Durdurun dünyayı inecek var!

PAYLAŞ

İnsanlık tarihi önünde bu tür olaylara tanıklık etmekten, maruz kalmaktan ve bir şekilde de mağduru olmaktan duyduğu utançla ve içsel sesindeki haykırışlarıyla ve içine sessizce akıtmak zorunda kaldığı gözyaşlarıyla baş başa kalabiliyor. 


Bir noktadan sonra insan yüreği ve aklı bu yapılan barbarlıkları kaldıramaz hale geliyor ve adeta isyan edercesine, insan olmaktan utanırcasına, kendinden, çevresinden ve içinde yaşadığı dünyadaki canlı-cansız her türlü varlıktan sorumlu olduğunun bilincinde olabilen bir insan olarak ta, onlardan af dilercesine haykırmak istiyor;


“Durdurun dünyayı inecek var!” diye.


Şöyle bir düşünecek olursak; bu sözü söylemek ve haykırmak için o kadar çok haklı nedenlerimiz olduğunu bilmek ve görmek için de; ayrıca ulema olmaya gerek olmadığını da hemen anlarız.


Kim bana söyleyebilir ki?


 İçerisinde yaşayan insanlar tarafından doğasının hayat damarları olan;  denizleri, nehirleri, ırmakları, dereleri kirletilen, yok edilen ya da yok edilmeye maruz kalan…


Kendisinin ve içerisinde yaşayan tüm canlıların akciğerleri olan ormanları kesilip, yakılıp yok edilen…


İçerisinde barındırdığı ve ona yaşama sevinci veren birçok canlı türünün yok edildiği ve kuşların katledildiği…


Canlı toprağının üzerine milyarlarca metreküp beton dökülerek adeta diri diri mezara gömüldüğü ve beton yığını haline geldiği…


Üzerine ‘kainatın efendileri’ tarafından en gelişmiş teknoloji ürünü olan bombaların yağdığı…


İçerisinde yaşayan insanların onları yöneten egemen güçler tarafından, salt kendi çıkarları doğrultusunda, ırk, din, dil ve renk ayrımcığı yapılarak; böl, parçala, yönet mantığıyla bölünerek siyasallaştırıldığı, idare edildiği ve bu egemen güçlerin hükümranlıklarını sürdürdüğü…


İnsanlarının bu yapay bölünmelerden ve inançlarından, kutsal bildiği değerlerden dolayı birbirlerini, yakarak, boğazlayarak acımasızca öldürdüğü…


Hukukun üstünlüğünün ve demokratik, evrensel insan haklarının olmadığı ya da genişleyip, geliştirilemediği…


Sivil toplum örgütlerinin ve sendikal hakların iğdiş edildiği, kendini yetiştirmiş, seçkin bir kuşağın ezilerek adeta yok edildiği…


Bireysel ve toplumsal özgürlüklerin kısıtlandığı, savaşın barıştan daha üstün tutularak hamasi nutukların söylendiği ve  geçerli olduğu…


Her türlü rüşvet, iltimas ve adam kayırmacılığının marifet sayıldığı…
Gemisini yürütenin kaptan olduğu…
Düşmanımın düşmanı benim dostumdur denildiği…
Açlığın, sefaletin, vahşetin, dehşetin olduğu, insanlarının yüreklerine kin, nefret, şiddet doldurarak sevgiyi dışarıda bıraktığı…


Kapkaç, tecavüz, adam kaçırma, öldürme, uyuşturucu ve kadın ticaretinin sıradan olaylardan sayılarak, mafyanın, sokak çeteleri gibi suç örgütlerinin yükselen değer olduğu…


Tinerci çocukların, kimsesizlerin, her türlü sosyal güvenceden yoksun bir şekilde ortalıkta serseri mayın gibi dolaştığı…


Yazılı ve görsel basının kısaca güzide medyamızın her türlü bayağılığa çanak tuttuğu, istediğini rezil, istemediğini de rezil ettiği…


At izinin it izine karıştığı ve kerameti kendinden menkullerin itibar görüp, köşe kaptığı ve kendileri palazlandıkları gibi etraflarını da palazlandırdığı…


Yoksulluğun, yoksunluğun ve yolsuzluğun kol gezdiği, kuşların uçmadığı ve ötmediği, balıkların tükendiği, kedi ve köpeklerinin kısırlaştırılarak üreme hakkının elinden alındığı…


Kadınların ezildiği, hor görüldüğü, başlarının üstünden ziyade; aslında beyinlerinin üstünün örtülmeye çalışıldığı…


İnsanların yaşam alanlarının daraltılmaya çalışıldığı ve her geçen gün kırmızı çizgilerin çoğaldığı…


Gerçek bilimin ve bilim adamlarının dışlanarak ya da bir şekilde cezalandırılarak, yerlerine hurafeye dayalı ilime ve ulemaya yer açılmaya çalışıldığı…


İnsanlarının aş, iş geçim derdi gibi sorunlarını unutması için “cambaza bak cambaza!” denilerek avutulduğu, masallarla, ninnilerle uyutulduğu…


Tabii bu durumda devenin hamutu ile üzümün salkımı ile yutulduğu ve en güzel alavere, dalaverelerin çevrildiği, kumpasların kurulduğu…


Böyle bir ortamda da ne yazık ki kelimelerin kifayetsiz kaldığı, bütün renklerin hızla kirlendiği ve birinciliğinde doğal olarak beyaza verildiği… 


Ve insanları arasında “sev kardeşim elini ver bana / gel kardeşim ye, iç, gül oyna / dünyaya geldik bir kere/ tasayı bırak her gün bu şarkıyı söyle/ sevdikçe güler her çehre”… ve “özgürlük ve barış tüm insanların/ özlemi olacak yarınlarda/ anan, bacın, kardeşin, eşin, dostun, yandaşın daha da mutluyuz yarınlarda / yarınlar bizim yarınlar sizin” gibi şarkıların, kardeşlik türkülerinin söylenmediği ya da söyletilmediği…


Herkesin halaylarla, horonlarla gülüp oynayabildiği ve hiç kimsenin işsiz, aşsız ve aşksız kalmadığı bir dünya olmadıktan sonra…


Tüm insanların mutsuz olduğu, yüzlerinin gülmediği, kimsenin kimseye içtenlikle bir ‘merhaba’ dahi demediği, üretemeden tüketmek zorunda kaldığı, geçmişinden ve geleceğinden kaygılandığı, endişe duyduğu ve “zalimin zulmü varsa; mazlumun Allah’ı var” diye düşünen ve kendi özgür düşüncesini, ifade özgürlüğünü bir şekilde başkalarının ipoteği altına verebilen insanların çoğunlukta olduğu  bir dünyada, gönül rahatlığıyla kalmak ve yaşamak istediğini… Evet, kim bana söyleyebilir ki(?)…


Şimdi soruyorum size, lütfen bana söyler misiniz?


Tüm dünya insanlarının mutsuz ve umutsuz olduğu bugünlerde; içinde yaşadığımız dünya için;


“Durdurun dünyayı inecek var!” demeyelim de peki, ne diyelim?


Değerli dostlar, sanırım her şeye rağmen enseyi karartmamalıyız, siz benim karamsarlığıma aldırmayın! Görecek günler var daha… Kimse er meydanından kaçacağımızı sanmasın. Her türlü ‘yoksulluğa, yoksunluğa, yolsuzluğa’ karşı ve en önemlisi de insanlık adına yapılan tüm barbarlıklara karşı mücadeleye hep beraber devam edeceğiz!


  Çünkü ‘inadına yaşamak’ güzel şey be kardeşim!


Ne işsiz, ne aşsız, ne de aşksız kalın! Her şey gönlünüzce olsun! Kalın sağlıcakla…



“Anneme başka gezegenin çocuğu olduğumu söylemeyin! O benim dünyalı olduğumu sanıyor!”


_________


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar 
– Gittim, gezdim, gördüm
– …bağlı kadınlara selam olsun! (1) 
– Destan’dan destana yol gider (II) 
– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III) 
– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV) 
– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.) 
– Meryem ve Meryem (VI) 
– İki farklı Recep öyküsü… (VII) 
– Teflon insanlar (VIII) 
– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX) 
– Hindi ve papağan (X) 
– Şiir üstüne ne varsa… (XI)
– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)
– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII) 
– Düşünce yazıları…(XIV)
– Sigara – Nargile – Pipo (XV) 
– Acele karar vermeyiniz… (XVI) 
– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII) 
– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII) 
– Bitmeyen Senfoni (XIX) 
– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX) 
– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI) 
– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII) 
– Şu Çılgın Türkler (XXIII) 
– Benim sinemalarım… (XXIV) 
– Muhteşem gece! (XXV) 
– Pamuk eller cebe! (XXVI) 
– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII) 
– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII) 
– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX) 
– Suçlular aramızda… (XXX) 
– Sen neymişsin be abi! (XXXI)


Mete Karakaş araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com

CEVAP VER