Cumhuriyet ve Kürtler

Cumhuriyet ve Kürtler

0
PAYLAŞ

CUMHURİYETİN ASİMİYASYON POLİTİKASININ ÇÖKÜŞÜ VE KÜRTLER

Geçmişte, 29 Ekim deyince şatafatlı törenler olurdu. Bütün okullarda çocukların ellerine bayraklar verilip sallandırılırdı. Ordu kendisini cumhuriyetin bekçisi olarak tanklarını gezdirirdi sokaklarda. Polis aynı şekilde davranırdı. Üniversitelerde ayrı kutlamalar yapılırdı. Böylelikle topluma zorla bir dayatma içinde her yıl birbirine benzer sıkıcı törenlerle cumhuriyetin kuruluş ‘yeniden’ ilan edilirdi. Dengeler değişti, kimse bu cumhuriyet törenlerini takmaz oldu. En büyük bekçisi ordu, çok yönlü prestij kaybetti. Törenler yasaklanmaya başlandı. Rejim de kendi içinde bir evrim geçirmeye başladı. Dün, ABD’nin bölgesel çıkarları için Kemalistler devletteydi, bu gün ise aynı çıkarlar için İslamcılar devlette bulunuyor. Ancak cumhuriyetin niteliğini belirleyen görüşlerin ideolojik ve politik kaynakları, kuruluşundan beri hiç değişmedi. Esas varlığını korudu. Bu bakımdan Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği sınıfların ekonomik ve siyasal temelinin kavranması aynı zamanda onun ideolojik yapısının kavranmasına yardımcı olacaktır. Türkleştirme stratejisini benimseyen cumhuriyet yöneticilerinin bakış acısı dün neyse bugün de aynı olduğunu çok açık olarak görüyoruz.

Cumhuriyetin geliştiği tarihsel ve toplumsal zemin ve bunun ideolojik altı yapısı iyi kavramadan, Anadolu’da binlerce yıldır yaşayan halkların asimilasyonla tarihten silme politikası da yeterince anlaşılamaz. Bugün Kürtler şahsında somutlaşan cumhuriyetin ideolojik-politik krizinin derinleşmesi ve bir bakıma sistemin çözülüş sürecinin bir parçası olarak görmek gerekir. Cumhuriyetle eş görünen Kemalizm’in çözülüş süreci, küresel sistemin kendi iç dengelerine paralel olarak gelişmekte ve alternatif model ise ‘ılımlı İslam’ olarak ön plana çıkmaktadır. Ancak hangi biçimde olursa olsun devletin stratejik ideolojik-politik varlık nedeni aynıdır. Geçmiş süreçlerde önemli oranda başarılı oldukları asimilasyon politikaları bu gün tersten başarısızlığın temel ana yapısını oluşturmaktadır. Kürtler şahsında ortaya çıkan bu asimilasyon başarısızlığı, geçmişte asimile sürecine tabi tutulmuş halkların yeniden bir uyanışını sağladığı gibi rejimin çözülüş sürecini hızlandırmaktadır.

Cumhuriyetin Bazı Temel Dayanakları

Bu bakımdan cumhuriyetin alt yapısını oluşturan temel bazı olgulara dikkat çekmeden, hem cumhuriyet rejiminin hem de bugünkü sistemin kendisini aynı mantık içerisinde yenileme mantığını anlayamayız. Çünkü sistemin temel karakteristik yapısı esasen devam etmektedir. Hepsinin beslendikleri ideolojik-felsefik gıdası aynıdır. Cumhuriyetin Kürtlere yönelik izlediği asimilasyon stratejisinin mantığını kavramak bakımından bunların kısa bir özetini sunmaktan yarar var.

Birincisi, İttihat Ve Terakki Geleneğidir. Cumhuriyetin ön plana çıkan kurucularının önemli bir kısmının İttihat Ve Terakki Perver Cemiyeti’nin üyeleri olmaları dikkat çekicidir. Örneğin M. Kemal/Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü/Başvekil, Ali Çetinkaya/İstiklal Mahkemesi Başkanı, Celal Bayar/Maliye Vekili, Banka Yöneticisi, Tevfik Rüştü Aras/Hariciye Vekili, Cemil Ubaydın/Dahiliye Vekili, Ali Fethi Okyar/Başvekil, Kazım Özalp/Millet Meclisi Reisi, Recep Peker/Vekil, CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya/Dahiliye Vekili-Hariciye Vekili, Fevzi Çakmak/Genelkurmay Başkanı, Kazım Karabekir/15.Kolordu Komutanı-mebus, Ali Fuat Cebesoy/General-mebus vb.

Terakki Perver Cemiyeti’nin ideolojik ve politik görüşlerini esas olarak savunmaya devam genç cumhuriyetin eski ve deneyimli kadrolarının devletin yapısı üzerinde önemli oranda etkili olduklarını, cumhuriyetin yakın tarihi içerisinde daha net olarak ortaya çıktı. Örneğin Terakki Perver Cemiyetinin 1912’lerde savunduğu ve Enver Paşa önderliğinde iktidarı ele geçirerek uygulamaya koyduğu, ‘Orta Asya Türkleri ile birleşme’ye dayanan ‘Turancılık’ eksenli Türkleştirme politikası aynı zamanda 1915’de gerçekleştirilen Ermeni jenosidinin ideolojik temelini oluşturdu. Bu strateji cumhuriyetin de varlık nedeni oldu. Bu politikanın etkisiyle, nasıl ki, birinci dünya savaşında Almanya’nın yanında savaşa girilmemişse, ikinci dünya savaşında yeniden faşist Almanya ile çok yakın ilişkiler geliştirilerek önemli oranda desteklendi.
Politik dengeleri kendi lehine çevirdikçe gericileşen Kemalist rejim, 1921 Anayasasında Kürtler için ‘otonomiden’ söz ederken, 1924 ve sonraki anayasalarda bunu tamamen ortadan kaldırdı.

İkincisi, İzmir İktisat Kongresidir. Genç cumhuriyetin ve onun tek partisi CHP’nin benimsediği ve uyguladığı ekonomik politikanın somutlaştığı yer, tarihi İzmir İktisat Kongresidir. İzmir İktisat Kongresi, Türkiye’de kapitalizmin geliştirilmesine ilişkin önemli kararların alındığı ve daha çok İstanbul ve İzmir kökenli tüccarların ve kompradorlarının öneri ve taleplerinin bir bütün olarak benimsendiği ya da kabul edildiği bir kongreye dönüştürüldü. Kongrede özellikle İstanbul tüccarlarının ve kompradorlarının ekonomik çıkarları ön plana çıkmıştı. İstanbul ekonomisi üzeride belirgin bir ağırlığa sahip olan Ermeni ve Yahudi tüccarların yerine kendilerinin geçmesi yönünde bir kısım tedbirler aldırmışlardır. Bunun için ‘milli iktisat’ kavramını kullanarak aslında bir ‘kurnazlık’ yapmayı başarmışlardır.

Aynı şekilde, emperyalist sermayenin ülkeye çekilmesi için bir kısım ve öneri ve kararların alınmasını da sağlayan bir kongredir. Yani kongre, emperyalizmle olan bağımlılığı fiilen resmileştirmiştir. Bu bakımdan Türkiye hiç bir dönem ekonomik bağımsızlığı olan bir ülke olmadı. M. Esat Bozkurt, kongrede yaptığı konuşmada yabancı sermayeye ilişkin şunlar belirtmiş; “Chester projesiyle memlekete 400 milyon liralık bir yabancı sermaye girecektir. Milletimizin hukukuna ve memleketimizin kanunlarına saygılı her hangi bir yabancı sermaye’ye kat’tiyyen düşman olmadığımıza bundan daha güçlü kanıt olabilir mi? Düşman kaynaklarından çıkan bu iftiraların içe ve dışa karşı kesinlikle yalanlanmasını rica ediyorum…” Böylelikle, Bozkurt’un belirttiği Chester Projesi, Türkiye’nin ‘küçük’ Amerika olma sevdasının 1920’lerden beri var olduğunu gösteriyordu.

Üçüncüsü, Türk Tarih Tezi Ve Güneş Dil Teorisidir. Cumhuriyetin ırkçılığa ve milliyetçiliğe dayanan Türkçülüğün ideolojileştirilmesinde ‘Türk Tarih Tezi ile Güneş Dil Teorisi’nin önemli bir etkisinin olduğunu birçok sosyal bilimci tarafından verilerle ortaya konuldu. Dünya coğrafyasındaki bütün tarihsel ve toplumsal gelişmeleri ve değişimleri yok sayan, insanlık tarihinin uzun bir tarihsel evrim içerisinde meydana geldiğini inkar eden ‘Türk Tarihi Tezi ve Güneş Dil Teorisi’, Cumhuriyet’in ırkçılaşan ideolojik çizgisinin en öhemli halkasını oluşturuyordu.

Çin, Mezopotamya, Sümer, Elam, Akat, Asur, Eti, Mısır gibi Asya’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da Avrupa’da kurulmuş medeniyetlerin ve imparatorlukların tamamı ‘Türk medeniyet’leri olarak savunan bir zihniyet, Anadolu ve Mezopotamya halklarının Türkleştirilmesinin en somut biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu tezlerin savunucularında ve Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Tarih Öğretmeni Bayan Afet İnan, Türk Ocakları Kurultayı’nda şunları söylüyor; “Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavimi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da milattan en aşağı 7.000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyetin ilk devrini açan Sümer, Elam, Akta isimleri verilmekte olan Türk’lerdir. Mısır’da deltanın otokton sakinleri, Mısır medeniyetinin kurucuları Türk’lerdir. Mezopotamya’da milattan evvel 2300 tarihinde şöhret bulan Sami Hamurabi, tarihe mevki olan Asurlular tarih içinde tarihtirler. Grek namı alan Doryenlerin, Anadolu’nun otokton ahalisi, ilk ve hakiki sahipleri, ataları Eti’leri başları da olan Türklerdir…” Dünyanın oluşum evrelerini bir yana bırakarak, Türk tarihine ilişkin bu değerlendirme ile aslında dünyadaki tek ulusun ‘Türkler’ olduğunu anlamış oluyoruz. Türk tarihi anlatılırken de, bilim tarihi adına ileri sürülen saçmalıklar düşünce sınırlarını çoktan aşmış bulunuyor; “… Tarihin en eski devrilerinden başlayarak Orta Asya’dan Doğu’ya, Batı’ya Güney’e kuraklık ve ekonomik nedenlerle büyük göçler olmuştur. Bu göçmenler brakisefal, alpın tipinde, Türkçe konuşan insanlardır. Bunlar gittikleri yerlere ileri bir uygarlığa da götürmüşlerdir. Mezopotamya’da, Mısır’da, Anadolu’da, Çin’de, Girit’te, Hint’te, Ege’de Roma’da medeniyet kuranlar bu insanlardır. Türklerdir. Dünyada medeniyetlerin kurulması ve gelişmesinde, dünyanın öteki köşelerine yayılmasında belli başlı pay Türkçe konuşan bu insanlarındır.” İçişleri Bakanı Şükrü Kaya şunları belirtiyor; “Zaten insanlık tarihi Türklerle başlamıştır. Türk olmasaydı belki insanlık olmazdı ve muhakkak ki medeniyet de başlamazdı” diyor.

Türk Dil Kurultayı’nda Türk ırkçılığı şöyle savunuluyor; “…Şimdi Türk’ün sesini daha iyi işitiyorum. Türk kendine güven! Türk durma yarat!”, “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi tarihsel gerçeklerle ve bilimsel doğrularla hiç bir ilişkisi olmayan bu savlar, Türkiye’de faşizmin ideolojik temellerini oluşturdu.
Aynı zamanda bu tezlerin ‘resmi’ ideoloji haline getirilmesi ile Avrupa da faşizmin iktidara gelmesi arasında eş zamanlı bir paralellik bulunması da ayrıca dikkat çekicidir.

Dördüncü, Avrupa’da Faşizmin Gelişmesi ve Türkiye Yansımalarıdır. Cumhuriyetin ideolojik şekillenmesini oluşturan, halkçılık ve devletçilik ilkelerine dayanan ‘sınıfsız, imtiyazsız, tezatsız, kaynaşmış bir millet’ anlayışı ile nasyonal sosyalist/faşist hareketin ‘devletin milletin ileri menfaatlerini temsil eden’ devletçilik anlayışı birbirini tamamlayan iki görüş olarak karşımıza çıkmaktadır. Kemalist kadronun ve ideologların yaratmak istediği faşizmin devlet anlayışıdır. Şevket Süreyya şunları söylüyor; “…Şu halde yeni devletin iktisadi fonksiyonları, Türk inkılâbının, bir taraftan eski Türkiye’nin yarı müstemleke vaziyetini asfiye etmek, diğer taraftan vatan toprağı üstünde imtiasız sınıfsız, bir milli cemiyete vücut vermek… Bu ikinci cemiyetin şeklini, yani imtiyazsız sınıfsız bir millet vücudunu hedef tutmaktır…” Aynı keza ‘millet adına devleti yönetecek olan seçkin kadro’ anlayışı da, ‘faşist devlet’teki ‘seçkin ve üstün şef’ anlayışıdır. Şevket Süreyya, cumhuriyet kadrolarının da ‘seçkin ve idealist’ olarak tanımlarken şunları söylüyor; “… Kadro bir kalabalık değildir. Burada alelade her vatandaşın yeri yoktur. Kadro, inkilap için ileri unsurların, en ileri fikirler etrafında teşkilatlanmasıdır. Onun kuvveti, evvela, temsil ve müdafaa ettiği fikirlerin isabetinde, saniyen saflarına aldığı ileri ve feragatli unsurların kuvvet ve keyfiyetindedir…” Bütün bu görüşler, faşist ideolojinin Türkiye gerçeğine uyarlanmasıdır.

Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da, Kemalist hareketle Hitler faşizmi arasındaki ilişkiyi şu cümlelerle açıklıyor; “Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinde başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür…” 1930’larda Türk Ocağı Genel Başkanı olan Hamdullah Suphi(Tanrıöver); “Bizim ile faşizm arasında içtimai ve siyasi fikrin bazı noktalarında müşterek olduğunu tespit edebiliriz. O hareket(faşizm bn.) milletperverdir; biz milletperveriz…” Avrupa’da faşizmin yükseliş dönemi ile Türkiye’de ırkçı ve milliyetçi temelde geliştirilen ideolojik- politik çizginin faşistleştirilmesi ve devlet sistemin faşist örgütlenme modellerinin uygulanmaya konulması da eş zamanlı olması dikkat çeken önemli bir faktördür.

Beşincisi, Anti-Komünizmdir. ‘Anti Komünizm’ tezi cumhuriyetin en önemli kuruluş felsefelerinden biridir. Cumhuriyetin anti-komünizm stratejisi; 1935’lerden çok daha belirgin hale geldi. Örneğin CHP’nin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, ‘Porjektör’ dergisini çıkartan Sabiha Sertel’i dergi için tehdit eder. “…Bu komünizm propagandası değil de nedir? Bu dergide daha birçok ipsiz sapsız yazılar var… Bu halka da bana da vız gelir. Ben bu gibi yazılarda korkmam. Senin yazdıklarında korkarım. Sen hem işçi kadınları tahrik ediyor, hem de mebus bayanları vazifelerini yapmamakla suçlandırıyorsun. İşte halk bu yazıya kulak asar. Onun için toplattım” yanıtını verir. Komünist Partisi’nin faaliyetlerini yasaklayan Türk Ceza Yasası’nın bölümleri faşist İtalya Ceza Yasasından alındı. Taner Timur, ‘sol’a yönelik yasakları şöyle dile getiriyor; “Oysa Türkiye’de çok partili hayata geçilirken Ceza Kanununda yapılan değişikliklerle zaten yasak olan sol propaganda ve örgütlenmeye karşı cezalar arttırılmıştır. Bu konuda Mussolini İtalya’sının Ceza Kanununda alınan maddeler yeterli bulunmamış ve şiddetlendirilerek kabul edilmiştir…” Böylelikle hem ideolojik, hem de politik ve pratik uygulamalarda Avrupa faşizmiyle bir bütünlük sağlayan cumhuriyetin önündeki temel strateji, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın muazzam bir zenginliğini oluşturan halkların bütünlüklü olarak asimilasyona tabi tutulmasıdır.

Altıncısı, Cumhuriyetin ideolojik-politik felsefesini somutlaştıran, aynı zamanda devletleşen CHP’nin de temel ilkesi haline gelen 6 ilkenin en önemlisi milliyetçilik maddesidir. Anadolu topraklarında kurdurulan ‘yeni’ Türk devlet de, milliyetçilik üzerinde şekillendirildi. Böylece Türk milliyetçiliği, Anadolu’da bulunan bütün ulus ve ulusal azınlıkların inkarı temeli üzerinde geliştirildi. Türklerin ‘en üstün ırkı temsil ettiği’ görüşü zaman içerisinde Türk milliyetçilik ideolojisinin temelini oluşturduğu gibi aynı zamanda faşizmin Türkiye’deki en önemli dayanağı oldu. M. Kemal’in en güvendiği bakanlardan biri olan Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt, 1930’da devlet adına TBBM’nde yaptığı bir konuşmada; “Türk, bu memleketin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; Hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost ve düşman dağlar bu hakikati böyle bilsinler…” Bu değerlendirme, cumhuriyetin ideolojik mantığını ortaya koyduğu gibi Türkleştirme politikasında izlenen stratejinin ana esaslarını ortaya koymaktadır.

Devletin temel yapısını oluşturan bu stratejik maddelerin hedefi ‘tek ırk, tek dil, tek kültür adı altında tek’ ulus ve ‘‘tek’ Türk insan tipi Türk yaratmaktı. Değişmez Genel Başkanlığını M. Kemal’in yaptığı devletleşen CHP’nin 1935’teki milliyetçilik tanımında bunu görmek mümkündür“… Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camia içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik ve hatta Lazlık ve Pomaklık gibi fikirler telkin edilmiş olan vatandaşlarımızı kendimizden sayarız… Bu vatandaşları da biraz evvel izah ettiğimiz dil ve emel birliğinde iştirak kaydı altında tamamen Türk olarak kabul eder… Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ülküsünü benimseyen her vatandaş, hangi din ve mezhepten olursa olsun Türk’tür…” Cumhuriyetin milliyetçilik anlayışı; Anadolu topraklarında, Türkler dışındaki bütün ulusal ve ulusal azınlıkların inkârına dayanan ırkçılık ve şovenizm temelinde geliştirilen ve asimilasyonu temel alan bir milliyetçilikti ve hala öyledir.

Bu politika daha sonraki yıllarda çok kapsamlı olarak uygulandı. Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Keldaniler ezici bir çoğunlu kendi topraklarda sürüldüler. Kalanlarda kendilerini Türk olarak göstermek zorunda kaldılar. Trakya’nın önemli bir kültürel zenginliği olan Balkan ve Anadolu hakları arasında bir nevi köprü görevi gören Pomaklar, Kafkaslarla Mezopotamya ve Anadolu arasında bir organik bağ sağlayan Lazlar gibi birçok etnik azınlık Türkleştirildiler. Yani Laz, Çerkez, Gürcü, Azeri, Boşnak, Arnavut gibi etnik azınlıklar önemli oranda asimilasyona tabi tutulmuşlardı. 1939’da okullarda okutulmak üzere kaleme alınan coğrafya kitabında, uygulanan jenosit politikalar sonucu, Anadolu’da ve Mezopotamya’da. “yalnız Türklerin hâkim olduğu yerlerde siyasi ve ırki birlik sahibi bir memleket haline girdi…” deniliyordu. Peki, gerçekten böyle mi oldu. Bütünlüklü olarak bakıldığında böyle olmadığı görürüz. Cumhuriyetten beri çok yoğun olarak uygulanan bu stratejinin bugün bir iflas noktasına geldiği artık görülüyor.

Cumhuriyetin Kürtleri Asimile Politikası Başarısız Kaldı

Cumhuriyet, stratejik hedefini tamamlamak için Kürtleri bütünlüklü olarak tasfiye etmeye yöneldi. Cumhuriyet tarihi bir bakıma Kürtlerin asimilasyona tabi tutulması tarihidir. Jenosit dâhil olmak üzere katliamlara dayanan etnik temizlik ve kültürel asimilasyonun bütün şiddetiyle uygulandı. Cumhuriyetin kendisi, Kürtlerle bir savaş tarihidir. Zilan, Koçkiri, Ağrı İsyanlarıyla başlayan Şeyh Sait ayaklanmasıyla devam eden ve Dersim jenosidiyle doruğa ulaşan savaş tarihi, Kürdistan’ın haritadan silinmesi, Kürtlerin tarihten yok edilmesi ve bölgenin bütünlüklü olarak Türkleştirilmesiydi.

Dersim jenosidi bu sürecin en önemli halkası olarak görüldü. Dersim’de devletin jenosit hazırlığı daha 1926’larda planlanmıştı. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in 1926’da hazırladığı rapor’da şunlar söyleniyor; “Dersim, Hükümet-i Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kat-i bir ameliye yapmak gerekir…” Önerisi ise; “Görecekleri tazyik üzerine dağlara çekilecek müsellah halkı da kara ve hava kuvvetleri ile tazyik etmek” gerektiğini söylüyor. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey’in 1930’da hazırladığı raporda bu hazırlıkların çok daha bir netlik kazandığı anlaşılıyor: “Elaziz’de bir bomba tayyare filosu bulundurularak, mühim vak’alar yapan veya hükümetin tebligatına muhalefet eden aşiret köylerini müessir bir surette bombalamak, ziraat ve hayvanlarını imha etmek ve rahatça ikamelerine mani olmak…” için gerekli askeri hazırlıkları yapılmasını öneriyor. Dersime yönelik devletin katliam hazırlığı 1938’den tam 12 yıl önce başlanıyor. 1938’de Dersim halkının imha ve asimilasyona karşı çıkışı katliam için sadece küçük bir gerekçiğidir. Binlerce Dersim linin katliamıyla sonuçlanan jenosit, Dersim nüfusunun sürgüne gönderilmeyle devam etti.

Ermenilerden sonra Kürtlere yönelik uygulanan sürgün yasaları çok kapsamlı olarak uygulandı: “Madde 11-B: Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti kararı ile, Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartı ile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıska etmek de bu tedbirler içindedir.
Madde 12-A: Türk soyu ve kültüründen olmayan hiç bir aşiretin ve ferdin bu mıntıkaya yerleşmesine izin verilmez.
Madde 13/3: Türk ırkından olmayanların serpiştirme sureti ile köylere veya ayrı mahalle veya küme teşkile etmeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskânları mecburidir.”

Bütün bu uygulamalar Kürtlerin ‘Türkleştirilmesi’ planının bir parçasıdır. Kürtlerin yurtlarından zorla çıkartılarak, küçük kümeler halinde devletin önceden belirlediği ve Türk nüfusunun ağırlıkta olduğu bölgelere zorunlu olarak yerleştirilmişlerdir. Amaç, küçük gruplar halinden parçalanarak yoğun Türk nüfusu içerisinden asimile edilerek kendi ulusal benliklerini unutmaları ve zaman içerisinde Türkleşmeleridir. Hitlerin Yahudilere karşı giriştiği insanlık dışı soykırım politikasının çok daha ilerisinde Türkiye cumhuriyeti tarafından, sadece fiziki olarak değil aynı zamanda politik, sosyal, kültürel ve tarihsel olarak Kürtlere uygulandı, uygulanmaya devam ediyor.

Dersim gerçeği, devletin ırkçılık ve şovenizm politikaları eksenin de, Kürtlerin bir bütün olarak asimile edilerek Türkleştirilmesi stratejisinin en uç örneğidir. İşlenen bütün katliamların ve sürgünlerin temeli budur. Yani devletin Kürt politikası esas olarak, tarihten gelen sömürgeleştirme politikasının bir devamı netliğindedir. Bu bakımdan cumhuriyet tarihindeki bütün isyanlar, devletin sömürgeleştirme politikasına karşı Kürt ulusunun kendi varlığını koruma mücadelesidir. Peki devlet kuruluşundan beri jenosit dâhil, uygulamaya çalıştığı çok yönlü tasfiye ve inkâr politikası başarılı oldu mu? Taktik veya geçici olarak oldu. Dersim jenosidinden sonra Kürtlerde bir sessizlik dönemi yaşanmış olsa da devlet stratejik olarak başarılı olamadı.

1960’lardan sonra uluslararası politik dengelerin etkisiyle, Kürtler yeni bir aydınlanma sürecine girdiler. Ulusal bilinç sıçraması, özellikle Kürt aydınlarını yeni arayışlara yöneltti ve Kürtlerin politik hareketleri ortaya çıktı ve hızla örgütlendiler. Bu gelişmeler, Kürtlerin yeniden ama daha stratejik olarak ayağa kalkmanın ilk adımıydı. 1970’lerden itibaren Kürdistan gerçeğinin çok daha bilinçli olarak kavranmaya başlanması, genç kesimler arasında ortan politik uyanışı geliştirdiği gibi, Kürdistan gerçeğinin kavranmasına paralel olarak bu sürece denk düşen farklı politik eğilimlere sahip Kürdistan eksenli örgütler oluştu. Özellikle Türkiye devrimci hareketiyle politik ve örgütsel bir kopuş sürecinin başlaması, Kürdistan stratejinin giderek belirginleşmesine sağladı. Türk devleti, Kürdistan’daki politik gelişmeleri çok yakında takip etti. Özellikle Maraş Katliamından sonra hazırlanan istihbarat raporlarında, Kürt illerinde ‘acilen sıkıyönetimin ilan edilmesi’ gerektiğine özel bir vurgu yapılıyordu.

12 Eylül 1980, Askeri faşist darbenin stratejik politik hedeflerinden en önemlisi, ciddi bir gelişme eğilimi içerisinde olan ve cumhuriyet rejimine karşı mücadeleyi geliştiren Kürtlerin tasfiye edilmesiydi. Yani Kürtler bakımından tarihin tekerrür edilmesini sağlamaktı. Ancak ne bölgesel ve uluslararası dengeler 1938’lı yıllardı, ne de Kürtlerin politik hareketleri için durum böyleydi. Sosyalist damardan beslenen modern Kürt hareketleri içerisinde PKK, konjonktürel süreci çok iyi değerlendi ve Kürtlerin modern isyan hareketi olarak sürecin motor gücü oldu.

Generaller, cumhuriyet rejimini kurtarmak için yapmış oldukları darbe aynı zamanda Kemalist rejim için bir kırılma noktası oldu. Bir bakıma Kemalist geleneğin katı savunucuları olan generaller, mevcut rejimin tasfiyesinin ilk atımını da attılar. ABD’nin ihtiyaçlarına bağlı olarak belirlenen ‘yeni’ İslam politikası fiilen devreye girdi. Kürtlere karşı, bu kez İslam bir asimilasyon aracı olarak kullanıldı. Bugün kendi iç değişim sürecine giren cumhuriyet rejiminin Kürt politikası ile Kemalist rejimin Kürt politikasının ideolojik dayanağı aynıdır. Türkçülük ve İslamcılık ikisi de, Kürtler karşısında madalyonun ters yüzünü oluşturuyorlar. Bu bakımdan cumhuriyet adına Kürtlere yönelik yürütülen savaşın temel mantığı ve mayası hep aynıdır.

Ancak Cumhuriyetten beri Kürtlere karşı uygulamaya konulan çok kapsamlı saldırılar, sömürgeciliğin tasfiye politikalarında stratejik bir sonuç alınamadı. Kürt politik hareketi olarak PKK’nin başlattığı gerilla savaşı bir dönüm noktası olduğu gibi Kürtlerin toplumsal bir güç haline gelmesinin de ana halkasını oluşturdu.

Politik bir hareket olarak Kürt kitleleri tarafından benimsenen ve kabul gören PKK, bölgesel güç dengelerini çok iyi okudu. Dört parça Kürt coğrafyasında örgütlenen PKK’nin stratejik hamlesi Türk devletiyle yürüttüğü savaş, bir bakıma bölgesel bir savaşın kendisidir.
Bugün gelinen aşamada, cumhuriyet rejimi çok yönlü bir çözülme süreci içindedir. Kuruluşundan beri Kürtlerle savaş halinde olan Cumhuriyet, Kürtleri çözmek ve tasfiye etmek istedi. Ancak bugün tersi bir durum yaşamaktadır. Kürtlerin toplumsal gücü, Cumhuriyeti çözmeye başladı.

Bölgesel ilişkilerde varlığını korumak ve sürdürebilir duruma getirmek için Ilımlı İslam politikasına yönelen sistem, AKP’ye yön verdi ve bugün devletin hâkim gücü oldu. Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, küçük farklılıklarla devam ettiren İslam Cumhuriyetin de Kürtlerin bölgesel gelişmesi karşısında dayanma şansı pek bulunmuyor.

Küresel güçlerin çıkarlarına göre politika oluşturan cumhuriyetin esas amacı, varlığını sürdürülebilir durumda tutmaktır. Peki, bu mümkün müdür? Artık bu mümkün görünmüyor. Türkiye’nin ve hatta bölgenin en önemli politik sorunu Kürtler gerçeğidir. Kürt coğrafyasını işgal eden iki devlet çözülme sürecine girdi. İran, bu gerçeği gören akıllı devletlerden biridir. Bölgesel bir sorun haline getirmeden kendi içinde çözemeye yönelecektir.

Türkiye Cumhuriyeti ise tersten Kürt sorunundan korkan tek güçtür. Türkiye, hiç bir demokratik çözüme yanaşmıyor. Çünkü inkâr ve asimilasyon onun kuruluş felsefesidir. Bundan vereceği küçük bir tavizle yıkılacağı korkusuna kapılmaktadır. Bu da çok doğaldır. Dün asilime ettiğine inandığı etnik sosyal gruplar, Kürtlerin yarattığı toplumsal enerjiyle, bugün yeniden ayağa kalktılar, kendi doğal taleplerini gündemleştirmeye başladılar. Bu gelişmeler cumhuriyet yöneticilerinde bir endişeye yol açtığı kesin. Bu bakımdan çözümden söz etmek dahi onların beyinlerinde fırtınalara yol açmaktadır.

Ancak devlet, Kürt sorununu bu tarzda uzun süreli sürdürebilir bir durumda değil. İç politikada ciddi krizler yaşayan, ekonomik olarak esasen tıkanma noktasına gelen cumhuriyet sistemi, mevcut politikası devam ettirebilmesi oldukça zordur. Çok yönlü tıkanan bir cumhuriyet rejimi gerçeği yanında, küresel güçler önümüzdeki 5 yılda Kürt meselesinde, kendi politik çözümlerini devletin önüne koyacaklardır. Bu kaçınılmaz bir realiteyi oluşturuyor. Küresel güçlerin Ortadoğu’nun politik dizayinini tamamlamak için Kürt soruna bir çözüm bulmak zorunda olduklarının da farkındadırlar. Bunlar olasılıklar dışında Kürtler kendi politik çözümünü uygulamaları durumda, cumhuriyetin tasfiyesi çok daha hızlanacaktır.

Bunun bir başka ifadesi cumhuriyet yöneticileri, eğer kendi iç dinamikleriyle, burjuva demokratikleşme sürecine paralel olarak bu sorunu çözmezlerse, ya küresel güçler Türkiye’nin önüne bir plan koyar ve kendi çözümünü dayatır, ya da halklar kendi radikal iradeleriyle çözer. Yani PKK dar bir gerilla hareketi olmaktan çıkıp, Kürt coğrafyasının bütün alanlarda örgütlenmesiyle, sadece Kürtler için değil, Kürt coğrafyası içinde bulunan bütün halklar için de bir kurtuluş hareketi haline geldi. Kendi alternatif toplumsal yaşam modelini uygulama şansına sahip duruma gelmiş bulunuyor. Bu reel durum daha objektif değerlendirilirse, bölgesel denklemi iyi analiz ederlerse, cumhuriyetin çözülüş süreci hızlanacaktır. Bu bakımdan cumhuriyetin 100.yılına bugünkü politikalarla girmesi artık mümkün değildir. Tasfiye etmek isteyen cumhuriyetin kendisi tasfiyeyle karşı karşıyadır.

BİR CEVAP BIRAK