Erkekler ağlamaz mı?

bir araya getiren sıcak mekânlar olmuştur. Bu eski sinema salonları, dostları buluşturan, özlemli sohbetlere ev sahipliği yapan duygusallık yüklü mekânlardır.


Geçen Pazar günü, bir dostu görürüm, eski günlerden konuşuruz düşüncesiyle eski sinema salonlarının yolunu tuttum. Sinema salonlarında bilet kuyruklarını görünce irkildim, sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Bu denli insanın sinemalara koşması ne güzel, sevinmek gerek. Bu denli içeriksiz ve yaşamla ilintisi olmayan kurmaca filmeleri gördükçe de üzüksek mi acaba diye düşündüm. Sinema zevkimi, bu yoğun kalabalığın içine girmeye çekindiğim için hafta içine bırakmaya karar verdim.


Pazartesi ilk işim, Ankara’nın ayazlı sokaklarına atmak oldu kendimi. Gençlik Caddesi’nden eski Başbakanlık binası önüne çıkarken, yüreğimin bir parça acıdığını hissettim. Daha 10 yıl önce bu binalara çokça girip çıkmış birisi olarak, insana yakınlığıyla her zaman içimi ısıtmış olan bu mekânların kent insanına yabancılaştırıldığını gördüm.  İnsanların kollarını sallayarak ve umursamazca önlerine bakarak geçtikleri sessiz DPT ve eski Başbakanlık Girişi önünde, yeni makam araçları arkasına devasa bir duvar örülmüş. Halkın temsilcilerini halka karşı korumak için olmalı. Güven Park’a doğru inerken, yıllarca halkla iç içe yaşamış Başbakanlık binasındaki polisiye önlemler ve Güven Park’ta hazır kıta bekleyen polis topluluğu içinden endişeyle geçiyorum. Güven Park’tan Sakarya Caddesi’ne geçerken ara sokaklar kalabalık, öğretmenler eylem yapıyor, Kızılay’ın girişlerini tutmuş polis panzerleri. Bir ülkeyi halkından korumaya çalışan yüzlerce polisi görünce, gözlerimden küçük küçük yaşlar dökülüyor yüreğime. Bir an önce uzaklaşmalıyım bu görüntüden. İlk gördüğüm taksiye binerek parmağımla ileri işareti yapıyorum. Kendime geldiğimde, Cinnah Caddesi’nin dik yokuşunda ilerliyoruz. Yokuş bittiğinde Atakule’de iniyorum. Hafta içi olsa gerek, kalabalık sayılacak kada insan yok alışveriş merkezinde. Kat kat dolaşıyorum Atakule dükkanlarını. Son kata gelince çok göz alıcı bir masanın çevresinde bilet alan bir kaç kişiyi görüyorum. Aman allahım o da ne! Sinemaya gelmişim. 


Bilet kesen bayana 20 YTL uzatıyorum. Hangisine diyor bayan. Türk filmi varsa ona diyorum. Sinemada birçok film var, ancak sadece bir tanesi Türk filmi. Filmin adı : “Babam ve Oğlum”. Babam ve Oğlum, Çağan Irmak’ın gerçek bir halk kültürünü yansıtan eşsiz güzellikteki bir filmi.


Eski sinema günlerimi hatırlatacak bir atmosfer yok. İnsanlar ilgisiz biçimde küçük koridordaki masalara oturmuş. Sinema salonuna giriş öncesi seyircilerin toplanacağı bir alan yok, doğrudan salona giriyorsunuz. Salon çok pratik yapılmış. Bir kapıdan girip koltuklara oturuyorsunuz. İdeal sayıda izleyici için ve herkesin izleyebileceği bir tasarım ile kurgulanmış birçok salondan oluşuyor. Yerime geçip oturuyorum. Eskiden olduğu gibi karanlık salonda yer gösterip para isteyen fenerli yer göstericileri yok. Yanımdaki koltuklar boş. Önümdeki koltuğa, iri cüsseli ve filmden çok başını seyredeceğimi düşündüğüm bir erkek oturuyor. 


Film başladı ve o muhteşem an’a hızla yaklaşıyoruz. Film ilerledikçe, yan sıralardan, arkalardan ve özellikle de önümde oturan o iri cüsseli erkekten boğuk hıçkırıklara benzeyen ağlama sesleri duymaya başlıyorum. Bütün salon hıçkırıklara boğulmuş.


Filmde muhteşem bir halk kültürü görüyorum. İzmir insanını ve özellikle kırsal kesimin yaşamını, konuşmasını, kültürünü çok iyi bilirim. İzmir’de doğdum ve üniversite yıllarına kadar o kültür içinde yaşadım. Film, Ege ve özellikle İzmir’in kırsal kültürünü mükemmel bir şekilde kurgulamış. Sanki kendimi köyümde, ailem ile birlikte hissettim. Aile ilişkileri, tavırlar, mekânlar, duvarlar, eşyalar, çocuklar, büyükler, hepsi benim yaşadığım dünyanın birebir kopyası. Evde yapılan yer yatağı, yatağa örtülen çarşaf, perdeler, yaşadığım çocukluk günlerimden birer parça sanki. Muhteşem bir film, eşsiz bir kurgu, gerçek bir yaşam öyküsü. Gerçek ile bire bir örtüşen dâhiyane bir kurgu. 


Bugüne kadar, bir sinema salonunda film boyunca küçük omuzların hıçkırıklarla sarsıldığı ne bir ortam gördüm, ne de bir sinema salonu. Sanki sessiz biçimde ağlamayı zorunlu kılan bir cenaze evindeymiş izlenimini bozan ise aralarda filme eklenmiş komik, ama o bir o kadar da gerçek ilişkileri yansıtan görüntüler.  


Film bitip de dışarıya çıktığımızda, bu ülke ile ilgili düşündüğüm bütün olumsuzluklardan kurtulmuş olduğumu söyleyebilirim. Kendi kültürüne öylesine bağlı bir halk gördüm ki sinema salonunda, hıçkıra hıçkıra ağlayan iri cüsseli bir erkek, beni fazlasıyla duygulandırdı. Bu halk, kendi kültürüne öylesine bir tutkuyla bağlı ki; bu ülkeyi bir avuç suda boğmaya çalışan emperyalistler, mandacılar, darbeciler, yobazlar, halk dalkavukları, siyasetçiler, ticaretçiler, ajanlar, provakatörler, satılmışlar ve bu ülkeye düşman olan her sıfata karşı sarsılmaz bir irademiz var. Bu halk, içeriden ve dışarıdan kurgulanan her türlü yıkım planına karşı dimdik ayakta kalmayı becerecek bir irade gücüne, cesarete, güvene, bağlılığa, yumuşak kalpliliğe ve yaşam biçimini savunma kararlılığına sahip. İri cüsseli bir erkeği hıçkırarak ağlatabilen bir halk kültürüyle yetişen Türk insanı, kendi yaşam ve düşünce biçimini aşağılamaya ve yok etmeye çalışan uygar (!) Avrupalı’nın kibirli bakışlarını etkisiz kılacak eşsiz bir hazineye sahiptir : Bir Erkek Bile Olsa, Bir Sinema Salonunda Hıçkıra Hıçkıra Ağlayabilmek. 


birolertan1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

14 − four =