Dalgın dalgın seyreyledim alemi

DALGIN DALGIN SEYREYLEDİM ALEMİ


Dalgın dalgın seyreyledim alemi
Renkler ne çiçekler ne koku ne
Bir arama yaptım kendi kafamı
Görünen ne gösteren ne görgü ne


Çeşitli irenkler türlü görüşler
Hayal midir rüya mıdır bu işler
Tatlı muhabbetler güzel sevişler
Güzellik ne sevda nedir sevgi ne


Göz ile görülmez duyulan sesler
Nerden uyanıyor bizdeki hisler
Şekilsiz gölgesiz canlar nefesler
Duyulan ne duyuran ne duygu ne


Kimse bilmez dünya nasıl kurulmuş
Her cisime birer zerre verilmiş
Cümle varlık bir kuvvetten var olmuş
Gelen ne giden ne yol ne yolcu ne


Herkese gizlidir bu sırr-ı hikmet
Her nesnede vardır bir türlü ibret
Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet
Söyleyen ne söyleten ne Tanrı ne?


AŞIK VEYSEL


Büyükbabam akşamları yemek masasında –ki biz ona sofra deriz ve çok önemlidir- yılından mekanına, kişi isimlerinden olay örgüsüne kadar hafızasında kalanları bize anlatır dururdu. Bu hikayelerin birçoğunu defalarca dinlediğim halde her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi ilgimi kesemezdim. Biraz saygıdan biraz da onun hevesini kursağında bırakmamak için. Belki de kendi de biliyordu anlattıklarının kaçıncı baskı olduğunu ama  her seferinde başka bir mana çıkarmamız gerekiyordu anılarından. Yavaş yavaş yenen ve her bir lokmayı nimete saygıda kusur etmekten korkarcasına törene dönüştüren geleneğine göre aralarda sohbet etmek, hem hazmı kolaylaştırırdı, hem yemeğin tadını aldırırdı, hem tüm gün birbirimizden kopuk olan bağı güçlendirirdi. O yüzden bazen sabırsızca sallanırdık yerimizde yemeğin bitmesi için. Büyüdükçe onu beklemeden sofradan kalkmayı, ne yapıyorsam ona koşmayı, çalan bir telefonu bahane etmeyi, lafını bazen yarıda kesmeyi öğrendim ne yazık ki. Keşke yapmasaydım….
Büyükbabam bir devlet memuru olduğundan ve de asi bir adam mizacından dolayı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaşamıştı. Hikayelerinden birine göre  hepimizin bildiği ozan Aşık Veysel, Sivas’ın Şarkışla ilçesinde elinde sazı dolaşırken büyükbabamla tanışmış. Kahveye geldiğinde az konuşur, çayını içer gidermiş. Kendi kendine sazını çalarken herkes tarafından ciddiye de alınmazmış pek. Büyükbabam derdi ki; “Gariban (ondan bahsederken garip derdi ama “Garip Adam” çok derin bir mana içerir aynı zamanda) amaydı ama çok görmüş(!) bir hali vardı. Bazen halktan biri okumuştan bilge olabilir, diplomalı biri de cahil kalabilir”. Çok kitap okuyorum diye sürmenaj olmamdan korktuğundan, uyumam için yarım saatte bir yanıma gelse de, okuduklarımı anlayıp anlamadığımı test etmek isterdi, kitap yüklü hammal bir eşek olmamam için. Eski terimleri ona sorduğumda bir kelime için uzun uzun düşünüp anlamını tam vermeye çalışırdı, ben o kelimeyi çoktan geçtiğim halde. 


 Aşık Veysel dinlemeyi, onun sözlerinin önemini öğrendim. Ama aldığımız Batı eğitimi bizi özümüzden o kadar uzağa fırlatıyor ki, birçok şeyi sindiremeden geçiyoruz. Oysa bu topraklar adı anılmayan ne filozoflar yetiştirmiş. Satışı güzel, modernist, pozitivist, küresel müresel Batı eğitimi, şimdi böyle hazırcı, faydacı, moral ve etik değerlere yabancı, bütüne uzak, parçalı bulutlu bir ruh hali olan nesiller yetiştiriyor. Ben de tekrar okumaya başlayınca gördüm, bir Aşığın, bir Garibin, ama bir gezgin felsefecinin bilgelik dolu sözlerini. Her şey bu sabah bana görmeye hazır olduğumu gösterir gibiydi. Tüm gerçeklik anlamlarımızda. Gökyüzü pırıl pırıl. Kış güneşi sımsıcak ama mesafeli.
……
 Bu sabah zar zor uyanıp işe yetişmek üzere dalgın bir ruh haliyle yola koyulup nöbet yerime vardığımda “Quantum fiziğini” anlatan “Olasılıksız” isimli kitabımı elime alıp, evrenin olanaklar ağında başımı döndürmeye başlamıştım. Bir öğrencim elinde bana yazılmış bir mektup ile utana sıkıla yolumu kesip, “Hocam size yazdım” diyerek mektubu verip gitti. Bir süredir dalgınlığıma anlamlar çıkarmaya çalıştığını, beni çok merak ettiğini, daha yakından tanımış olmayı çok istediğini, bakışlarımdaki değişikliğin nedenini anlamayı çok istediğini yazdığı mektubun sonunda “Belki daha özenli olursam Berna Kayra’nın içine girebilirim, tıpkı küçük bir çocukken, iyi bir çocuk olursam şirinleri görebileceğime inanmam gibi” demiş. İçim biraz buruk, biraz duygulanmış bir şekilde yerdeki çizgilere basmadan yürümeye çalışırken, bir yandan da evrenin bütünlüğünü düşünüyordum. Birbirimiz ve varolan her şeyle bağımızı. Nasıl oluyordu da kat görevlisi kadın beni derinden hissetmişti geçen hafta. Dayanamayıp kollarına atıldığımda göğsümü göğsüne yaslayarak teşekkür ettim. Bana gerçekten bakmayı bildiği ve hissettiğini paylaşma yürekliliği gösterdiği için. Lise son sınıflara izlettiğim “Biz ne biliyoruz ki!” (What the bleep do we know) adlı belgesel filmin ikincisi olan “Tavşan Deliği” adlı filmden teorilerin etkisindeydim. Bir Japon araştırmacının, su moleküllerine sevgi ve şefkatle bakıldığında çekilmiş bir fotoğraf ile nefret duygusu ile bakılmış su moleküllerinin fotoğrafını karşılaştırdığında; “Düşünce ve duygularımız suya bile bu kadar etki ediyorsa, kendi hayatımıza nasıl etki ediyordur” dediğinde allak bullak oldum bir daha.


 Yıllar önce, Endonezya’daki depremzedeler için doldurduğumuz salonda, birkaç dakika dinginlik ve sessizlikle o insanlar için konsantre olduğumuz grup aklıma geldi. Ne işim vardı orda, ne yapmaya çalışıyorlar anlamamıştım. Çok sevdiğim ve hayatından endişe ettiğim biri saatler süren mucizevi ameliyattan çıktığında  “gönülden aynı şeye inanmış olmamız kurtardı onu” diyen diğer yakınlarını anımsadım sonra.


 Kuantum teorisine göre  mistik ya da açıklanamaz olarak adlandırdığımız ya da tesadüfe bağladığımız tüm tecrübeler çok normaldi. Telapatik bağlarımız, halk dilinde “kalp kalbe karşıdır.” sözüyle aktarılan ilişkili durumlarımız hiç de anlaşılmaz değildi. Ayrı gördüğümüz her şey ilişki içindeydi. Bir parçacık evrende bambaşka bir yöne fırlatılmış diğer bir parçacıkla aynı değişimi gösteriyor, etkileşimi sürdürüyordu. Hatta parçacıkları ayıramıyordunuz. Fizik alıştığımız fizik değil artık. Bir halk ozanının elli yıl önce  berrak içine doğan bir kavrayış bir fizik profesörünün araştırmalarının sonucu olabilirdi.


 Her gün ne kadar şanssız olduğunu söyleyen birinin şanssız olmasına şaşırmamalı, benim gibi sakar olduğunu kabul etmiş birinin sakarlık yapma korkusuyla daha fazla sakarlaşacağını bilmeliydik. O zaman dünyayı da etkiliyor enerjimiz. Elimizdeki gücü ne kötü kullandığımıza bakılırsa aslında ileri teknoloji üreten zihinlerimizin ne kadar emekleme çağında olduğunu anlıyoruz.


Gökyüzüne bakmak istedim…Çatı katındaki öğretmenler odasına çıkarken, başka bir öğrencim, sanki bu gün anlaşmışlar gibi kendi çizdiği kara kalem resmi uzattı. Dürer’in “Melankolik Meleği”ni. Kanatlarını düşürmüş, oturup dalgın dalgın bakan, sanki melek olduğunu unutmuş meleği. Bu kez adımlarımı sıklaştırıp koşarcasına tırmanmaya başladım merdivenleri …


 Gökyüzü…Benim dinlenmem lazım. Dinlemem lazım…Sakin olmam lazım. Kendime yüklenmeden zaten bana gösterilenleri şükranla kabul etmem lazım.


 Gökyüzü…..Yüzün ne kadar güzel…Göğü yansıtan yüzün….

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here