Derin sarsıntı…

Mevcut sistem, yani cumhuriyet ve üzerinde durduğu temeller derin bir sarsıntıya sahne oluyor .

Küçük ama devam edegelen sarsıntıların zaman zaman orta şiddete ulaştığı görülüyordu ama son bir yıldır yaşananlar bunun giderek doruğa ulaşacağını gösteriyor.

Bugünlerde devletin her kesiminde parça parça ama derin bir sarsıntı yaşanıyor..

Ve sonra herşeyin yerli yerine oturması bekleniyor.

Bu sistem 90 yıla yaklaşan süre içinde tüm kurumları ile büyük bir sınavdan geçmek zorundaydı.

Dünyanın küçük bir köye döndüğü bu evrende “40 bin köyümüz var” diyerek övünmek yetmiyordu.

Köylerde geri kalmışlık vardı.

Köylerde fakirlik vardı.

Köylerde eğitimsiz çocuklarımız vardı.

Köylerde sağlık ocağına ulaşamadan karnındaki çocuğu ile birlikte ölen genç analar vardı.

Köylerden büyük kentlere göç vardı.

Hatta terör belasına “yakılan” köyler vardı.

Devletin yapısı, statükonun reflekslerine yanıt verir biçimde dizayn edilimişti, 1924’den sonra.

Önce tek partili dikta dönemi.

Sonra 1950’lerde çok partili demokrasi denemesi.

1950 sonrası yaşananları tekrarlamakta fayda yok.

İhtilaller, darbe teşebbüsleri, idamlar, yarım kalan darbeler, cunta dönemleri demokrasinin ayak bağı olmaya devam etti.

Bir asırlık uygulamaya bakıldığında tek haminin, tek kurtarıcının ordu olması ne ilerlemeye,kalkınmaya ve ne de “muasır medeniyet” denen seviyeye ulaşmayı sağlayamıyordu.

Tıpkı Sovyetlerdeki komünizm denemesi gibi.

Tıpkı Marksizmin eşitliği getirememesi gibi.

Tıpkı Rusya’nın demokrasi denemesine geçmek zorunda kalması gibi.

Sadece bu mu sarsıntılara neden olan şey?

Sistem neden böylesine zik-zak çizerek sarsılıyor?

Neden dipten gelen dalga giderek kendini hissettiriyor?

Nasıl bir yöne gidiyoruz?

Ve bu “alabora” hali ne zaman bitecek?

Sular ne zaman durulacak?

Bütün bu soruları bir anda yanıtlamak kesinlikle kahinliğe girer.

Önce meydana çıkan bu “Alabora olmayı” kötü algılamayalım.

Aksine bu gelişmeleri izlerken hem soğukkanlı ve hem de hoşgörülü olalım.

Hatta gelişmelerin süratlenmesi, taşların yerli yerine ve doğru biçimde oturtulması için, iktidarı-muhalefeti ile işbirliğine girişilmesi bugün, dünden daha da gerekli.

Hadi diyelim ki, “muhalefet muhalefetliğini yapsın” ama insaf ile ekleyelim ki, bunu “yıkıcı” olarak yapmasın artık.

İktidarı ve muhalefetiyle yakın geçmişte neler yaşandığı herkesin hafızasında.

Avrupa Birliği görüşmelerinin sona geldiği bir dönemi hatırlayalım.

Ne dediler bundan 7-8 yıl önce?

“Türkiye’nin Batılı olması için en az 15 yıllık süreye ihtiyaç var”

Neden?

“Türkiye bu süre içinde ancak hazmetme kapasitesi denilen sorunu çözebilir.”

Bunun için gerekli olanlar ve bunların kazanılması için ülkede yapılması gerekenleri tek tek sıralayanlar “Bunları önce kendiniz için yapın”demediler.

“Avrupa üyesi olmak istiyorsanız, bizim kurallarımıza uyacaksınız” dediler.

İster kabul et, ister etme.

Kimse kimseye silah doğrultmuş değil.

Madem ki “muasır medeniyet”

“Al sana muasır medeniyet.”

Ama öyle ucuz yoldan değil..

İşte Türkiye “pahalı yolu” denerken, değişimi de birlikte yaşamak zorunda kalıyor.

Yasaması ile…

Yargısı ile…

Yürütmesi ile…

Ve de ordusu ile…

Dipten gelen derin sarsıntı bundan…

Belki sistemin yenilenmesi, yani eskinin yıkılması ve yeninin inşaaa edilmesi dönemine girdik, giriyoruz.

Bu sancılı bir dönem.

Bir yandan yıkıp, aynı anda inşaa etmek hiç yaşanmış değil.

Ortalık ondan çok karışık.

Kimileri eskiyi korumaya çalışıp yeniye karşı çıkıyor.

Kimileri eskiye kazmayı vurup, yenisini yapmak için direniyor.

Derin ve dipten gelen sarsıntı ne yazık ki duracak gibi görünmüyor.

İşin kötü tarafı yıkılmak istenenle, yapılmak istenenler eğer yarıda kalırsa, “ucube” bir sistemle burun buruna kalacağız demektir ki, bunu düşünmek dahi istemiyorum.

Bu halk artık “ ara” veya “ kara” dönemleri hiç hak etmiyor.

“Yetti gari” seslerini duymayanlara hatırlatırım…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.