Fış fış kayıkçı*

Ufak ufak denize açılıyoruz!

Deniz, biz Türkler için bilinmez bir Gayya Kuyusu’ydu, korkardık.

Plajda, cesaretle birkaç kulaç açılmış arkadaşına kıyıda duran beriki sorar:

“Boy ver bakiim…”

Suda çırpınan öteki burnunu kapatıp dibe doğru ayaklarını sallandırır, değdiyse ne alâ!

“Boooy, gel gel, sen de gel… Booooy!”

“Boy” dediği, suyun sığ olduğuna yemin etmektir. Biz pek fazla öteye açılmazdık.

Gerçi, Türk ulusu olarak bundan nerdeyse kırk yıl evvel, bizim Bodrumlu hemşehrimiz Sadun Boro’yla bir dünya turu yapmış, hatta iki kez turlamıştık, ötelere açılmıştık: Sadun beyin, eşi Oda hanımın ve kedileri Miço’nun, sonra denizlerde dünyaya gelen kızları Deniz’in Okyanus hikâyelerini Hürriyet gazetesinde izlemiştik.

Ben o vakitler Moda iskelesinde balıklara ekmek ufalıyor, hayal kuruyordum. O hayaller hâlâ bitmedi, içimdeki denizler dinmedi… Ah bir sandalım olsa, diye diye, yaşım elliyi buldu, geçtim sandaldan, hayatta bir lastik şambrelim bile olmadı ya! O yüzden denize açılan kimi görsek şimdi gıpta ederiz.

Gıpta edilecek iki delikanlı geçenlerde Bodrum’a geldiler. 4 metrelik ufarak bir sandala nevâlelerini doldurup, gece gündüz teknede yatıp, fış fış kayıkçı diye iskelemize kadar ulaştılar; tam 37 günde… Bodrum’dan sonra Gökova’ya, daha sonra da Marmaris ve oradan Dalyan’a gittiler… Kale’nin önünde bir gece demirlemişler; ben onları da göremedim, kaçırdım. Oysa, gidip, onlarda kendi gençlik pazularımın hayalini görmeli, onları kucaklayıp tebrik etmeliydim.

Hasan Çoban ve Kaya Coşkun adlı kürek heveslisi iki genç, geçtiğimiz Ağustos’un birinde İstanbul’dan yola çıkıp kıyı kıyı dolaşarak, bu maceraya kalkışmışlardı.

Bir hay huy içinde, Bodrum’da fark edilmediler bile… Kent TV’nin kameralarıyla, gazetemiz haber yapmasa arada kaynayacaktı.

Belki, siz onları kayıkçı sandınız, önemsemediniz.

Hayır! Hasan ile Kaya, DAK-SAR olarak bilinen, Denizde Arama ve Kurtarma Gönüllü Hizmeti veren Denizciler Dayanışma Derneği üyesi iki genç deniz meraklısıdır. Kürek çekerek 3 bin mil yol yapmayı istiyorlardı. Ülkemizin Marmara’dan başlayarak Ege kıyılarını ta Akdeniz’e değin geçmeyi hedeflemişlerdi, başardılar.

Osmanlı zamanında, deniz bizim için Karaköy’den vapura binip adalara gitmekten ibaretti. Ahmet Mithat efendinin bir sandal yaptırıp, iki arkadaşıyla Kalamış’tan bir haftada İzmit’e kadar gidişi büyük sükse yapmış, günlerce İstanbul’da dedikodusu bir yana, devrin gazetelerinde tefrika edilmişti. Ahmet Mithat efendi, akşam bastırınca Bostancı, sonra Pendik, ardından Tuzla, derken Hereke, bir sonra İzmit gibi köy barınaklarında konaklaya konaklaya gittiği seyahatini, “Sayyâdâne Bir Cevelân” başlıklı bir eserde yayınlamıştı.

Başlık, iddialıdır ha! Denizlerde seyahat…

Deniz denilen Kalamış’tan İzmit’tir! O dönemde elin İngilizinin suyuna iskandil sallandırmadığı deniz kalmamıştı dünyada…

Neyse ki bu iki genç kürekçi, küreklerine kuvvet, denizlere çıktılar. Umarız devamını başkaları da getirir.

Onları tekerlemedeki gibi, neşeyle, fış fış kayıkçı, kayıkçının küreği, fış fış eder yüreği, diye karşılamadıysak, yazık! Hiç değilse, akşama fincan böreği, yapıp ikram etseydik!

*Bu yazı GazeteKent’te de yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.