Demokrasi: Lüküs Hayat

SEVDANIN NOTU: Bu yazı Sn Faruk Eskioğlu’nun “Demokratlık sınavı” adlı yazısına yorum olarak kaleme alındı önce…Sonra hızını alamadı, gazını kesemedi, uzadıkça uzadı…Yeni yazımı  omuzlayıp onun yerine geçti….

ASKERİ DEMOKRASİ, ASGARİ ÖZGÜRLÜK DEMEKTİR.

Askerlerin karıştığı her siyasal olayda, merasim kıtalarına verilen komutun tam tersini duymamız  kaderin bir oyunudur… Bu kader kurbanı ülkeler de zaten yuvarlak bir satranç tahtasında, Kasparov ‘u bile kasırga gibi silip süpürecek strateji ve trajedi yaratma ustalarının birer piyonudur.

Gezegendeki  Ekono-MİNİK  ya da sadece minik ülkelerin böylesine kader kurbanı olmalarını ırklar arası zeka eşitsizliği diye açıklamaya kalkmak, minik ülkelerin kuş akıllı olduğunu arzederken, büyüklerin  Buş akıllı olmalarını göz ardı etmek olur…

Hatta karısına rahatlıkla BLAİR cadısı diyebileceğim Tony Blair’in  Amerikalıların peşine takılıp Çölde Çay filmine figüran yazılması, itibarını ve puanını beş pounda düşürmesi de akıllara seza bir durumdur… Çöl tilkisi Rommel e bile uğursuzluk getirmiş ve onu kürkünden etmiş bu çöllerde geleneksel beş çayını içmeyi düşünmüş olması bile mutlaka kraliçenin dizlerinin bağını çözmüştür…

Kraliçe mavi kanlı olmasaydı onun mosmor olduğunu da görebilirdik… Ama inanıyorum ki;   Eğer verdiyse diz bağı nişanını geri alması dizinin sonlarına doğru mutlaka bir yerlerde karşımıza çıkacaktır…

Hele hele Kraliçe 2.Elizabeth torunu Harry nin harbe gitmesine neden olan Tony’yi asla affetmeyecektir. Charles kral olursa Camella (Camel sigara ile isim ve biçim benzerliği sadece) kraliçe olacağı için tahtta sadece torunlarına rezervasyon yapan 2.Elizabeth  mazallah Harry e bir şey olması durumunda Blair’ e kin besleyecek,  hatta tarihe ikinci yerine sadece kinci olarak geçecektir…

Bir emirle sarayda istediği kişinin kellesini koparıveren akrabası  birinci Elizabeth’in  hükümranlığı gibi bir saltanat için gizlice kiliselere gidip mumlar yakacaktır… Londra’nın yağmuruna karşı hem şemsiye hem şapka görevi yapan şem-şap ları onu gizlese bile bir süre sonra  günah çıkardığı papaza yaptığı itiraflar İngiltere’nin bütün paparazzileri tarafından teybe alınacak, avam kamaranda naklen, lordlar kamarasında kulaktan kulağa
dinlenecektir:

– Aziz peder, nedir bu çilem… Tam Diana’dan kurtuldum derken bu salak Tony sarayda iki tane muhafız bırakarak bütün kraliyet ordusunu Irak’ a taşıdı… Şimdi benim küçük torun Harry tutturdu ben de savaşçılık oynicam, çölde kumdan kaleler yapıcam, diye… Hep bu salak Tony’ nin yüzünden… Şimdi tanrı korusun Harry’ ye bir şey olursa, büyük torun da karı kız peşinde, tahta soğuk bakıyor, ee aziz peder, o zaman Çarli tahta çıkar… Çarlim benim minik monkey im… Ona bütün tahtlar taçlar feda… Ama ben Çarli tahta çıksın , Camel’ de taca çıksın istiyorum… Ah o da bir Mısırlı bulsa da, anavatanı gibi seveceği Mısır’a gitse… Bir mumyanın yanına kıvrılıverse… Hörgüçlü Camelin fendi güçlü kraliçeyi yendi…ah ah.
 
KONUYA GERİ VİTES… BİR GECE ANSIZIN LADES !!!

Neyse konu saptı, geri vitese takıyorum ve minik ülkelerin sık sık karşılaştıkları  askeri uyarı işaretinin yanına park ediyorum…

Askere gidenler hatta  görev yeri Şırnak  değilse  geri dönenler bilir: Kendi içtimalarında askere : SASS  DURUŞ, “Uygun adım ileri marş” komutu verilir… Bu marş, sevdiğimiz, TOP ON, TÜFEK ON listesine giren milli marşlardan seçilir…

Kürdili-savunma makamında olup çok hareketlidir…Kaz adımıyla yapılır. Adımların toprağa vuruş hızı için  siyasi  durum baz alınır… 

Sivillikte ise bu komut “uyduruk adım, geriye marş” olarak deşifre olur ve elbetteki bu geri adımlı çağdışı yaşam yürüyüşünü mehter bandosu destekler… Ceddin deden neslin babandan sonrası Halil İbrahim sofrası…

Mehter bandosunun icraatı,  ağır aksak saz semaisi makamında olup,  düm teka düm teklerle zenginleşir.

İktidara dahil olanlar, Sebayi dü, cari se ile tavlanıp güçlendiğini sanırken,  zar oyunu bozar;  Roma hukukunu çok iyi bilen  Sezer Brutus’ ların  hamlesini atlatır; Akademia Harp te cumhuriyetin darp ve yaralar aldığını ağlayarak anlatır, Brutuslar mars olur… Gez göz arpacık iltihabı yüzünden  geleceğe KITA-RAKT  gözlerle, el yordamıyla, ve sabahın körü programını sunan Metin Şentürk’ün yardımıyla ulaşmaya çalışırız…

Marsta ise hayat olmadığı, evlerin de çok pahalı olduğu, hatta iki kapı bile alınmadığı NASA tarafından açıklanmıştır… Nasa aya gidip eli boş dönen  astronot Neil Armostrong”un onu heyecanla bekleyenlere verdiği yanıtın kısaltılmışıdır: NA – SANA…

Mars’ın  gezegendeki bütün boşgezen kahvelerinde uyduları ve üstatları bulunur, bu vatan oylarla değil 3 mars bir oyunlarla defalarca kurtulur…

KEMOTERAPİ… TAHTALARA TIK TIK,  BİÇARE TIP !!!

Tavlayı yahut tatavayı kesip işi bir başka boyuttan ele almalıyım şimdi:
Ben ordunun siyasi müdahalelerini kemoterapi tedavisine benzetirim. Kanserleşen bir dokuya yapılan kemoterapi aslında çok zor  bir tedavidir. Tam dozajıyla  uygulansa kanseri yere serer, üstünde de tepinir… Hatta Hipokrat bile bu amansız hastalığa çare olduğunu duyunca dirilir… Yemin töreni yapar… Bir daha sadece zengin hastalara bakacağına dair her üç kitaba da el basar… (Hipo bile olsa sonunda kırattır. Dün dündür, bugün bugündür…)

DR ların bu hastalıkla yaptığı savaşta kanser küme düşer,  hasta 3 puan alarak ligte kalır…Taraftarlar ambulansın önünü kesip hastayı kucaklar; Aziz Yıldırım “biz Kemoterapiden sağlam çıktık, Allah KÜME-TERAPİDE kalanlara acısın” diye beyanat verir…

Ama ne yazık ki bu olmaz ve yıllardır  bu savaşta bütün sağlıklı hücreler  kim vurduya gider…Kimi Yemen’ de kimi Sarıkamış, kimi de Çanakkale de şehit düşer…

Zaten bu tür kemoterapiyi ilk uygulayan  saray doktoru proto-prof Enver paşayla, son uygulayan ordu Narsist prof.dr. EVRENOS paşadır… İlki Goben ve Breslaw isimli  Alman zırhlılarının Türk gemisi kılığında Batum’u topa tutmaları emrini vererek oluşan tsunamide bütün Osmanlı gemilerinin Karadenizde batmasına neden olur…Tsunamiyi kendisine haber vermeyen  yaveri ser binbaşı Samiyi:

– “Tuu sana Sami, nasıl  görmezsin koskoca Tsunamiyi, bir kaşık su mu bu” diye azarlar; ve onu vatan yahut Silistre arasında bir tercihe zorlar…

Sami bey Silistre yerine Silifke’ye gider, Enver paşa tarihten silinene kadar orada kaşıklarla oynar… Zamanla  kaşık işini çok büyütür, bir dev halini alan fabrikasına JUMBO adını verir. Çelik ten  Ürettiği kaşık çatalların artan parçalarıyla Jumbo jetleri yapar; ama Sami beyin Amerikalı amcası yani Uncle  Sam bu işe kıl olur… Samiyi Teksas’ta  inek çobanı yapar…Bu durumdan da anlaşılır ki kovboylar Sami ırkından değil, bizim yaver Samiden gelir…Yahudi lobisi bu konuda samimi değildir…

Bu arada Karadenizde batan Osmanlı bandıralı gemilerden kalan Bandırma vapuru Karadeniz’in o hırçın dalgalarına  bütün güvertesini bandıra bandıra  yol alır ve Samsun’a kadar zor dayanır…

Zamanın padişahının bu mağlubiyetlerden  hüsranlara kapılıp  vah vah lanması yüzünden  zamanın kadısına başvurarak  ismini değiştirdiği anlatılır.  Asıl ismi  Mahvettin olan şehzadenin gecelik entarisinin bir yakasına bu Vah takısı  vatan millet sevgisi yüzünden  iliştirilmiştir…Karşıyaka daki İzmir in gülü bunlardan habersizdir…

ASMASAK TA MI BESLESEK, ASSAK TA MI BESMELE ÇEKSEK  !

Sonuncu Evrenos paşa sadece hasta hücreleri değil, genç hücreleri de yok etmiştir. Bütün selim hücreleri habis sanarak Selimiye de hapis eylemiştir… Habisleri ise Hamzakoy’a koymuş, yazarın babasının 2. Kolordu komutanlığı yaptığı Gallipoliden  bu habisler poli metastaslar, eski hamam eski taslar olarak geri dönmeyi başarmışlardır…

“Asmayalım da besleyelim mi”  vecizesi onu Guiness rekorlar kitabına geçirmiş, Marki Dö Sad’ dan sonraki 2.sıraya yerleşmiştir…3.sırada kazıklı Voyvoda,  Yapı krediden vada vada, alt sıralarda korkunç İvan, Londradan Times  köprüsüne ayak, Time’ a da kapak olan karın deşen Jack, kolsuz kahraman  Bruce Lee, kollu kahraman Bruce wili,  karate kid, kana susamış orkid görülür…

Van Canavarının bu tim in yanında esamesi okunmaz, Godzilla hesabı ödemese bile bulaşığa sokulmaz… Drakula ise ünlüler sirkinde ankırmen olur, biri düşüp bir yerini kanatırsa  vampir-men olmasına ses çıkarılmaz… Zaten o da gidip  jürideki zafiyet geçirdiği kilolarından belli, Nur Yerlitaş’ın boğazına yapışmaz… Hem şişman hem kart tavuklara Bağdat sorulmaz… Ufukları aşar gider… Sevdaya karşı durulmaz, satırları şaşar gider…

Paşamın Marmarise giderek MARMA DÖ SAD olması bu 2.liği hazmedememesine bağlanır…Netekim…

Picasso’nun bir devamı olan resim yeteneği en çok memleket manzaralarında belli olur.  Picasso’nun kübik tarzı,  paşada ABİDİK KUBİDİK tarzına manik-atak yapar… DR olması ve hastalarının eks olması onu eksisatanist mertebesine eriştirmiştir…

Natür-MORT devresine daha zaman vardır… Ama bazı ülkelerde Natürmortlamadan  sonra natürHORTlama dönemlerini  de yaşar bu sanatçılar… Sanırım Şili de Allendeyi devirip  iktidar olan Pinoşe tam 19 yıl pürneşe iktidarını sürdürdü… Sonra  devrildi ve ev hapsine alındı…

Belki bizimkinin Pablo Picassoyu  taklit etmesi gibi o da Pablo Neruda yı taklit etmiş ve şiirler yazmıştır:

“Ah böyle mi olacaktı sonum, tutsağım ev hapsine… keşke ben de gitseydim bir koşu Marmarise…

Pinoche tam 91 yaşındaymış… Yani natürhort devresinin içinde tam olarak…

SAN BARTELEME… İnsanlık yürüyüşünde utanç verici bir erteleme:

Onlardan geriye kalan ve gericiliğe dalan hasta adam hala sancılar içindedir… Kainat güzeli paşanın ilaçları sonradan ortaya çıkmıştır ki; dr Frankeştayn medical center’ dan  silah zoruyla temin edilmiştir…

Son kullanma tarihi 1502 dir.  San Bartelemy katliamının olduğu 24 Ağustos ta cinnet geçiren katoliklere doping ilacı olmuştur. Bin yılın aşığı Ferhat Göçer in  dağları delen sesiyle söylediği “Cinneti değişmem saçının teline” şarkısı  içli güftesini ve içli köftesini   bu olaylardan almaktadır…

Zaten DR olan Ferhat Göçer, insana cinnet geçirtecek kadar bağnaz din takıntısının sevgilinin bir saç teline bile değişilmeyeceğini terennüm  ederek herkese bir sevda dersi vermiştir…

Yaşar istediği kadar sevda sinemalarda desin,  Ferhat atı alıp Üsküdar üzerinden Palandöken dağlarına doğru göçmüştür bile… Palandöken’ i de deleceği düşünülen  Ferhat‘ın artık palazlandığı bu kez yanına elektrikli ve dijital kameralı bir matkap aldığı da söylenceler arasındadır…

Bu Bartelemy katilleri de  demin sözünü ettiğim ilacın etkisiyle   “kesmeyelim de besleyelim mi” demişlerdir. Bu çığır açan ilaç en son Malatya katliamında kullanılmış  ama son kullanma tarihi geçtiği için ancak üç kişide etkili olmuştur…

İncir çekirdeğini bile doldurmayan ideolojilerle, İncili  basanlara yaptıkları baskın aslında San Bartelemy katliamıyla da çok benzeşmiştir;  Akbaba cinsi kuş-e kağıda baskılı  dünya katliamlar  tarihine , Hristiyanların  Müslümanlara sayıyla galip olması gibi affedilmez bir mağlubiyeti yazdıranlar allahtan bulacaklardır elbette.
.
MERYEMİN DRAMALARI, TANRILARIN ARABALARI…

Çünkü Allahın dini de İslamdır… İsa üvey evlattır… Tanrının  Meryem’den boşanamaması onun katolik nikahıyla evlendiğini iddia etmesinden kaynaklanır… Hatta Hz Meryem dobra dobra programına çıkarak olup biteni Şinanay  Dümbelek’ e anlatmıştır…

Başı Deniz Sekiyle belalarda olan Hüsnü Senlendirici’ nin karısı Nazire o sırada telefona bağlanmış:

– Bana nazire yapma Meryem,  gelirsem seni boğaz köprüsünden sektirme yapar, Deniz’  e atarım…Balıklara yem yaparım…Hadi o Deniz Seki ama sen yalancının tekisin” demiştir…

Meryem’in Türk erkeklerini çok yakışıklı bulduğu da  magandazinlerde anlatılıyor bu günlerde…

“- Ne yapayım ben, bin milyon yaşındaki Tanrıyı, küçücük dünyayı bile çekip çeviremiyor,  benim Jesus umun hakkını yiyor… Jesus  olmasaydı, o Yunan tanrılarıyla kimlik kavgaları yapacaktı… Etnik çatışmalar yüzünden Haçlılar Olimpos dağlarına tırmanacaktı… O mahlukileri yok etmek kolay mı hem? Dağcı Mahruki bile yarı yolda resti çekti, kurada Everesti  çekti…

Bir de o Eric von Donkey denen eşek herif 12 martta, herkes ihtilal yaparken tanrının araba galerisine girdi, bütün arabaları dünyaya indirdi… Milyonlarca araba sattı, milyoner oldu…nooldu, yaptığı yanına kar kaldı…

” Ama Jesus  bir casus gibi o sefil tanrıların arasına girdi. Onları da Hristiyan yaptı…Olimpos dağındaki sarayın duvar kağıtları İncilin sayfaları…Tanrının adını  ezberletti. Mıh gibi… Hiç hak etmedi çarmıhı… Ayrıca bana Sedanın koca adayı Nihat ı getirin… O şarkıyı söylesin. “Can tanesinden nur tanesine, nar taresinden kar tanesine… Ayy her şeyi tane tane… Sayın bayan Sayın da baki kalan kubbede hoş bir Seda olsun… Nihat’ı getirin bana… Hallellaylayluna…

Hay allah nereden nereye geldik, ben de acaba Binbir gece masallarının Şehrazatı mıyım… Her gece bir başka masal, bence şah Şehriyar tam bir şah ŞEYHI..R …Zamanla Şehriyar olmuş… Niye, söylemesi ayıp diye…

Şehrazat’ta da aynı çene… Bana fark atar, ayrıca Onur Şehrazat’ tan başkasını gece yatısına çağırmaz… Hem ben Şehrazat ın yanında ifrazat gibiyim yani…

TINNNG! ANTRAKT BİTTİ…SALONA DÖNÜN !
 
Bu kadar yanlış ilaçtan sonra gerçek ilacı uygulayan  DR Mustafa Kemal hasta adamın genç hücrelerini onlara koskoca bir cumhuriyeti bırakacak kadar sağlamlaştırmıştır…

Sonuçta bilimsel ve materyalimsel olarak kemoterapi ilacı kendine verilen görevi yapmakla yükümlüdür ve ona kanser diye gösterilen her Tümör’ün üzerine “allah allah” sesleri arasında çullanır. Fenerli Tümer  onu Tümör sanan bu ilaçlara can havliyle iki gol atmış, üç maç ceza almıştır…Fifa kokartlı hakem ona kırmızı kart gösterince çok bozulmuş, kartı cart diye yırtarak, kendisi de  kemoterapiden yırtmıştır…

Hani çok hamasi olsa bile bu çullanmayı  yapan  diğer bir askeri kurum da kırmızı beyaz yani al ve ak yuvarlardır diyeceğim.  Onlar da züccciyeciye giren fil olma riskini bile alarak mikroplara çullanır…

Dr unu bulan bedenlerde kemoterapi varlığı bilinen ve güvenilen, gerektiğinde de dozları çok iyi ayarlanacak olan bir tedavi olur…

Böyle iyileşen toplumlardan Frankeştaynlar değil Einsteinler bile çıkar…Yani Zafiyet izafiyet olur; ve bağışıklığını yitirmeyen bedenlerde al ve ak yuvarlar damarlarımızdaki asil kan olarak varlıklarını korur. Her an hazırdırlar. Ama işte o kadar…
 
Oysa bağışıklığı  azalmış bir vücutta binlerce milyonlarca hücre imdat sinyelleri salgılar, Çağlayanlar gibi çağlar. Kafatasını eski bir hamam tası sanan beynin  AK yuvarlara  zararlı  emirler  vermesine isyan eder.

Bu arada elbetteki damarlardaki asil kan durumu saptar, A (ASKERİN A SI) ERBAŞ NEGATİF teyakkuza GEÇER… A ERBAŞ NEGATİF taze kan, damarda biriken bir  kan  pıhtısı salar ki buna tıpta PIHTIRA, ASKERİ TIPTA DA MUHTIRA denir.
 
Beyne yazılan bir çeşit reçetedir işte. “Bu kötü alışkanlığını bırak, herkese eşit hormon ver, böbreği kortizonsuz, mideyi asitsiz, karaciğeri tekelsiz bırakma…Sen tekel değilsin unutma; Türbanın HAREM AĞASI sarıktır, kimseyi aptal sanma. “

Allaha şükrümüz olsun, fenerin kalesinde Rüştümüz dursun, bu muhtıra  muhtıralar tarihinde belki ilk kez,  uyarı gramajlarında kaldı, postallar REB MÜZİK anlamında bir RAP RAP  dansı yaptı. Öncekilerin CAN CAN dansı yanında bu, CANNES festivalinde jüri özel ödülü aldı…

Kimi  arkadaşlar postal ile takunya arasında yazı tura attılar…Tura  kazandı, MUHTURA ayakkabı mağazasında takunyalar vitrinden kalkıp, yerine postallar kondu…Türbana da postala hayır diyen bir  grup zenci yalın ayak başı kabak kaldı…Onların çözümsüzlüğü yüzünden o yıl ayvalar erken açtı…

MUHTIRA YAHUT NÜZÜL !   GÜL YAĞINI ELLER SÜRÜNÜR ÇATLASA DA BÜLBÜL !

Tabi Çankaya yollarına Gül yağları döken Başbakanın  ayvayı ısırırken ayağı kaydı, bu çorbaya başkaları da ekmek doğradı…İktidarın  askerden yediği paparadan sonra  halkın paparası  hazımsız midelerde ülser, gastrit 

Ve  grizu gazının çıkmasına neden oldu…Ünlü Maden mühendisi Perihan Maden,  Hayrinnüsa ‘nın bir gülüşü yeter…Bakın bu grizuya bir of çeksem karşıki dağlar infilak eder, “dedi…

Oysa şimdi önemli olan bor madeni…Yani şimdi Bor’ un pazarı,  sürme Niğdeye karakaçanı… Çabuk solar güllerin bahçede değil de ÇAN-KAYA-DA AÇANI…  

İşte tarihteki bu ikinci war of the roses  yüzünden Ispartada yetişen bir gül goncası son Ispartalı olarak Ağar’ a dibi MUM (CU) LU DAVETİYE ÇIKARDI. Erdoğanla küs, o ŞİMDİ Spartaküs… Ağar’la tokalaştı ağırlığına da AĞARLIK KATTI.

Yani bu hafta ALATURKA Popstarı kazanan Erkan’la Arabeskpolistarı kazanan Erkan artık biri müzik biri seçim listelerinde umut arayacaklar…(tanrım bu ne gevezelik)

ASKER KIŞLALARA , ÖZGÜRLÜK  UÇABİLEN BÜTÜN KUŞLARA !!!

Bu kadar yazıp döktükten sonra esas mealime gelmem gerekir şimdi. Ben herkesin düşüncesini özgür olarak söylemesi konusunda boş kağıtlara imza atarım…Borçlara girer, bütün bankalarda batarım.ÖzgüR düşünce için bütün tankların önünde sek sek oynar gerekirse iki seksen uzanırım…Ama…

Ama bazı düşünceler vardır ki onların muhteviyatı hiçbir zaman söylenme eşiğinde kalmaz; çünkü bu düşünceler eylemlerin ön sözüdür…

Biri gelip size 39 derece hararetle türbanı överse, sizin eşinizin türban takmamasına da -39 derece donuk bakar. Ve ilk fırsatta eşinizin türban takması için tesettür mağazalarında hara- kiri yapar….
 
Özgürlüğün  ekonomiyle  bileşik kaplar oluşturduğu toplumlarda kimse zaten türban diye yırtınmaz…

Ekonomisinin yerlerde süründüğü, fakir bireylerine, ütopik amaçların fanatiği olmaktan başka  bir hoşça vakit  olanağının tanınmadığı toplumlarda bütün düşünceler,  kendi beynini ve kendi bendini zorlayan birer sel  patlamasıdır…
 
Tartışmalarda kendi kültüründen kopya alamayan tembel tartışmacılar, işi eylem alanında çözmek, karşı düşünceleri susturmak arzusu içinde kıvranırlar; geceleri zafer rüyaları görürler. Mideleri çok dolu olduğu zaman da karşı düşüncesini söyleyen rakip takımların  hücum topları ve hücumbotları kabuslamadan dalar uykularına…

Üstelik sonuna kadar söylenen her uygar düşüncenin karşısında skor tabelasına bir sayı bile kaydedemeyan bu cüce basketeçiler,  sonunda düşünce potasını ve kültür kotasını kendi kendi boylarına indirmek gibi,  ya da suların tersine akması gibi bir istek, ihtiras ve intikam duygularıyla sahneye çıkarlar;  Operadaki hayalet i oynamaya başlarlar…

Operadaki hayalet uymadı mı ,tamam,Karagöz ve Hacivat olurlar…Zaten adam gibi bir zikirleri ve de fikirleri olmadığından, bol bol sürçü lisan kazası yaparlar, perdeyi yıkarlar, eylerler viran…Çevredeki ağaçlardan birinin arkasına gizlenmiş CIA ajanı yanındakine mırıldanır:

– Hey Jeremy…O kadar ceremesini çektik but look , this is a book…( yazıldığı gibi okuyan  ne dediğimi anlar)

-Run baby run…Koşup mr Prezident’ e haber verelim  heman !

Şaşıracaksınız ama düşüncelerin özgürce söylenmesi ile onların mutlaka kabul edilmesini istemek birbirine uzak akraba değildir…Ama uygar toplumlarda düşüncesinin kabul edilmesini isteyen özgür kişi, tezlere, antitezlere, sağlam kanıtlara başvurur. Düşüncesini sahaya çıkartırken ona Real Madritlerin, Milanların taktiklerini verir. Her kelime , her terim Fatih Terim…

Bizim gibi toplumlarda ise düşüncesini kabul ettirmek isteyen kişinin başvuracağı ilk elementler ya da malzemeler asla kitap filan değil, cübbeli hocanın ya da “Avrupa duy sesimizi” fan klüplerinin, kendi sadık üyelerine   kuytularda dağıttığı tabanca , bıçak, bomba gibi promosyon malzemeleridir…Bu kuytularda kendi kuyularını da kazarlar.

Maç durumlarında bu malzemeler ustura, molotof, şişe, küfür,tükürük salya gibi birimler altında incelenirler…

Demem o ki düşünce sadece şizofreni, melankoli, anksiyete, paranoya gibi psikiyatrların UÇUŞ sahasında suskun kalır…

Sohbetle, göz ya da sarkaç hipnozuyla,  altı aylık yüksek trankilizan dozuyla konuşturma  mücadeleleri sergilenen durumlarda  düşünceler karşı  insana empoze edilme amacı taşımaz..

Bunun dışında düşünce insanın kendisidir. Bir insan düşünceleri kabul gördüğü oranda kendini tanımlar…Böyle bir tasası olmayan kırsalllar ise hazır düşüncelerin füze başlıklarıyla oksijensiz atmosfer katmanlarında yaşar, hiçbir müzeye de malzeme bırakmazlar…Hiçbir kazıdan çıkmazlar…Kayalarda fosil olarak kalır, nesil olarak
hava alırlar…

Ülkemizde bazı kazmalar, düşüncelerin özgürce söylendiği ortamları, birgün düşüncelerin hiç söylenmediği ortamlar yaratmak için kullanırlar…

KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ ifade spastisine düştükleri için bütün tartışma arenalarını düğümlerler… DÜĞÜM salonlarında hiçbir gerçek ve gerdek için nikah masasına oturmazlar…Kördüğümü çözen İskender onlar için bir kebaptır… Gölge etme başka ihsan istemem ricasıyla ünlü, fıçıların filazofu Diyojen in, adam arıyorum sözü
bu arkadaşlara kapaktır…

Düşüncenin mutlaka, (hele eğer toplumu ilgilendiren bir düşünce ise)  süreklilğini eylemlerin sağlaması gibi bir YAŞAM KOŞULU vardır…

Aşkını söyleyemeyen aşıka, hiç bir LOVE STORY de rol verilmeyeceği gibi, düşüncesini söylemeyen kişiye de kendi HİSTORYsinde pasaport sorulur…

Düşüncenin “arkası yarını” eylem olacağı için; olur olmaz düşünce fanatiklerinin, ninnilerle uyuyan, bu yüzden çağdaş anlamlarda büyüyemeyen halkımıza uyandıklarında kabus olacak düşleri gördürmemeleri için ben şu anda kurumlar arası”en iyi  kim konuşacak” müsabakası yapılmasına karşıyım…

Konuşmaya susamak, susmaya koşullanmak:

Zaman yitirilir… Belki herkes konuşmalı… Tüsiad, müsiad, tabibler odası, baro, basın, partiler, filmsan, (sanma) ünlüler, jüriler, futbolcular, defans oyuncuları, kaleciler, üniversiteler, dekanlar, şampiyonlar, küme düşenler, halı sahada oynayanlar,  sizin aklınıza gelen başka kim varsa konuşmalı…Tarihimize  ilerde sayfa oluşturacak bir belge sunmalı…

Evet halk konuştu, mitingler yapıldı ama bunlar resmi nikah değil daha…Miras payını çocuklarımıza veremedik henüz…Bir ülke bütün kurumlarıyla konuştuğu zaman ordunun sesi de koroya karışır…Hatta o zaman ordu konuşmaz bile…Ama ata sözleri:  -bülbülün çilesi dili belası; su büyüğün sus küçüğün, söz gümüş sükut altın gibi martavallarla  dolu olan bir toplumu konuşturmak için dünyanın bütün papağanları gelse, gazeteler diksiyon,  yanında da direksiyon dersleri bedava diye paralar dökse,  bizim halkımız suskunluğuna toplu iğne batırmaz asla…

Mitinglerde yırtınmamız  birbirimizden cesaret ödünç almamızdan  kaynaklanır…Tek başına konuşma gibi bir beceriyi sirk gösterisi sandığımız için asla bu cambazlığa girişmeyiz…İpte yürüyemediğimiz gibi hiçbir ipi göğüsleyemeyiz…

İşte bu yüzden bireylerimiz zararlı düşüncelere karşı bir korunma kalkanı geliştirememişlerdir…Son olarak maalesef şunu söylemek zorundayım, Korsan bir demokrasi yerine telif hakkı olan, ambalajında, bandolu değil ama bandrollu bir demokrasi için, düşünceleri karanlık eylemlerin pasaportu olan insanlara her zaman söylediğim, çok ta hoşuma giden o İspanyolca sözü söylemek isterim. NO PASSARAN… Benim beynimde sana geçit yok…

Hukuk eylem olmamış bir suçu işlenmemiş sayar…Ama koruyuculuğu çok azdır. Ceza gündeme gelince suç zararını vermiştir çoktan…

Ama bizler , bu millet   suçun işlenmemesi için  mor ötesi  becerisine sahip,  çağ  yangınlarını  haber veren kor ötesi gözlüklerimizi takmalı , düşünceleri  de eylemler haritasındaki baş şehirler olarak görmeliyiz…

Cezanın çocuklarımıza verileceği bu mahkemede, inançlarımızı için davacı olmak zorundayız…

Tazminatımızı isteyelim… Biz bu gemiye  binerken geleceğe  KÜLTÜR, SANAT, BİLİM AKTARMALI  bilet aldık…Gitmiyorsa  biletleri geri veririz…  kaptanı değiştiririz…Farelerle birlikte gemiyi terk etmeye mecbur değiliz…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.