girilmemelidir. Tüm alt-kimlik farklılıkları zenginlik olarak sınıf bilincinde birleşerek emperyalizme karşı toplu mücadele, emperyalistlerin ve iç burjuvazinin insanı köleleştirme ve başına bir çoban dikme hevesini boşa çıkarır. Çok ciddi ve tarihsel bir karar aşamasına giderken, parçalanmış topluluklar olarak emperyalistlerin çobanı eliyle sömürü altına mı gireceğiz, yoksa farklı alt kimliklere saygılı olarak bir arada ve kardeşçe yaşayan bir toplum olarak kendi karar ve kurallarımızla, sömürüsüz gerçek demokrasi yolunu mu açacağız!

Siyasilerin toplumu ‘özgürlük’ ve ‘güvenlik’ görüşleri arasında sıkıştırma aldatmacasına prim verilmemelidir. Bu kavramlar birbirini dışlayan değil, tam ters, birbirini kavrayan ve tamamlayan kavramlardır. Şöyle ki, devlet aygıtı vatandaşın güvenliğini sağlamaya mecburdur, ancak bunu özgürlüklerden fedakârlıkla yapmak durumunda olamaz. Etkili devlet konumunda vatandaş özgürlüğünü güvenlik sınırları içinde kullanabilmelidir. İfade özgürlüğü, bilgiye ulaşma özgürlüğü vb gibi özgürlük alanları kısıtlanarak, bu alanlara girenler engellenerek güvenlik sağlanamayacağı gibi, böylesi engellemelerde siyasal erke karşı güvensizlik ortaya çıkar. Vatandaş, yasalar çerçevesinde siyasilere karşı özgürdür, ancak siyasal erk yasama gücünü ve yargı erkini aletsel kullanarak vatandaşa karşı mutlak özgürlüğe sahip olamaz, bu aşamada siyasal erkin elini kolunu bağlayan başta yargı erki ve kısmen bürokrasidir. Yargı erki ve bürokrasi üzerinde mutlak otorite kurmaya çalışmak, siyasal erkin vatandaşa karşı yasal sınırları aşması anlamına gelebilir. Özgürlük ve güvenlik bireyler arasında söz konusu olduğu kadar, belki de ondan öte, vatandaş ile siyasal erk arasında etkindir. Bireyler arasında söz konusu olduğunda özgürlük ve güvenlik kavramları birbirini dışlıyor olarak görülebilir iken, vatandaş ile siyasal erk arasında bu kavramlar birbirini pekiştirir. Şöyle ki, siyasal erk yargı erki ve bürokrasiyi yanına alarak, vatandaşın özgürlüğünü kısıtlarken, aynı anda onu güvensiz ortama da sürükler. Bu gerekçe ile siyasal erkin kullanılması kesinlikle bir adama bırakılamayacağı gibi, parlamento varlığında dahi mutlaka bürokrasi ve yargı erki etkin olmalıdır.        

         

CEVAP VER