Fransa’nın sıkıntısı

Fransa’nın sıkıntısı

0
PAYLAŞ

Fransa geçen yüzyılın ortalarına kadar aşağı yukarı dört yüzyıl boyunca dünyanın kültür merkezi olarak kaldı. Onunla aşık atacak tek güç İngiltere olabilirdi. Shakespeare’e ve daha başkalarına karşın İngiliz kültürü Fransız kültürüyle zaman zaman gölgelenmiştir. Kurama aldırmaz görünen ve daha çok uygulamayla yetinen İngilizler aydınlık düşünceleriyle ve uzlaşmacı demokrat yanlarıyla anıldılar. Fransa’nın ve İngiltere’nin sömürgecilik açısından dünyaya vermiş oldukları acıyı elbette unutamayız. Geri kalmış saydıkları ilkel toplumların doğasını bozarak, kaynaklarını tüketerek yaşadılar. İnsancı yanına hayranlık duyduğumuz Antoine de Saint-Exupéry bile bu “uygar” toplumların dünyaya uygarlık götürdüğünü söyleyebiliyor. Ancak bu insanların haklarını da yemeyelim: dünyayı sömürmenin mutluluğunu yaşarken çok önemli kültür değerleri yarattılar. Ayrıca dünyayı sömürenler yalnız İngilizler ve Fransızlar değildi. Bu konuda birçok toplum kendini bir kere olsun gözden geçirirse onurlu bir iş yapmış olur.
Evet, Fransa’da ve İngiltere’de kaç yüzyılın yetkin kültür atılımları temelinde kan ve gözyaşı olan bir refahın sağladığı olanaklardan doğmuştur. Kötülükten iyiliğin doğması böyle bir şey olmalı. Bu toplumlar yarattıkları bu değerleri baş tacı ettiler mi? Ne gezer! Descartes katolik papazlarından kaçıp Hollanda’ya sığındı, Hollanda’da da protestan papazlarının hışmına uğrayarak İsveç’e kaçtı, orada soğuktan öldü. Bilimsel kavrayışın en yetkin filozoflarından Auguste Comte yarı aç yarı tok yaşadı, İngiliz filozofu John Stuart Mill’in gönderdiği paralar olmasaydı iyiden iyiye sürünecekti. Ben profesör olmak istemiyorum, bana bir ilkokul öğretmenliği verin ki açlıktan ölmeyeyim demesine aldırmadı kimseler. Örnekler çoğaltılabilir. Doymak bilmez ve değer tanımaz sermayeci güçler sonunda dizginlemeyi beceremedikleri kültür adamlarına daha acımasız bir baskı programı uyguladılar. Bu program ilk iş klasik filozof tipini ortadan kaldırdı, onun yerine güdümlü ya da uzaktan kumandalı felsefe profesörü tipini getirdi. Alman düşünürü Schopenhauer şunu söylerken yerden göğe haklıdır: “Yunanistan’da sofist diye adlandırılırlardı, bugün felsefe profesörü diye adlandırılıyorlar.”
Sermayeci düzenin ağır baskıları ve iki dünya savaşının açtığı yaralar Fransa’da ve İngiltere’de, bu arada yetkin kültür üretimine epeyce geç başlamış olan Almanya’da sanatı da içine alan düşünce geleneğini iyiden iyiye sarstı. Alman düşüncesi baştan beri bulanıklığıyla, kapalılığıyla, aşırı duyguculuğa ve aşırı gizemciliğe eğilimli oluşuyla bilinir. Ama o güzelim fransız felsefesi geçen yüzyılın başlarında usun ve bilimin yolundan ayrıldı, geleneğinde bulunmayan bir yolu, gizemcilik yolunu seçti. Yahudi Bergson yalnızca estetik açısından ilginç sayılabilecek bir öznelcilik anlayışını Fransa’ya getirdi. Bu biraz da Fransız felsefesinin Hegel gibi Husserl gibi Heidegger gibi alman filozoflarının açmış olduğu bir çıkmaz sokağa girmesiydi. Bundan böyle Fransızlar sağdan soldan gelme varoluşçuluk gibi yapısalcılık gibi derme çatma düşüncelerle uğraştılar. Giderek Fransa sermayeci üretim düzeninde gücünü yitirirken kültürdeki ağırlığını da elden kaçırdı: Paris dünyanın kültür merkezi olmaktan çıktı. Bu durum mağrur Fransız insanını biraz daha mağrur kıldı. Geçmişin mağrur Fransızları bir somut gerçekliğe göre mağrurdular, bugünün Fransızları çoktan yitirdikleri çok güçlü bir geleneğin anılarıyla mağrurdurlar. Gurur boş şeydir ama gerçek anlamda yoksunluklar ya da yitip gitmiş şeyler üzerine kurulan gurur daha da boştur.
Yalnız Fransızlar değil daha başka batılı uluslar da geçmişte birbirleriyle yarışarak yaratmış oldukları kültür değerleriyle övünürken bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin önderliğinde çok güçlü ve çok yönlü kültür değerleri yaratmakta oldukları, böylece dünya kültürüne yeni değerler kattıkları gibi bir inancı sürdürüyorlarsa buna yalnızca gülebiliriz. Dün kendi halklarını ve başka halkları sömürerek ayakta durmaya çalışan bu ulusların bugün de bir yandan kendi halklarına bir yandan da dünyanın geri kalmış halklarına geçmişin acılarına benzer acılar çektirmekte olduklarını görüyoruz. Sınır tanımayan sermayeciliğin ürünü olan yeni özgürlükçü iktisat anlayışları yaşama tutunamayanlar ölsün ilkesini bütün bir dünyada geçerli kılmaya çalışırken dünya insanının ufukta büyük bir iyi niyetle ya da büyük bir saflıkla yeni Bacon’lar, yeni Shakespeare’ler, yeni Dostoyevski’ler, yeni Kant’lar, yeni Descartes’lar, yeni Flaubert’ler beklemesi olası mıdır?

BİR CEVAP BIRAK