Erdoğan tehlikeli yolu seçti..

Erdoğan tehlikeli yolu seçti..

0
PAYLAŞ

Gezi Parkı’ndaki ağaçların “sökülmek” istenmesi ile başlayan ve AKP otoritesine karşı bir direniş vasfı kazanan eylemlerde neredeyse 2 haftayı geride bırakmak üzereyiz. Cumhuriyet tarihinde benzersiz bir merhaleye tanıklık ettiğimiz düşünebiliriz. Birkaç dinamiğin içiçe geçtiği, resmin tamamını görmenin/tarif etmenin çok zor olduğu bir “eylemlilik” hali ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Gezi Parkı için direnenlere polisin/devletin gaddarca davranması ile başlayan ve herhangi siyasi bir akımda/fikirde temsilini bulmayan genç bir kitleye, kendi içlerinde bir “devrim” yaşatan dönem, biraz içerik değiştirmiş gibi gözüküyor. Bu kesimin aslında artık Gezi Parkı içine çekildiğini, daha doğrusu oraya doğru çekilmek durumunda kaldığını düşünmek mümkün. Bu kıvılcıma eklenen daha geniş kesim ise bu kadar kolay tarif edilemeyen, daha çok “Erdoğan karşıtlığı” ile mobilize olan, “ulusalcı” tonların da kendini güçlü bir biçimde hissetirdiği bir kalabalık ile klasik “sol-sosyalist” siyasetlerden oluşuyor. Buna “Çarşı” gibi, halihazırdaki “devlet otoritesi” ile derdi olan sola yakın grupları ve AKP’nin son dönemdeki siyasetinden boğulan şehirli-elit kesimleri, (hatta AKP’lileri) de eklemek mümkün. Bu daha geniş kalabalık ise mevcut durum itibariyle kendine Taksim Meydanı’nı yurt bellemiş görünüyor. Elbette ki sınırlar hiç de kesin değil ve sık sık geçişler yaşanıyor. Kaldı ki bu dinamik diğer büyük kentlere de sıçramış durumda. Bütün bir tablonun toplamına baktığımızda ise sadece AKP’nin değil CHP, MHP’nin de olan biteni anlamakta zorlandığını, ancak iktidar makamında olan AKP’nin isyanı bastırmak için hızla tehlikeli yollara meylettiğini söyleyebiliriz. Bunlar, kitleleri eylemcilere karşı mobilize etme/kışkırtmanın yanısıra laik-elit burjuva sınıfını da tehdit ve şantajla tekrar yanına çekme çabası olarak görünüyor. Buraya tekrar döneceğiz ama önce burjuvazinin ve AKP’nin durumuna bir bakalım.

AKP’nin ilk tepkisi kararsızlıktı.. Çözüm müzakereleri ile başlayan süreçte ABD ile yeni bir işbirliğinin temelleri atılmış, kredi derecelendirme kuruluşlarından gelen not artırımları sayesinde yeni fonlar ülkeye akmaya başlamış, gelir dağılımındaki eşitsizlik her ne kadar sürse de finansal göstergelerde bir “bahar” yaşanmaya başlanmıştı. Büyüme, sanayi üretimi gibi veriler aslında bir yavaşlamaya işaret ediyor ve objektif analistler bu duruma sık sık dikkat çekiyorsa da AKP’nin topluma yaydığı hava, Türkiye’nin artık bir “parlayan yıldız” olduğuydu. Tam da böyle bir dönemde… önce dünyadaki parasal genişlemenin artık bitebileceği sinyalleri –bilhassa ABD’den- gelmeye, sonra da eylemlerle başlayan “istikrarsız” havayı gören yabancı fonlar Türkiye’den çıkmaya başladı. Bu tabloda AKP’liler ilk buldukları –ve muhtemelen kendilerinin de inanmadıkları- açıklamaları peşpeşe sıraladılar. “Yedirmeyiz” argümanı, dış güçler, faiz lobisi, İran, Türkiye’nin büyümesini istemeyen güçler, Ergenekon., Silivri, sol örgütler vs. Bunlar aslına bakılırsa ilk ağızda yaşanan panik havası ve kararsızlığın göstergeleriydi. Bu karmaşa içinde isyanı yumuşatma seçeneği de belli belirsiz denendi ve önce AVM’den, sonra otel/rezidans fikrinden vazgeçildi, Erdoğan’ın yokluğunda Taksim platformu ve Sırrı Süreyya Önder ile temaslar gerçekleştirildi. Ancak Erdoğan döndü ve anlaşılan eli sert oynamaya karar verdi. Ve bu aşamadan sonra gösteriler de, aslına bakılırsa artık “Erdoğan karşıtı” bir hava almaya başladı.

Fakat burada kritik bir detay var. Eylemciler Erdoğan’ın bilhassa son yıllarda artık iyice artan “topluma had bildirme”, günlük hayatı bir taşra taassubuyla dizayn etme girişimlerine iş ve medya dünyasının “otorite” yanında hizalanarak eşlik ettiğini düşünmüşler, merkezi medyanın aynı dalga geçilen komünist ülkelerdeki gibi “resmi” bir yayın politikasından bir milim bile ayrılamadığını görmüşler ve “ikinci hedef” olarak da bu yapıyı seçmişlerdi. Hala da öyle.

Bu durumu erkenden farkeden klasik burjuvazi, kendince hamlesini yapmaya çalıştı. Klasik burjuvazi, siyasi yapılara kıyasla daha elastiktir, bu tip mesajları çok çabuk alır ve hemen yeni bir plan uygulamaya odaklanır. Eylemlerin daha üçüncü gününde gelen “Yeni kurulacak AVM içinde yer almayacağız” açıklamaları ilk gelen tepkiydi. Sonra da “Ben de çapulcuyum” açıklamaları peşpeşe geldi. Klasik burjuvazi sınıfı, eylemlerin hedefi olmakla kalmamış, müşterilerinin/çalışanlarını da eylemlilik içinde olduğunu farketmişti. Dolayısıyla iktidar yanında kalmak artık kendi ayağına kurşun sıkmak anlamına gelecekti. Bu çıkışların en önemli sebebi, budur.

AKP, daha doğrusu Erdoğan işte bu denklemi farketti. Burjuvazinin AKP’yi terketmesi durumunda eylemin çapının genişleyeceğini ve bu yeni dinamikle başetmenin zorlaşacağını düşündü. Ve “istikrarsızlığı görerek” ülkeden çıkan sıcak paranın yarattığı destabilizasyonu, burjuvaziye karşı kullanamaya karar verdi. Şunları söyledi:

“Artık bu ülkede çeteler dönemi bitmiştir. Bu ülkede mafya dönemi bitmiştir. Cunta dönemi geri gelmemek üzere bitmiştir. Şunu da söylemem lazım, faiz lobisi kendine çeki düzen ver. Faiz lobisi yıllarca benim milletimin alın terini sömürdü. Bundan sonra sömüremeyeceksin. Çok sabrettik. Olay sadece bu lobiyi oluşturan bir banka, üç banka kim varsa hepsi için aynı şeyi söylüyorum. Siz ki bize karşı böyle bir mücadeleyi başlattınız, bunun bedelini ağır ödeyeceksiniz.”

Burjuvazinin ülkeden çıkan parayla ilişkisini bilmemiz zor. Ancak doğrusu bu sözler, isyan sonrası kendi klasik çizgisine çekilmeyi en azından bir an için aklından geçiren laik-elit burjuvazi açısından açık bir tehdit niteliği taşıyor. Ve böyle bir açıklamaya açık konuşmak gerekirse demokratik rejimlerde pek rastlanmaz. Daha çok “tek adam” rejimlerinde, kitle kalabalığını mobilize ederek toplum üzerinde basınç oluşturan rejimlerde rastlanır. Ve Erdoğan’ın aslında yapmak istediği sadece burjuvaziyi “direniş”ten ayırmak değildir. Belli ki “medyayı” da tekrar hizaya sokmak istiyor. “Otorite”yi, kontrolü yeniden kurmak istiyor.

Ancak Erdoğan’ın dünkü çıkışı sadece “sınıfsal” dengeleri yeniden kurmaya yönelik değildi. Az önce dediğim gibi, eli sert oynamaya karar verdi ve kara propagandaya başvurarak dindar kitleleri isyancılara karşı kışkırtma gibi tehlikeli bir yola meyletti. Camide içki içilmesi gibi AKP çevrelerindekilerin hatta cami müezzinin bile yalanladığı iddiaları kürsülerden dile getirmekle kalmadı, ne çapta olduğu henüz tam olarak bilinmeyen -ve elbette ki mutlaka kınanması gereken- başörtülülere saldırı gibi vakaları da “bacılarıma saldırdılar” diyerek genelleştirme yoluna gitti.

Ve bütün bunları 1930’lardan kalma bir “şef” gibi, onun için dizayn edilmiş kalabalıklar önünde, peşpeşe attığı nutuklar esnasında söyledi.Özetle, Erdoğan direnişin önemini kavradı ancak verdiği yanıt, ateşi söndürmeye değil daha da alevlendirmeye yönelik oldu. Bunun hiç de hayırlı bir yol olmadığı ortada.

__________________________

* yetvartd@ttmail.com

BİR CEVAP BIRAK