Doğru adamı bulmak

Üniversitede ders veren bir gençle sohbet ediyorduk. Üniversitelerin verimsizliğinden yakındık karşılıklı. O kendi kafasında bana hiç uymayan bir çare ya da yöntem geliştirmişti verimsizliğe karşı. Ona göre üniversite öğretim üyeleri genelde yıllarca durmadan hep aynı şeyleri anlatıyorlar ve sonunda sıkılıyorlardı. Onları canlandırmak gerekirdi. Bunun için bir yöntem değişikliği gerekirdi, belki de bir nöbet değişimi gerekirdi. Diyelim biri mitoloji dersi mi veriyor, onu bir süre sonra o dersten alıp bir başka dersle örneğin estetik dersiyle görevlendirirsek edilginlikten kurtulacaktır. Böyle düşünüyordu genç adam. Bense sorunun bir yerde uzun kalmak ya da durmadan aynı işi yapmak sorunu olmadığını, çünkü kendini geliştiren insanın hiç de yinelemelere düşmeyeceğini söyledim. Bana göre sorun doğrudan doğruya sorumluluğunu bilmemekle ilgiliydi. Bu edilginlik yalnız sorumluluğunu bilmemekle de açıklanamazdı. Yaptığı işi seven insan onu geliştirmek için içinde sayısız heyecanlar duyacaktır.

İnsanların hemen her alanda ama daha çok kültür alanında çalışma alışkanlığı edinmekte zorlandıkları bir toplumda tıkır tıkır işleyen bir çalışma düzeni kurabilmek oldukça güçtür. Böyle bir toplumda bir kişi yürüse üç kişi durur, iki kişi heveslense beş kişi üşenir. Ayrıca şu garip dünyada yapar gibi görünmek diye bir kolaylık da vardır. İnsanlar trenlere koşarlar, vapurdan inerken omuz vururlar, sanırsınız ki kardeşlerimiz çok önemli bir işe yetişiyor. Bu yüzden hiçbir toplumda, bu arada bizim şu çok değişik özellikleri olan toplumumuzda yalnız üniversitelerde değil hiçbir alanda oradan al oraya ver ya da ondan al şuna ver gibi yöntemlerin bir işe yarayabileceğini düşünemiyorum. Yapılacak tek şey sorumluluğunu bilen insanları bulmak ve onları görevlendirmektir. Bu yüzden üniversitelerde kimlerin ya da daha doğrusu hangi nitelikte insanların görev alması gerektiği konusu çok önemli bir konudur.

Bana göre üniversitelerde özellikle bölüm başkanlarını seçerken çok dikkatli olmak ve bir bölümü kurarken ne yapıp yapıp onun başına işini iyi bilen ve sorumluluklarını da bilen birini bulup getirmek önemlidir. Pekiyi şu sıra öyle birini bulamazsak? O zaman da bölüm kurma işini geciktirmek ya da bölüm kurmaktan vazgeçmek gerekir. Başa geçirilen isteksiz ve yetersiz kimseler birlikte çalışacakları insanları doğal olarak kendilerine benzeyen insanlar arasından seçeceklerdir. Bilgi ya da ahlak açısından sorunlu birinin birlikte çalışacağı insanları bilgili ve sorumlu insanlar arasından seçmek isteyeceğini düşünemeyiz. Kişisel zayıflıkları büyük boyutlarda olanların bilgi açısından çok yeterli de olsalar eğitim işlerinde görevlendirilmemeleri, hele yöneticilik gibi özel sorumluluğu olan işlerde hiç tutulmamaları gerekir. Bir bireyi bir takım zayıflıklarından ötürü hele eyleme dökülmemiş ama açık açık görülebilen zayıflıkları yüzünden toplumdışı bir yaşama mahkum etmek elbette doğru olmaz. Ama çok özel sorumluluklar gerektiren bazı işler vardır ki bu gibi kimseleri o tür işlerden uzak tutmak gerekir. Eğitim bu tür işlerin başında gelir.

Öğretim üyeliğinin bir adı da bilim adamlığıysa üniversitelerde ders veren kimselerin bilim adamlığının gerektirdiği koşullara uymaları beklenir. Özellikle okuyup yazmayı ya da araştırmayı bir yük olarak gören kimselere üniversitelerin eğitim kadrolarında yer verilmemelidir. Bu arada toplumumuzda öteden beri candan gönülden benimsenmiş olan “öğretim” teriminin yerine “eğitim” terimini kullanmak daha doğru olacaktır. Öğretmekle eğitmek arasındaki ayrımı görebilmeliyiz. Ama önemli olan söz değil eylemdir denilebilir. Zaten eylemi de ona göre düzenlemek, öğretimi yani bilgi sunmayı eğitime dönüştürmek gerekiyor. Üniversite bilgi aktarımıyla yetinilebilecek bir ortam değildir. Üniversiteleri etkin çalışma ve araştırma alanları olarak örgütlemek gerekir. Bazı üniversitelerin araştırmaya bazılarınınsa bilgi aktarımına ayrılması gibi yöntemlerin iyilik getirici yöntemler olmadığı olamayacağı kesindir. Araştırmayan üniversitenin nasıl ya da hangi koşullarda üniversite olabileceği yani evrensel bilgiye ulaşabileceği konusu oldukça bulanıktır.

Bakkal dükkanı açar gibi üniversite açanların üniversite kavramı üzerinde yeterince düşünmüş olmadıklarını sanıyorum. Şu dünyada asıl amaca uzak düşen yan amaçlar vardır. Ancak üniversite eğitimi gibi çok duyarlı olunması gereken bir konuda amaç dışı amaçlara yüz vermemek doğru olur. Kötü eğitimin insana vereceği çok bir şey yoktur ama insandan götüreceği çok şey vardır. Kötü eğitimle bulandırılmış bir bilincin yalnız kişiye değil topluma vereceği zararlar saymakla bitmez. Üniversiteler üniversiteye benzemediği zaman aydın insan olmanın koşulları enaza indirgenmiş demektir. Yarım yamalak aydınlar yetiştirmek hiç aydın yetiştirmemekten daha iyidir diyebiliyor muyuz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

seventeen − seven =