Dizginlenmez kalıtsallık

Tatar Türkleri halifenin korumalığını yaparken,  bir zaman sonra kaba kuvvetle halifeyi tayin etme gücünü de ellerine geçirmişlerdi… Bu bilek gücüyle ! edinilmiş kalıtsallıkların kalınlığı, sonraki nesiller boyu,  çevreye türlü çeşitli kara damgalı korkular salmaya teşneydi… Ve de azınlık oylarıyla iktidar edinme alışkanlığına…


Soydaşlarımızın o zamanlardaki en belirgin özellikleri, Kazan şehri içinde çok süratli at sürüp, telef ve zayiatlara sebep olmaktı… İşte, bugünkü trafik canavarlığının ve şehir magandalığının genetik kodlarımıza ilk işlenişi ve mutasyona uğraya uğraya gelişip, ama özünden birşey kaybetmeden bugünlere taşınışıdır belki de toplum olarak bu çağı artık taşıyamamamızdaki dominant sebep…


Aynı genetik kod, atalarımızın, hayatın ve doğanın çetin şartları ile mücadele etmelerinden kaynaklanan ve hep zinde tutmak zorunda kaldıkları için mecburen gelişen zihin dokularının, çağımıza pratik zeka olarak yansıyan kalıtımsallığını da yaratmıştı ve taşıyordu geleceğe… Tıpkı çalışan kolda pazu yapmak gibi… Beyin kaslarını çalıştırmak zorunda kalıp, hücre hücre geliştiren kadim atalarımızdan bugün bize kalan veraset, bu melekelerin izdüşümüdür…  Ki, biz o melekeleri, iyilikler üretmek yerine, kazımışızdır başkalarının sırtına basarak, hayatla mücadele katsayımıza ve insana karşı uygulayageldiğimiz saygısız hoyratlığımıza… Ve elbette, sığ kullukları hazmedemeyişlere ve içe kapanıklığa bilinçaltı isyanla, dış dünyaya karşı birikmiş bunca haset ve hıncın da kusulmasıyla…


Kavimler göçü misali Batı’ya göç furyası başlayınca, Kazan’da azınlığa düşen Türkler, bugünkü kabadayılık metodlarıyla ve raconlarıyla, o zamanda çoğunluğu teşkil eden diğer milletlere kan kusturmaya devam etmişlerdir, iktidarı azınlık halleriyle zorlamayla elde tutarak… Bir tarafta Batıya doğru boylarla başlayan bin yıllık yürüyüş, zaman zaman Avrupa’da, “ Türkler geliyor ! “ korkularını yerleştirmiştir Batılı genlere… Bugün bile Avrupa’lıların bu kadar düşünmelerinde ve bin türlü zorluk çıkarmalarındaki sebeplerden biri bu yerleşik önyargıdır ve günümüze dek bile sürmesindeki tek suçlu, aslında o meşhur ve hoyrat ve de çılgın genimizdir… Bir taraftan da insanlarımız arasında giderek artan psikopatik güncel sürtüşmelerde “ sen benim kim olduğumu biliyor musun? “ mantalitesiyle yaşatılan bu parazit genin saltanat sürdüğü bir ırkın ahvadı olmamız da işte bizzat bu problematik gen yüzdendir…


Halifeye korumalık yapan gen de bunların arasından hortladı zaten bir müddettir, sanki bir o eksikmiş gibi… İktidara yaranmak isteyen bütün kalıtsal kalıntılar, her nedense önce ikbale erip, sonra devlet kadrolarına konuşlandırılmakta yüzlerce yıldır… Hala daha, çok seslilikteki renklilik flulaşmaya devam etmekte, beyazlar süratle kirlenmekte… Ve kılık değiştirmiş kara ses volüm derdinde her daim…


Her siyahın içinde biraz beyaz ve her akın içinde de kara lekeler olduğuna inanmışlığımızı pekiştiren abi genlerimiz, bugün de aynı kabadayı tavırlarla at sürüyorlar meydanlarda… Ve hala telef ediyorlar kamuyu, hala zayiata sebep oluyorlar vicdanlarda umarsızca…


Arpası bol gelen atların da dizginlenmesi kolay olmuyor elbette…  Şaha kalkmış şehvetle etrafı döke saça boş meydanlarda ihtiras hedeflerine şuursuzca koşaduran mutlu azınlık, her dönem yönetim kadrolarında cümbürcemaat konuşlanmıştır… Mutsuz ettikleri çoğunluğu ezerek ve mutluluğu karanlıkta mumla arayagelen göçebe kafalıların tarihine gömülerek yol alırlar batan güneşin peşinde,  hakedilmemişçesine mutlu ama sahte görüntülerle…


Ne göçebe genimiz, ne kültürel sığlık kalıtsallığımız, ne de engin dünya görüşlerimiz, bunca zamana rağmen bir türlü metamorfoza uğratamamıştır, Batılıların barbarlıkla özdeşleştirdiği yerleşik yargılı dünyevi statükomuzu…


Atalarımızın tozu dumana katan şehir içi at sürüşleri ile, bugün torunlarının icra ettiği trafik terörü arasında nasıl hiçbir fark yoksa, yüzlerce boş yıldan gayri… O zamanki Batıya katılma amaçlı yürüyüşümüzdeki şuursuz tempo ve ısrar ile, bugünkü arasında da fark yoktur… Bunca evrimsiz durgun zaman, eğitilmesi imkansızlığımızın ve adam olma ümitsizliğimizin kanıtı olduğu kadar,  niçin muassır medeniyetler seviyesine bir türlü yükselemediğimizin ve dünyalılar tarafından niçin sevilemediğimizin de en yalın cevabıdır işte…


Memluklar zamanında nüfuz istismar makamı olarak süren ve Yavuz’un Mısır dönüşü topraklarımıza getirdiği halifelik totaliritesi ile, zaten halkta peşinen kabul edilmiş ve sindirilmiş olan ve dış dünya ile asla bütünleşik olamamamızın esas sebebini teşkil eden kulluk semptomumuzun halveti, hem şahsiyet özürlü koyun sürülüğünün irticai kılıklarda tetiklenmesini,  hem de günümüze izdüşen nüfuz istismar versiyonlarının alınyazısını  kazıyarak yazdırmıştır demek ki DNA’larımıza…


Doğuda, dünyaya hınç biriktirip, Batıya ulaştıkça kusan nevrotik ve karmik bir ırk olarak, tıp biliminin gelişmesinden medet umup, kökten ırksal bir DNA mutasyonu teknolojisi üretemediğimiz müddetçe evrimimizde, en Batıda, en uygar ortamlarda, binlerce yıl dahi yaşasak, hiç bir ümit görmüyorum yontulma eğrimizde…


Kendimizi böyle kabul etmek zorundayız… Kendimizle birlikte yaşamaya alışmamız lazım, birbirimize tahammül ederek… Ama dünyanın kabul edememesine de hayıflanma hakkımız olamadan…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.