Datça’da Zaman / Nihat Akkaraca

Öykünün içeriğine fazla girmemek zorundasınızdır, çünkü okuyucunun öykünün sürprizlerinden alacağı tadı engellemiş olursunuz.

Nihat Akkaraca’nın Datça öykülerinden oluşan kitabını tanıtmak için masaya oturduğumda bu güçlüğü daha da fazla hissettim. Neredeyse yakın yıllara kadar kendi insanlarıyla sakin ve kapalı bir yaşam sürmüş bu parmak gibi incecik yarımadanın insanlarını, kendi özel lehçeleriyle, yaşama bakışlarıyla, hüzünleri, esprileri ve saflıklarıyla başarılı bir şekilde yansıtan Nihat Akraca’nın öykülerini tek tek ele almadan, öykülerin içeriklerine girmeden bu havayı verebilmek neredeyse imkansız gibi bir şeydi.

Hadi gelin de, eczanedeki bilgisayarın evindeki tansiyon ilaçlarını saydığını düşünen ve buna karşı kendince önlemler alan Emine teyzenin öyküsünün ayrıntılarına girmeden anlatın bakalım Emine teyzenin o pırıl pırıl zihin duruluğunun nasıl bir şey olduğunu, bu kapalı kırsal alanda insanların nasıl sade, nasıl gölgesiz, nasıl açık yürekli bir yaşam sürdüklerini; Mehmet amcanın, tedavisi için gerekli olan makada fitil koyma uygulamasını nasıl yaptığının öyküsünü anlatmadan, gelin de anlayın yöre insanlarının kendi yerel dillerinin onları nasıl belirlediğini ve bu güvenle ne gülünesi işler yaptıklarını, ama bu gülünesi işlerin hiç de acınası bir bilgisizlikten değil, kendi sade dünyalarının onlara kazandırdığı dile, bilgiye ve görgüye sonsuz güvenden kaynaklandığını; “Datça’da İki Adalı” öyküsündeki Nebil Kaptan ile Şevket Kaptan’ın Akkaraca tarafından başarıyla tasvir edilen ilişkilerinden söz etmeden gelin de anlatın, bu iki gün görmüş insanın paradan hiç bahsetmeden aralarındaki ticari ilişkiyi nasıl yürütebildiklerini, hem de bugün artık paranın çirkin yüzünün ve renginin kendini her yerde açıkça ortaya koyduğu bu dünyanın koşullarında…

Akkaraca’nın öyküleri sade, duru öyküler. Aynı Datça ve insanları gibi. Belli ki, öylesine sade ve duru insanlar ancak böylesine sade ve duru bir dille anlatılabilirdi. Öykülerin, Datça insanını anlatan içeriği bir yana, Akkaraca’nın öyküleri Datça tarihi, Datça coğrafyası, yerleşim yerleri ve bunların oluşumu vb. hakkında da bilgiler ve anlatımlar içeriyor. İşte bir örnek:

“Yağdaşı’nı geçip Oyucak tepesi’ne geldiklerinde, birkaç sene önce kaza merkezi olan İskele’de henüz bir köy görüntüsü bile yoktu. Zeytin, badem ve incir tarlalarına yapılmış, tek katlı, iki odalı, taştan duvarlı basit Datça evlerinin dışında, deniz kenarına sıralanmış dört memur lojmanı… Bunların yanında bugünkü Öğretmen evi’nin bulunduğu, halkın Asar Tepe dediği tepeye yapılmış çok sevimli bir kaymakam köşkü! Bir de Esen Ada’nın ucuna 1938 yılında otel olarak yapılmış bir bina. Datça Yarımadası’na yapılmış olan ilk modern yapı olduğundan halk arasındaki adı ‘bina’ idi… İskele, kaza merkezi olmuş ama, henüz sokaklar bile oluşmamıştı. Tek sokağı Reşadiye’den gelip Esenada’ya kadar uzanan şoseydi. Kısacası Oyucak Tepesi’nden denize kadar uzanan, payam ve zeytin tarlalarından ibaret yepyeni bir kasaba adayıydı İskele o zaman.” (s.109)

Akkaraca’nın kitabı, Datça’lıların kendine özgü konuşmalarına ilişkin de güzel örneklerle dolu. Burada birkaç örnek vermekle yetineyim:

“Huuy! Deyze, napık durusun bakaan? Gel buyur gayvaltı yapıkdurun.” (s.124)
“Govan damına girividiydim, gapgara bi ayı, tee senin gada va yok, garşımda dikilikduru.” (s.84)

Ve o duru, temiz, içi dışı bir, ama bir bahçe sulama sırası yüzünden de çamurlara bulaşma pahasına kıyasıya kavga etmekten çekinmeyen insanları tanımak için elbette tüm kitabı okumak gerek.

Nihat Akkaraca’nın kitabı ile Datça’yı ama çok daha önemlisi Datça insanını tanıyor, kendinizi onların yakın dostu, komşusu gibi hissediyorsunuz.

_________________

Nihat Akkaraca,
Datça’da Zaman,
Alan Yayıncılık, 2007

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × one =