Dostoyevski’yi yeniden okumak

Dostoyevski’yi yeniden okumak

0
PAYLAŞ

Dostoyevski’nin romanlarıyla çocuk yaşlarımda tanıştım, herbirini ayrı sevdim. En çok da Karamazov kardeşler’i sevdim. Bu eşsiz romanı kaç kere okuduğumu bilmiyorum. Onu her okuyuşumda değişik tatlar aldım. İnsancıklar’ı da çok severim. Küçücük bir dev yapıttır o, yaşamı neredeyse bütün yüzleriyle görür ve gösterir. Romancılar kocaman kocaman Karamazov kardeşler yazacaklarına birkaç İnsancıklar yazıp çıksalar daha iyi olmaz mı diye düşünmüşümdür. İnsancıklar’ın açıklığına yalınlığına, Karamazov kardeşler’in yoğunluğuna derinliğine tutuldum. Yapıtları birbiriyle ölçmeye kalkmak son derece yanlıştır. Her yapıt kendi içinde bir dünyadır bir değerdir. İyiden iyiye alt düzeyde bir yapıtı dünya devi diyebileceğimiz bir Karamazov kardeşler’le karşılaştırmayı düşünemeyiz zaten. Bir yapıtı nitelik açısından bir başka yapıtla karşılaştırmaya kalkmak bizi bir yere götürmez.

Ben Flaubert’in Madame Bovary’sini de severim. Karamazov kardeşler’i beş kere okumuşsam Madame Bovary’yi sekiz kere okumuşumdur. Şimdi bu iki romanı değer açısından karşılaştırmaya kalksam siz bana ne yaptığını sanıyorsun demez misiniz? Gündelik kafayla düşünenler bu tür karşılaştırmaları çok sık yaparlar. Dostoyevski mi Flaubert mi, Karamazov kardeşler mi Madame Bovary mi, Platon mu Aristoteles mi, Pele mi Messi mi gibilerinden boş tartışmaları az düşünüp çok konuşanlara bırakalım. Böyle karşılaştırmalar yapmaktan zaman zaman kendimizi alamasak bile bunun çıkar yol olmadığını bilmeliyiz. Nicelikleri karşılaştırmak kolaydır, nitelikleri karşılaştırmak kolay değildir. Nitelikleri karşılaştırmaya kalkmak dipsiz bir kuyuya kova sallamakla birdir. Değer yargıları bir ucu nesnelliğe uzanan öznel yargılardır, bir yanlarıyla nesnele dokunsalar da özünde özneldirler.

Karamazov kardeşleri’i son okuduğumda değişik duygulara kapıldım. Okudukça okudukça kitapta estetik açıdan yetersizlikler bulmaya başladım. Öncelikle bu çok ünlü roman, benim bu çok sevgili romanım bana çalakalem yazılmış izlenimi verdi. Sanki Dostoyevski ne düşündüyse ne bulduysa bu da bizden olsun diyerek romana koyup çıkmıştı. Onu bir kere daha okuyacağımı sanmıyorum. Bir yapıttan on iki yaşımızda aldığımız izlenimi yetmiş yedi yaşımızda alamayız ama ben sondan bir önceki okuyuşumda da yani üç beş yıl önce ki okuyuşumda da onu eksiksiz bir yapıt diye algılamıştım. Sanat sözkonusu olunca en uygun yargı sonuncu yargıdır deyip çıkmak yanlış olmaz. Sanatçılar belli bir estetik görüye ulaşmış olmadıkları zaman eşsiz ürünler ortaya koyabiliyorlar ama bu ürünler bazı sorunlar barındırabiliyor.

Sanatçının çok şeyi az sözle ya da az gereçle anlatmasını bekleriz. Tutumluluk sanatın vazgeçilmez kuralıdır. Tutumluluğu cimriliğe götürmeden bazen de götürerek yapıtı yalın kılmak sanatçının başlıca kaygısı olmalıdır. O zaman izleyici keçiboynuzu çiğnemek zorunda kalmaz. Tutumluluktan yana olmayan estetikçiler de vardır. Onlara göre hovardalık gibi algılanan sereserpe bir anlatım belli koşullarda yapıtın gücünü artırabilir: sanatçının kendisini her zaman az söz çok iş baskısı altında tutması verimli olmayabilir. Balzac’ı çok seviyoruz ama onun tutumluluk kuralına uymak gibi bir kaygısının olmadığını da biliyoruz. Öyleyse bırakalım isteyen istediği gibi yazsın hatta yapıtını bize gevezelik gibi görünen ögelerle doldursun. Herkes Flaubert gibi her gün yarım sayfa yazma titizliğini göstermek zorunda mı? Ben bir izleyici olarak kendi payıma her zaman tutumluluktan yana oldum. Sereserpe yazmaktan yana olan bu özgürlükçü görüş yabana atılır gibi olmasa da bence epeyce tehlikelidir. Doğa bizleri gevezelikten korusun. Dostoyevski yaşıyor olsaydı ve onunla belli bir yakınlığım olsaydı, Karamazov kardeşler’i bitirdiği sıra bana “Yeğenim şu romana bir göz at bakalım uygunsuz bir yanı var mı” deseydi ben kitabı dikkatle okuduktan sonra yüzümü kızdırır ona şöyle derdim: “Fyodor amca, bana izin verir misin bu güzel romanın bazı sayfalarını atıvereyim. Hele dinle ilgili söylevlerin hiç çekilir gibi değil.”

         Yalnız sanatta değil felsefede de bulanık ve uzatılmış anlatımlarla sık karşılaşıyoruz. Filozof anlatamadıkça daha da anlatmaya çalışıyor ve işi karıştırıyor. Kant’ın Salt usun eleştirisi’ni ben bu anlamda epeyce eleştirilebilir bulurum. Kant’ın yerinde olsam kitabı yüz elli sayfaya bağlardım. Bir genç “felsefeci”ye bunu söylediğimde adam benimle alay etmeye kalktı: “Siz onu yüz sayfaya da bağlarsınız.” Güldüm ve ona iki çift söz söylemek gereği duymadım. Bazı insanları boşluklarıyla başbaşa bırakmak daha doğru diye düşünüyorum.

BİR CEVAP BIRAK