Doğrular ve yanlışlar…

AK Parti iktidarı dönemini geriye dönük şekilde analiz etmeye, son sekiz yılı hatırlamaya çalışırsak Başbakan Erdoğan’ın Demirel’den cesur, rahmetli Özal’ın yanında ise çok “korkak” kaldığını gözlemleriz.

Demirel’in neden ilk ve “en büyük korkak” olduğunu anlatmaya ciltler yetmez.
Demirel’i anlamak ve iyi tahlil için son 40 yılın geçmesi gerekiyormuş.
Ve onun Demokrat Parti misyonunu devam ettirmek için yola çıkan sağcı-liberal lider olarak sürdürdüğü yönetim ve siyasetin “korkaklık” üzerine inşaa edildiğini şimdilerde anlıyoruz.
Her tehlike anında şapkasını alıp kaçması tek “korkaklık” göstergesi değil bence.
Zamanında ve anında, kurum ve kuruluşların gelişme ve yeniliklere karşı amansız direnmesine karşı birşey yapmaması ve mücadele etmemesi korkaklığının bariz göstergesi.
Dahası…
Misal: Yargının siyasallaşmasını önleyememesi.
Dahası…
Misal: Yasama Meclisinin kapısının sürekli açık kalmasını sağlamak için yeteri kadar güç sarfetmemesi.
Özetle: 40 yıl boyunca ve her iktidar döneminde askerlere kayıtsız şartsız boyun eğmesi, Demirel’in korkaklıklar listesinin bir kısmını teşkil ediyor.
Daha ne olsun.

Özal’ı anlatmaya gerek yok.
Özal iktidarı döneminde hem başarılı ve hem de cesurdu.
Eğer bir dönem daha iktidarda veya Çankaya’da kalma şansı olsaydı, belki bugünlerin yaşanan derin sistem sarsıntılarını bu şiddette hissetmeden geçiş yapabilirdik tam demokrasi denen dünyaya…

Erdoğan dönemine gelince.
Önkabulle karşıladık AK Parti iktidarını.
Kıblesi İran’mış gibi.
Ya da Libya diktatörü Kaddafi’ye biat edecekmiş gibi…
Avrupa Birliğini desteklemesine “takiyye”dedik, dahası doğuya giden geminin güvertesinde batıya koşan kadro harekatı gibi gördük AK Partiyi.

Ürkek ama bunu belli etmemeye çalışan…
Erbakan’cılıkla suçlanıp, aksini ispat etmek zorunda kalan…
Katı İslam figürü olmaktan kaçınıp “ılımlı İslam kisvesine” bürünmek isteyip, bu titiz davranışını topluma anlatamaz duruma giren.
Özetle, “yukarı tükürse bıyık”, “aşağı tükürse sakal” durumuyla yüzyüze yaşamak durumunda kalan bir AK Parti, her cepheden açılan muhalefet salvosuna rağmen, çok önemli yasa değişiklikleri ve Anayasa’nın önemli faşist maddelerini ortadan kaldırıcı önlemleri almaktan geri kalmadı.
AB süresince önemli adımlar attı.
Benim diyen sosyal demokrat partilerin yapamadığı ve sosyal hayatımızda çok önemli yer tutan bir çok değişikliği ve hatta reformları meclisten çıkarmayı başardı.

Sonunda tam demokrasiye geçişin önünde en büyük engel olan, dünyadaki gelişmeleri ve asrın ruhunu yakalamayan kurum ve kuruluşların, özellikle de laik ve katı Atatürkcülerin eski alışkanlıkları geride bırakmaları, tek parti ve askeri vesayet alışkanlıklarını terketmeleri konusundaki kararlılığını hayata geçirmek isterken ayağı “darbe”lere takıldı.
Anlaşıldı ki, iktidara geldiği ilk günden itibaren partisiyle birlikte alaşağı edilmek amacıyla bir dizi darbe planları hazırlanmış.

Asker-sivil ortaklığı ile hazırlanan ve başlangıçda Ergenekon adı verilen örgütün artık “masumiyet” karinesi altında korunması bugünlerde çok zor.
Üstelik AKP kararlı.
Batı bu süreci destekliyor.
Ama işler karışık.

Sapla samanın karışması meselesi de değil bu sarsıntı ve peşpeşe gelen artcılar.

Birileri.. AKP’nin “akil adamları” bir yerde yanlış akıl verdiler.
Ya zamanlamada…Ya sıralamada yanlışlar yapıldı. Ya bazen erken ve bazen geç kalındı.

Sonuçta Özal’ın gerisinde, Demirel’in ilerisinde “cesur”luk örneği vermeye çalışan AK Parti’nin, seçimlere kadar bu süreci iyi yöneteceğinden kuşkum var.

Bir iki deneme veya hamle yapacağı muhakkak.
Ama o kadar.
Benim korkum, Ergenekon örgütünde tutuklama sırası siyasilere gelirken bu işin tavsamasından.
Darbe planları olur da siyasetcilerin bu işin içinde olmaması mümkün mü?
Tam sıra onlara gelirken filmin sonunu tahmin etmeye başladık.
Çabalara ve yönetilmeye çalışılan sürece yazık olacak gibi…
Tam demokrasi nerdeyse bizler için “ kara tren” gibi oldu.
Yine gelmez mi ola?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.