Dört şehire Fazıl Say’ın bakışı

“Dört Şehir” 23 Nisan’da Ankara’da seslendirilirken, Fazıl Say’ın konseri, dinleyicilere ve 23 nisan da çocuklara, küçük bir sürprizi ile başladı. Mozart’ın notaları, bizlerin dilindeki adı ile ise, “Daha dün annemizin kucağında…”, Fazıl Say, piyanonun tuşlarına dokunuşuyla, 23 Nisan’a bir armağan olarak sundu.

“Dört Şehir” i bu kez seslendirirken, kendisine bizden genç bir çello sanatçısı eşlik ediyordu. Daha önce İngiltere, Avrupa ve Japonya’da seslendirilirken, değişik çelistler eşlik etmişti. Bizden biri, Dorukhan Doruk daha 22 yaşında. Şimdiden usta bir sanatçı olma yolunda hızla ilerliyor. Fazıl Say’ın bu tür genç sanatçılara destek olması ve onlarla aynı sahneye paylaşması da bir başka güzellik. Ülkemiz de ve dünya da gelecek yıllar da, sanırım Dorukhan Doruk’u çok dinleyeceğiz ve de hakkında ki güzel övgüleri izleyeceğiz.

Piyano ve Viyolonsel, Fazıl Say ve Dorukhan Doruk, “Dört Şehir” i yorumlarken, bütünlüğün farklı seslerini uyum içinde bizlere aktarırken, dört şehri sahneye taşıdılar. Anılarla, yorumlamalarla, Fazıl Say’ın duyumsattığı dört şehri yeniden düşündük.

“Sivas” 70’li yılların ortalarında iki yılımı geçirdiğim şehir. Pir Sultan ile ilk kez ismini beraber duyduğum ilimiz. Taş işçiliğinin günümüze direnen güzel bir örneği Divriği’n de ki cami. Şarkışla, Sivrialan Köyü, Aşık Veysel’i, bağrından çıkaran yer. Gemerek, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalandığı, arada kalmış bir ilçe. Ve Sivas’da bir çok güzel insanı yitirdiğimiz gün. Madımak’da yaşananlar. Ankara’dan telefonla, arkadaşlardan bilgi almaya çalıştığımız acı dolu saatler.

Sivas’a, Aşık Veysel’den esinlenerek,piyanonun tuşları ile giriyor Fazıl Say. Veysel’in, sazın türküsünü getiriyor önce, sıcacık. Kuş sesleri de var. Sonra başka bir sıcaklık sarıyor birden, ama bu sıcaklık farklı, korku ve endişeli, Madımak’ı getiriyor. Güzel insanlar yanıyor. Bakıyorlar, seyrediyorlar. Acı ile o günleri tekrar yaşıyoruz. İnsanlığa bu vahşeti yaşatanları savunanlar şimdi nerede, acı içimizi daha bir yalıyor. Sona doğru bir kaval sesi,inceden içimizi sızlatıyor bu kez. Bu ağıt, bu kaval sesi, kavaldan değil, Viyolonsel den geliyor. Acaba kaval sesini, viyolonsel ile bize ulaştıran, böyle bir beste, başka varmıdır, sanmıyorum.

HO ile Pir Sultan, Ankara’da Necatibey Caddesi’n de sahnelenirken, Nesimi baba ve el kadar küçücük curası ile Mehmet Kemal’in yeri, Kalem’de geçen akşamlar gözümün önüne geliyor. Zafer Çarşısı’n da, Remzi Abi’nin Toplum Kitabevi’n den çıkan, sessizliği ile Metin Altıok yanımıza geliyor sanki. Sivas’da yitirdiğimiz, tanıdığım, bildiğim insanlar geçiyor. Piyano ve kontrabas tınıları ile geçiyorlar önümüzden. Buruk ve acı ile dinleyerek, anılar yumağı içinde dolanıyoruz.

Birden bu ağıt havasından, ikinci şehir ile yeniden doğar gibi, silkinerek canlanıyoruz. Neşeli bir türkü dinliyoruz adeta. Hopa’dayız bu kez. Kafkas, gürcü, laz, rum, horon oynuyorlar. El ele coşku ile. Karadeniz’in hırçın dalgaları doğa ile birlikte, mavinin yeşile karışması gibi, sevgiyi kemençe ile yoğuruyorlar. Bir düğün havası yansıtılan, duyulan. Burada, doğanın insanla kucaklaşması hakim olan. Bu doğayı bozmayın dercesine uyarmak istiyor. Sahnede, kemençe de yok. Piyano ve kontrabas, bize kemençenin tınıları ile horon teptirecekler neredeyse.

Ağıt, düğün havası, sonra yumuşak duygusal bir hava, ancak hava birden kararırıyor. Kurşun gibi ağır adeta. Ankara’ya geliyoruz. Fazıl Say’ın üçüncü şehrine. Fazıl Say’ın doğduğu, çocukluğunu yaşadığı şehire. Önce ki iki bölüme nazaran uzun bir bölüm. Fazıl Say’ın bir eli, piyanonun içinde tellerde, bir eli tuşlarda, bir arayış, özlem duygusu hakim. Belki özlediği, istediği, arzu ettiği Ankara’yı arıyor, belki çocukluğunu, arayış karamsarlığı yırtmak istiyor adeta. Viyolonsel de tellere vurma, piyanonun tuşları, zaman zaman sertleşen, zaman zaman duygusal, güzel bir şarkı tutturuluyor. Piyano zaman zaman ağır havayı dağıtmak istiyor. Bulutlarda ki karamsarlığı, yağmura dönüştürmek istiyor belki de.

Ankaranın taşına bak türküsünden tınılar geliyor. Özlem, hüzün, karanlık, ağıt ve duygusallık, iç içe girmiş üçüncü şehirde. Adeta başka bir Ankara özlemi var günümüzde. Gelecek de bizi, daha güzel bir Ankara tınıları ile buluşturacak, özlem bundan diye düşünüyorum.

Ve bu eserin son şehrine gidiyoruz. Dördüncü şehre. Bodrum’a gidiyoruz. Deniz ve müzik. Neşeli bir Bodrum gecesin de, caz tınılarının hakim olduğu, Piyano ile viyolonselin bir barda, birlikte söyleyip dansettiği bir akşamdayız.

90’lı yıllardı sanırım. İstanbul’da caz festivalinde, piyano, kontrabas, vurmalılar ve ney. Manhattan’da yoluna şaşıran sufi ney, kendini gece bir caz barında buluyor. Sufi ve caz, atışma kavga sonra anlaşma, birlikte çıkıyorlar bardan, piyano ve ney. Fazıl Say ve Kudsi Ergüner. Bu eseri ve o konseri anımsadım birden. Fazıl Say, klasik, şarkılar, türküler ve de caz. Caz biraz kıyıda kalıyor galiba. Bu çerçeve de yapacağı besteler de önemli. Daha çok caz tınıları içeren eserler. Başkaldırıyı yansıtan, kendi türküsünü özgürce söyleyen caz tınıları ile arttırarak, seslenmisini de bekliyoruz.

“İstanbul Senfonisi”n den sonra, bu dört şehir. Yaklaşık yarım saatlik anılarla bir gezinti. Fazıl Say’ın notaları ile şehirler, yaşanılanlara tanıklık ederek geleceğe aktarılıyor. Sanatçı sorumluluğu, günün gerçeklerini, notalarla aktarıyor. İçimde hep bir sızı, İstanbul yönetiminin sahiplenmediği, adeta yok saydığı, ancak İstanbul’luların sahiplendiği, “İstanbul Senfonisi” dünyayı dolaşıyor.

Bir kaç gün sonra güzel bir haber geliyor. Fazıl Say, Eskişehir’i notalarla yansıtacak. Seviniyorum bu güzel bir habere. Yönetimi ile kenti ile sahiplenileceği için, iyi bir müjde doğrusu.

23 Nisan çarşamba akşamı, “Dört Şehir” in yanı sıra, ilk kez sahnede dinlediğim ve izlediğim “İlk Şarkılar” ile Serenad Bağcan da vardı. Ama bu ikinci bölümü, bir başka yazıya, bir başka Pazartesi Yazıları’n da izlenimlerimizi aktarmak üzere diyelim.

Sanatçı, çağının, toprağının, insanının tanığı, bununla beslenerek, eseriyle geleceğe aktarıyor yaşanmışlığını. Fazıl Say’ın neredeyse tüm eserlerinde, bu yaşanmışlık ve tanıklık var. Burada, hem övünülecek, hem de üzülünecek iki ayrı durum var. Bu eserler bizden önce, bizim dışımızda ki dünyaya ulaşıyor, sonra yurduna insanına dönüyor. Onur ve eksikliğimiz. Gezi Parkı’da geçtiğimiz yıl, bizden önce Avrupa kentlerinde dinlendi ve dinleniyor. Ülkemizde ise daha seslendirilmedi bile.

Nasıl merak ediyorum bu eseri. Bakalım ne zaman kavuşacağız.

______________

İstanbul. 28 Nisan 2014. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

AÇIK GAZETE: Yazarımızın yazısı zamanında elimize ulaşmasına karşın yayına geç alındığı için özür dileriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 4 =