DOB Ankara. Don Giovanni ve Serkan Kocadere

DOB Ankara. Don Giovanni ve Serkan Kocadere

0
PAYLAŞ

Tiyatro anlatımı ile rolüne tam oturmuş bir kişilik sergiliyor. Gösterisini sahnede canlandırırken, abartmadığı gibi, uyum içinde, görsel bir sunum gerçekleştiriyor.

Ankara Devlet Opera ve Balesi, W.A.Mozart’ın, konusu İspanya’nın Sevill kentinde geçen operayı, bu sezon sahneliyor. Dünya prömiyeri, 29 Ekim 1787 de Prag da yapılan eser, Türkiye de ilk kez, yine Ankara’da 1955/1956 sezonunda sahnelenmiş. Bu yıl ilk prömiyeri 1.Şubat 2012 de yapılan eserin, izlediğim akşam, Don Giovanni rolünde, Serkan Kocadere sahnedeydi. Serkan Kocadere yi, zaman zaman Ankara’da, bu sahnede izlemiştim. Ancak bu kez, bu rolde sahnede, bizi o dönemin İspanyası’na götürürken, fiziği ile de, role uygun bir seçim gerçekleşmiş diyorsunuz. Don Giovanni, düşündüğünüz gibi, karşınızda.

Opera da ses önemli olduğu için, görüntü ve sahne performansı bazen, ikinci derecede değerlendirilebiliyor. İzleyici için, görüntü ile sesin bütünleşmemesi durumunda ise, izlemede sesin yarattığı duyarlılığı yakalamak bazen zor oluyor. Örneğin Carmen, romanında okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz, bir görüntüyü sahnede yakalayamadığımızda, Carmen’in etkisi biraz azalıyor. O zaman, sadece müziği dinleyeceksiniz. Sahne de görüntü, gözardı edilemeyecek bir durum.

Don Giovanni rölüde, erkek operacılar için önemli bir rol. Görüntünüzle de o kimliği sahnede yaşatıp, seyirci ile bütünleşmek zorundasınız. Serkan Kocadere de gördüğüm, tiyatroya da çok yatkın olmasıdır. Sahnede sürekli orkestra şefine bakarak söylemek, seyirci ile iletişimi azaltıyor. Vücut dilini de kullanması, sahnede rol alanlarla iletişimi, hareketleri, ses ile bütünleştiğinde, salondan güzel duygularla ayrılıyorsunuz. Serkan Kocadere’nin sesinin, müziğe kattığı güzellik ve oyun içinde rolünü sergilemesi, sade bu opera da değil, canlandırdığı ve ses vardığı, diğer rollerde de, bu teatral yanının uygunluğu, beni hep etkilemiştir.

Serkan Kocadere için, şöyle demek daha doğru olur sanırım. Opera sanatçısı, artı tiyatro sanatçısı ve esere rolüyle, sesiyle renkler katarak, dönemi ve canlandırdığı roldeki kişiyi, seyirciye duyuran bir sanatçı diyebiliriz.

Yekta Kara’nın İstanbul dan gelerek, Ankara’da bu operayı yeniden yorumlayıp sahnelerken, yeni bir anlayışla, üç balerini de, ölüm meleği olarak kullanması, oyunun bütünlüğü içinde bana biraz yama gibi geldi. Bütünlüğün içinde, görüntü ve dansların uyum sağladığını, kendi açımdan pek söyleyemeyeceğim. Başka değerlendirmeler elbette olabilir. Ben de uyandırdığı izlenim bu oldu.

Don Ottavio rolünde Şenol Tanıllı da, Don Giovanni ile uyum içindeydi. Donna Elvira rolünde Esin Tanıllı da, bu bütünlüğün içinde yerini alıyordu. Esin Tanıllı’nın pırıl pırıl sesini dinlemek de ayrı bir güzellik.

Mozart, nedense bu eserinde, Lorenzo da Ponte’nin, Libretto’sunda, neşe içinde o daldan bu dala konan, gününü gün eden, önüne gelen her kadınla ilşki kurmak isteyen, Don Giovanni’nin sonu, ne yazık ki cehennemde biter. Neşe, sonda drama dönüşür.

Orkestra Şefi, Prof. Winfried Müller’di. Ankara Devlet Opera ve Bale Sahnesi’nin, bir diğer adıyla Büyük Tiyatro’nun sahnesi yenilenmiş. Orkestra çukuru hem genişletilmiş, hem de derinleştirilmiş. Açık bölümde genişletilince, orkestra rahatladığı gibi, müzik de seyirciye daha iyi yansıyor. Bu düzenleme salona önemli bir katkı sağlamış.

Salondan çıkarken, biraz üzülmüyorda değil insan. Geçen yüzyılın ortalarına doğru, Ankara’ya kazandırılan bu salondan başka ne yazık ki bir salon yok. Hem tiyatro, hem opera, hemde bale gösterileri için ortak kullanılıyor. Ankara ne kadar şehirleşme olarak büyüdü, nüfusu ne kadar arttı, peki kültüre gereksinim ne kadar arttı. Hala aynı salon. Ankara yönetimi bu kadar mı duyarsız, yada Ankara izleyicisinin istemleri bu kadar mı önemsiz.

Ben, Ankara’ya geleli 45 yıl olmuş. Bu süreçte, yeni ve bağımsız bir Opera binasını yapılması için, ortada ne bir yer var, ne de plan proje. Şehirde bat-çıklardan yürüyecek yer bile kalmadı. Çankayalılar mı cezalandırılıyor hep. Meydan kalmadı. Yürüyüş alanı kalmadı. Gençlik Parkı yıllarca kapalı tutulduktan sonra, şimdi açıldı ama, başka, soğuk bir yer olmuş. İnsan önceden duyduğu o sıcaklığı duyamıyor. Kent yaşayanına adeta yabancılaştırılıyor. Bunları hak etmiyoruz diye düşünmekten de, kendimi alamıyorum.

Tekrar Opera’ya dönelim, 6 kentte salon bularak, sahnelemeler sürüyor. Samsun’da açılan yeri, daha hiç göremedim. İstanbul’un göçebeliği ise devam ediyor. Önümüzde ki yıl sahnelerde izleyeceğimiz eserlerde, yerli, bizden eserlerde bir artış var. 2013 de, Yusuf ile Züleyha, Karyağdı Hatun ve 4.Murat bunlardan bazıları.

İzmir Devlet Opera ve Balesi’n de, bu yıl bir Dünya Prömiyeri de gerçekleşecek. Tevfik Akbaşlı’nın “Muhteşem Süleyman” Operası, seyirciyle buluşacak. Mehmet Balkan’ın sahneye koyması, güzel bir gösteri ile karşılaşacağımızı müjdeliyor. Bu eseri sanırım İstanbul da yaz aylarında, Opera Festivali’nde de izleriz. Belki, Aspendos’un programına da alınmıştır. Ama İstanbul da, yazın açık bir alanda izlemek de, değişik olur düşüncesindeyim.

Geçtiğimiz günlerde, bale sanatçılarına etek giydirilmesi haberleri, ayrıca, Muhteşem Süleymman dizisi için, Başbakanımızı değerlendirmeleri sonucunda, Hürrem’ de ki değişiklikler ve dizini yakında sona erdirileceği söylemleri, düşündürmüyor da değil. Bunca sorun, bunca yapılacak iş varken, ileriye yönelik toplumu yönlendirme gerekliliği varken, bir dizideki, senaryoyu diline dolayarak,eleştiriler yapan, görüş belirterek, adeta nasıl yapılacağını öneren, bir başka yönetim biçimi varmıdır acaba. Araya konulan sınırlı sayıdaki bazı olayların bile, kamu oyuna yansıtılmasından çekinmek niye. Övünülecek yerde var, eleştirilecek bilinmesi gereken, gerçeklikler de var. Şehzade Mustafa’nın, Sadrazam Pargalı İbrahimin, bu dizi içinde Muhteşem Süleuyman tarafından öldürülmesinin, bu gerçeği bilmeyen geniş kitlelerde yaratacağı olumsuzluklar, önlenmek isteniyor herhalde. Tarihi gerçeklerin üzerini örterek, yök gibi göstererek, övgü ve özlemle geriye bakmak, bizi ileriye götürmez, ancak çıkmaz sokaklar arasında dolaşır dururuz.

Şimdi, bunları duyunca, görünce, Hükümetin değerlendirmeleri düşünülerek, bir sahneleme olursa, kötü bir sürprizle de karşılaşmak istemeyiz doğrusu. Neleri, düşünür hale geldik. Nasıl beklentilerden ürkmeye ve kaçınmaya başladık. Bu karamsarlığı şimdilik bir yana bırakalım ve Mehmet Balkan’ın sahnelemesiyle “Muhteşem Süleyman” i bekleyelim.

Modern Bale, Ankara da basalmış ve turne olarak Ankara dışında da gösteriler gerçekleştirmişti. Bu gezicilik, daha sonra İstanbul da da, yerleşik bir gösterilere dönüşmüştü. Ama şimdi İstanbul da salon yok. Modern balenin, yaygınlaşması da, bence daha çok estetik duyguların yaygınlaşmasını sağlayacak, genç seyirciyi de, salonlara çekecek bir uygulama olarak görüyor ve yaygınlaştırılmasını diliyorum.

2013 Verdi’nin doğumunun 200.Yıldönümü. Bütün dünyada bir Verdi rüzgarı esecek. Bu rüzgardan Türkiye ye neler gelecek bakalım. Verdi’nin, Rigoletto’su programa alınmış. 2013 de Verdinin eserlerine ağırlık verdiğini de görüyoruz.

Macbeth’de yeniden sahnelenecek. Bu yazımıza Serkan Kocadere ile başladık ve yine Sekan Kocadere ile noktalayalım. Macbeth’te de Sekan Kocadere’ yi izlemek ve dinlemek üzere.

BİR CEVAP BIRAK