Doğu’da kadın doktor olmak…

111 Kadın Fotograf Sanatçısı, şiddete maruz kalan kadınlarla dayanışma için bir araya geldiler ‘En değerli varlıklarımız’ diye tanımladıkları fotoğraflarını açık artırmayla satarak sığınaklar sağlayan bir kadın kuruluşuna yardım ediyorlar.

Bu, Kadın Fotoğraf Sanatçıları’ndan birisi de Dr. Nazan Tuna. Doktorluğunun yanında fotoğraf sanatıyla da uğraşan Tuna, bu alanda da profesyonel fotoğrafçılara adeta taş çıkartıyor.

Muş ilindeki “şark hizmeti” sırasında fotoğraf sevgisine sıcak ve cana yakın bulduğu Muş halkınıda ekleyen Tuna,” Doğuda Kadın Olmak” adlı ilk siyah-beyaz fotoğraf sergisiyle oldukça barşarılı bir çıkış yaptı.

Tıp Fakültesi mezunu ve Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı olan Tuna, 1997’de IFSAK’ta ilk fotoğraf eğitiminin ardından iki yıl Cemil Ağacıklıoğlu atölyesinde siyah beyaz fotoğraf çalışmalarında bulundu. 8. İstanbul Saydam Günleri’ne KARDELEN adlı Muş ilindeki yaşamları anlatan slayt gösterisiyle katıldı.

Fotoğraf çalışmalarında portre ve yaşam unsuru ağır basan Tuna, bir çok ulusal yarışmalarda ödüller aldı ve karma sergilere katıldı.

Vizöründen portre ve yaşam fotoğraflarını görmeyi tercih eden Dr.Nazan Tuna’yla Türkiye’nin doğusunda kadın ve fotoğrafçı olmak, insanlar yani kısaca yaşam üzerine söyleştik:

– Fotoğraf ile tanışmanın ilk ipuçlarını yaşamının hangi döneminde buluyorsun?

– Aslında fotoğrafla ilgili farklı anılarım var. Çocukluğum Trabzon’da geçti.Trabzon Fotoğraf Derneği başkanı Şekip İskender akrabamdır.Orta öğretim dönemimde Şekip İskenderin,dia gösterilerini, sergilerini izliyordum, çok hoşlanıyordum. Fotoğraf Sanatından ilk etkilenmemin, oralardan olduğunu düşünüyorum. Bir de daha önce ki röportajlarda söylemediğim bir şey var; ilk sevgilim fotoğrafla ilgileniyordu, siyah beyaz fotoğrafları çok iyi idi.. On yıl sonra saydam günlerinde karşılaştık, böyle bir kimlikle karşısına çıktım.O şimdi fotoğrafı bırakmış.. Nereden nereye… İfsak’taki ilk fotoğraf derslerinden sonra babamın ölümüyle bir süre fotoğraftan uzak kaldım. 2-3 ay sonrası , Cemil Ağacıkoğlu’nun “Bir Günde” gösterisini izledim, babamın ölümündeki yaşadıklarımla benziyordu izlediğim bu gösteri.Çok etkilenmiştim. Sonra yoğun bir şekilde fotoğrafa yöneldim.Muşa gitmeden önceki yıl ihtisas sınavına hazırlanmaya başlamıştım., çok yorucu bir dönemdi benim için.Hem fotoğrafa yoğunlaşmıştım.Hemde sınava hazırlanıyordum.Bir yandan kitap okurken bir yandan da film yıkıyordum, fotoğraf baskısı yapıyordum. Aynı yoğun dönemde çeşitli yarışmalarda ödüller almaya başladım. Bunlardan biri İfsak’ın ayın siyah beyaz yarışmasında aldığım birincilik ödülüdür.Konusu “Yaşamın İçinden Kadın”dı, seçici ise Emine Ceylandı. Bu birincilik benim icin çok önemliydi.

– Sonra sizi İfsak’ta göremez olduk…

Evet. Çünkü Muş Devlet Hastanesi’nde çalışmaya başladım. 2000’den 2003’e kadar. Orada yaşamak çok keyifliydi. fakat bazı konularda mahrumiyet var tabiki.sosyal yaşamdan uzaktasın. , sergiler, sinema,tiyatro yok, İfsak’taki ortamı, o yokuşu çok özlüyordum. Gerçi orada yaşarken hiç şikayetçi olmadım. Doktor arkadaşlar bana şaşırıyordu nasıl bu ortamda mutlu olabiliyorsun diye.Çoğu ailesiyle oradaydı. Yalnız olmama rağmen ben yaşamımdan çok daha keyif alıyordum.Yeni yaşamlar tanıyor oranın kültürünü öğreniyor ve fotoğraf çekiyordum.. Tek adapte olamadığım şey yaşamın yavaşlığı oldu. İstanbul’da herşey çok hızlıyken Şubat ayında her tarafın bembeyaz ve durgun olduğu bir zamanda gittim Muş’a,çok dingin ve dinlendiriciydi benim için. Fakat Herşey çok yavaş, oradaki insanlarda zaman kavramı yok, birşeyleri yetiştirmek yok, benim yapımda ise koşturmak var, Muş’ta beni ilk gördüklerinde bir kadın doktor gelmiş ne öyle koşturuyor diyorlardı! Belki bir yıl sonra o yavaşlık , durağanlık bana da geçti, üretkenliğimin yavaşladığı bir dönem oldu. Hafta içi hastanede çok yoğun çalıştığım için fotoğraf düşünemiyordum. Haftasonları sürekli geziyordum, fotoğraf çekiyordum. İfsak Fotoğraf Günleri’ne kabul edildikten sonra tekrar Muşa gittim, değişim-gelenek konusuna dair bir şeyler çekmek ,daha özele girmek için. 10 gün sadece fotoğraf çektim.Kendimi çok iyi hissettim ‘uzaklarda bir şehrim ‘ vardı.Çok güzel bir duygu bu. beni coşkuyla ve çok sıcak karşıladılar. En uzak köylere yalnız gittim,beni doktorları olarak tanıdıkları için bu çok kolay oldu, o 10 günde bu sergi için özel çekimler yaptım. Örneğin detaylar olsun istedim… el, ayak, aynaya bakıp süslenen genç kız fotoğrafları o gezide çıktı.Harran’da pamuk tarlasında çalışan işçiler, Yeni evliler, kadın utangaç, ‘sarıl kocana ‘diyorum utanıyor, o anda çekiyorum fotoğrafı…”

Van gölüne bakan özlemleri olan kadının fotoğrafı beni çok etkiliyor. Katalogtaki şiirde diyor ya ‘ güneş göremez gözyaşlarını’, yani doğu kadını gizli ağlar, hüznünü gizli yaşar. O fotoğrafta da öyle işte!Kadının kucağındaki çocuğun, yüzüne yansımış kadının acısı.

Ara sokaklarda dolaşıyordum, civar illere gidiyordum. Farklı şehirlerdede çekimler yaptım.Diyarbakır Urfa Van Bitlis Batman Ağrı Kars hepsini gezdim fotoğrafladım.

-Tekrar Muş’taki günlerine dönersek, bu iki kimlik, doktor olmak ve fotoğrafçı olmak. Nasıl birleşiyordu senin yaşamında ?

– Ben hastalarımın öykülerini paylaştım, fotoğrafın dışında da birçok şey paylaştım onlarla. Fotoğrafın yanında dostluklarda biriktirdim.

Bir köye gidip bütün günü orada geçiriyordum , tedavilerini yapıyordum. Çok ta kolay değil orada yaşamak.

Önce “kadın doktor” olarak yaşadığım zorluklar var. “Kadın olduğun için ikinci sınıf bakılıyorsun”, ‘kadındır, anlamaz ‘diyorlar, ‘hemşirehanım’ diye yaklaşıyorlar, başarılı tedaviden sonra da Nazan Bey diyorlar, ancak bir erkek yapabilir bunu diye. Bu arada kendimi çok kısıtladım, sosyal yaşantımı , kıyafetimi kısıtladım, bir gün akşam saat 19.30da hastaneye yürüyerek gideyim dedim ,, bir kadın nasıl bu saatte sokakta olur diye tepkiler beni çok rahatsız etti, kendimi böyle kötü hissettiğim zamanlar oldu ama çok savaştım. Hastanede polikliniğime bir kadın geldi, psikiyatriste gitmesi gerekiyor, ama bana yazdırmış ismini, ‘sen iyi geliyormuşsun’diyor, hap gibi! Ben psikiyatrist değilim dedim. Çok ısrar edince hastayla konuştum arkadaş gibi dertlerini dinledim. Birde efsaneler çıkartmışlardı hakkımda, ben istanbulda evliymişim de eşimi çocuklarımı İstanbul’da bırakıp,doğuya gideceğim , çalışacağım ,onlara hizmet vereceğim diye herşeyden vazgeçmişim, evli değilim halbuki.. Gider gitmez yadırgamasınlar diye hemen fotoğraf çekmedim, önce beni doktor olarak tanıdılar benimsediler belli bir süreç sonrası fotoğrafçekmeye başladım..

Kendimi şanslı hissediyorum, işimi çok seviyorum doktorluğu yani, fotoğrafda benim için tutkuya dönüştü. Mesleğimde insanlarla iyi iletişim kurmayı gerektiriyor, fotoğraf çekerken de böyle. Dinliyorum, yardım ediyorum ve fotoğraflarını çekmeme izin veriyorlar, belki başkasına izin vermeyecek ama bana veriyor, insanların farklı psikolojik anlarını , duygu anlarını fotoğraflamayı seviyorum. Hasta fotoğraflarım da var.Mesleğimin etkisiyle olsa gerek insanı fotoğraflamayı daha çok seviyorum.

– Fotoğraf çekerken tepkilerle karşılaştığın oldu mu?

– Genellikle olmadı diyebilirim, belki bir iki tane itiraz eden oldu, onları da çekmedim zaten, istemeyeni zorlamadım. Kurgusuz çekiyorum doğal hallerini fotoğraflıyorum. Örneğin üç kız kardeş vardı mesela , bir tanesi fotoğrafını çekeceğim diye gitti saçlarını yıkadı geldi, sonra çektim. Harran’da Zehra diye bir çocukla dolaştık. Ben kadın çekiyorum diye, abla şu evde çok güzel kızlar var deyip beni karşımızdaki eve soktu. Çocuklarla ilişkilerim çok iyiydi. Özellikle kız çocuklar bana hayrandı. Beni örnek almalarını çok isterim, okumalarını öğütledim.

– Genelde fotoğraf  özelliklede Doğu deneyimi seni nasıl etkiledi ya da değiştirdi ?

– Fotoğraf bakmayı, farkında olmayı öğretiyor.. Çekmesen bile görmekten zevk almaya başlıyorsun. Fotoğraf iletişimde çok iyi bir araç. İnsanlarla iletişimimin arttığını düşünüyorum. Doğuyu anlamak için orada yaşamak gerekiyor. Kara gömülmüş günler..Uzaklık hissi, batıya karşı unutulmuşluk hissini şehirle birlikte yaşadım. İstanbuldaki arkadaşlarım aradığında çok seviniyordum. Muştaki yaşamları anlatan Kardelen adlı gösterimde KULLANDIĞIM şiiri o dönemde yazdım.Muş ovası ve ben yalnızdık. Birlikteydik ama batıya karşı yalnızdık. Şairin dediği gibi.Yalnızlık bir ovanın dümdüz olması gibi birşeydi.Orada yaşarken onlardan biriydim, beni o kadar benimsediler ki ,halaylarını öğrendim, düğünlerde oynuyordum .Doğu’da doktor olarak çalışırken çok işe yaradığımı düşünüyorum..çok İhtiyaç vardı çünkü , döndükten sonra 6 ay kendime gelemedim. Orada bana ihtiyaç var ben niye buradayım duygusunu yaşadım. Şimdi Adapazarı devlet hastanesindeyim. Ama sanki Muş benim şehrim. Oradayken doğallığı ve saflığı yaşadım. İnsan ilişkileri dejenere(bozulmuş) değil. Bu serginin başarılı bulunmasından çok (ki çok olumlu eleştiriler aldım ) bu süreci paylaşmış olmam beni sevindiriyor.

– Sergiyi gezenlerin tepkilerinden bahseder misin ? Bir de defterine yazılan ve seni en çok etkileyen yazıyı bizlerle paylaşır mısın ?

– Sergiyi gezenlerin çoğu coşkuyla bana teşekkür ettiler. Şöyle yazmışlar: “Sevgili hocam Pr.Dr.Semra çalangu…Öyle güzel anlatmışsın ki, o gözleri nasıl da yakalamışsın, o gözlerde umutsuzluk, kadercilik yok, direnme var öfke var, …Fotoğraf çekmek birazda o yörenin suyundan içmeyi gerektirir…”

Yüreğini, gönlünü sevgini koyarak bizlerle paylaşmışsın diyor benim isteğim de buydu, bunu vermek izleyiciye, bu bana yeter. Fotoğraflar sessiz ama çok şey anlatıyor.

– Bundan sonra…

– Bu sergiyi Muş’ta köyde açık havada açmak, perde gerip renkli dia gösterileri yapmak istiyorum. Bu çalışmamı sürdüreceğim çünkü, daha çok şey var fotoğraflamak istiyorum..

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here