Fransız Balkon’dan düşen Kral Baba Laios

Fransız Balkon’dan düşen Kral Baba Laios

0
PAYLAŞ

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI

Sessiz sedasız bir roman yayımlandı geçtiğimiz yıl içinde…
Tantanası, şatafatı ve cafcaflı lafları ortalıkta olmaksızın…
Fransız Balkon başlıklı roman, birkaç cılız değerlendirme dışında gözden ırak kalmışa benziyor.
Oysa, kitabı yayımlayan Ayrıntı Yayınları’nın ciddiyeti, ağırlığı biliniyor; neden arkasında durulmadı, diye merak ediyorum.
Yoksa yazarlarını desteklemek, onların bunu çoktan hak etmiş eserlerini var gücüyle tanıtmaya çaba göstermek Ayrıntı’nın ayrıntı gibi gördüğü bir fazlalık mıdır?!
Bana göre, Fransız Balkon 2012’de okuduğum en iyi romanlardan birisidir.
Hem edebiyat açısından mükemmelliğiyle, hem yazarının derin ruhî-psikolojik gözlemlere dayanan aktarımlarıyla, dahası ele avuca alınır bir öyküsü olmamakla beraber, okuru yatalak bir adamın sadece kıpırdayan gözlerinde sımsıkı yakalayıp insan beyninde dolaşmaya çıkmış bir bilinç yolculuğuna davet etmek becerisiyle, eline su dökülemez bir kitaptır; bu yılın en iyi kitabıdır.

Turgenyev‘in Babalar ve Oğullar başlıklı kuşak çatışmasından kaynaklanan klasik romanından beri yazıla gelmiş tüm baba-oğul ilişkilerine ait roman, hikâye, hatta öteki edebiyat türlerindeki yapıtları şimdi hatırlayasım geliyor; zira zor bir yazıya koyuluyorum. Fransız Balkon adlı ikinci romanıyla karşımızda olan roman yazarı Ahmet Coşkun’un bu yapıtını, ‘İşte böyleyken şöyle oldu, adam bunu yaptı kadın da şunu’ gibisinden aktarabilmek kolay, ancak onun ¨tahlilini¨ yapabilmek ustalık gerektiyor; farkındayım…

Ahmet Coşkun‘la romanında, tıp ve psikoloji eğitimi almış, klinik-hasta-hastane deneyimi olan biri olarak, hasılı bir psikiyatrist doktorla karşı karşıyayız! Tevazusundan olacak, kitabın girişinde Dr ünvânını kullanmamış, iyi de etmiş… Kullansaydı, ¨On derste nasıl moralimiz düzelir?¨ gibi kitapların yazarı sanılırdı; gerçi Ayrıntı‘dan çıkmış bir kitabın yazarı böylesi olamaz ya!

Fransız Balkon’un Roman Kahramanı -Bundan sonra RK olarak adlandırmayı tercih ediyorum!- bir yatalak genç, otuz yaşlarında bir adam. Eli ayağı tutmak bir yana, gözleri dışında hiçbir kası, kemiği, bir yeri oynamıyor, kıpırdamıyor; yaşayan bir çuval âdeta… Fakat beyni fıldır fırıldak çalışıyor, düşünce üretiyor. Tıpkı, bu romana ilham olduğu söylenen, fizikçi Stephen Hawking gibi…

RK, babasından başka hayatta kimi kimsesi olmayan bir insan! Babası onu bir çuval gibi yatağından alıyor, besliyor, bir tekerlekli sandalyeye çuval gibi bırakıyor, o sandalyeyi kendisi bütün gün tesisatçı dükkânında çalışırken sıkılmasın diye beşinci kattaki apartman dairesinin Fransız Balkonu önüne çekip getiriyor. İşte burada, adı bilinmeyen -zaten babası, ayrıca kardeşini doğuracakken belki o da bu yatalak çocuk gibi olur diye kendi kendine kürtaja kalkışıp kan içinde can veren annesi, sokaktan geçen bir delikanlı, babasının arada bir eve getirip seviştiği o kadının da isimleri verilmemiştir-, kahramanı gözleriyle dış dünyayı taramaya başlıyor.

Fransız Balkon’a ait camekânda, penceresinde gün boyu, akşama babası gelene kadar oturup dışarıyı seyrediyor. ¨Pencerenin içinde yolculuğa çıkmış yalnız bir yolcuyum ben; bir durup bir geçerim, işlerim bedenimi ve ruhumu cam gözlerimin içinde…¨ diye anlatıyor bize oradaki metazori, kaçınılmaz, itiraz kabul etmez, isyana sığmayan bulunuşunu… [ A.Coşkun, F.Balkon, s.10]

Cam Gözler, ha!

Onun gözleri hep camdadır, gözleri cama yapışmıştır. Sadece onunki mi,¨Bu akşamüstü karanlığında, başka pencerelere tutunmuş gözler de var. Biliyorum onlar da tek başlarına!¨ [ A.Coşkun, F.Balkon, s.18]

Tıbbın henüz hakkından gelemediği ALS – Amyotrophic Lateral Sclerosis, olarak bilinen bir yatalaklık durumu RK’nın talihsizliğidir; zaten o yatalak doğmuştur, sonradan olmamıştır, ¨Aslında doğduğum gün de yatalaktım. Yatalak durumda olduğum sonradan anlaşıldı…¨ [ A.Coşkun, F.Balkon, s.25] diye gözleriyle bize anlatır bedensel durumunu ve ¨Ama doğduğunda her bebek yatalaktır zaten. Yatalaklar gibi fiziki olarak başkasına muhtaç, bedenen yetersiz, olgunlaşmamış doğar.¨ cümlesiyle hâlini acımasız göstermeye çalışır. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.27]

RK’nın yatalaklığı bir yana, dahası sağır-dilsiz olduğu da kısa sürede anlaşılır.

O artık yarı ölü bir çocuktur, lakin annesi bu acıya dayanamaz ve ikinci kez hamile kaldığında, bir sonraki bebeğin de ilk evladına benzer olacağı kaygısıyla kalkıştığı müdahaleden yenik çıkar; yatalak çocuğunun gözleri önünde, divanda kan kaybından ölür.

Özürlü ve yatalak bir çocuğun otuzlu yaşlarına kadar biriktirdiği her şey, her gözlem bütünüyle aslında romanın ikinci el anlatıcısı olan yazarına aittir. Yoksa sağır-dilsiz bir insana ait beynin, sadece gözleriyle ortalığı tarıyor olmasına karşın bu değerlendirmeleri, çıkarsamaları yapması beklenemez. Erich Auerbach‘ın klasikleşmiş olan, Batı romanında gerçekliği sorguladığı 1953 yılında basılmış Mimesis adlı çalışmasından hatırlayacağınız gibi romanda gerçeklik gerçek-dışıyla çabucak örtüşür, okurun sorguladığı ona anlatılan durumdur, durumun varolması yeterlidir. Benzer biçimde, Fransız Balkon’un camlarına takılmış gözleriyle dünyayı felsefî bir pergelin yuvarlağında anlatan RK, bize hiç yabancı gelmez; zaten onun bir tür Oidipus olduğunu da kolayca görürüz. Yunan Mitolojisi’nin efsanevî karakteri Oidipus’un, babası Theba Kenti Kralı Laios‘u öldürüp annesiyle evlenmesi temasına dayanan, bundan mülhem ve sonradan yazılmış binlerce öykünün bir türevidir. Annesinin ölümüne neden olmuş, bu yüzden annesine vefâ borcunu ödeyememiş bir ¨yatalak delikanlının¨ babasına duyduğu hınç ortaya daha ilk satırlarda çıkar.

Öte yandan çocuğunun ikilemlerine karşılık babası vefalıdır, evladını asla terk etmez, onu sever, mesela birgün babası RK’nın tekerlekli sandalyesi önünde diz çöker, dizine kapanır, ¨Senin için her şeyi yaparım. Canımı bile veririm. Ben senin için yaşıyorum.¨ diye göz yaşı dökecek kadar onu sever. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.43]

Bu itiraf RK’ya yetmez, yetmeyecektir, o babasının tamamını ister, onun bedeninde yaşamayı dilemektedir. Öyle ki babasının eve getirdiği bir kadına dahi babasının gözüyle âşık olur, ikisinin sevişmelerini duyamaz zira sağırdır, ama onu arkası dönük olarak bıraktıkları yerden arkalarındaki yatakta cinsel beraberliğe ait gölgeleri önündeki camda yansımasıyla anlar, keşfeder.

¨Babam kısa boylu, arzulu kadını alıp kanapeye götürecek…¨diye olanları okura aktarır, ¨Babamın kucağında jimnastikçi gibi belini yana kırarak, uzun sağ kolunu önce havada uzatıyor¨ demekle olanı biteni tek tek gözlediğini söyler, ¨Babamın kucağında bir boa yılanı gibi kıvranarak, bir büzülüp bir açılıyor¨ demesi RK’nın kadına duyduğu açlığı da ele verir, ¨Sevişmenin gölgedeki hareketleri ne güzel…¨ diye konuşur kendisiyle, o bununla yetinecektir. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.76]

Yatalak ve özürlü RK’nın hayattan beklediği başka bir şey de geriye kalmamıştır, aslına bakılırsa… O sadece çevreyi gözleyen, gözetleyen bir çift gözden başkası değildir. Ölümünü dahi düşününce beyninde, buna bir anlam veremez, havsalası alamaz, zira o ölse bedeninin acı çekmeyeceğini zannettiğinden ölümünü de anlamlandıramaz. Ancak, mesela, önündeki Fransız Balkon’dan aşağıya düşse, hayal ettiği o ân ¨Düşersem canım yanar mı? Herkes gibi neden canım acır mı diyemedim… Biliyorum, korkmama gerek yok, ölürsem ben sadece gözlerimden ölebilirim.¨ diye düşünmesine yol açar. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.22]

Bu cümledeki edebiyatın akıcılığı göz alıcıdır, ama bir yatalağın kendi başına Fransız Balkon’dan nasıl düşeceğine takılan aklımız bu güzîde cümleyi görmez. Fakat gerçekten yatalak RK o Fransız Balkon’dan düşecektir, günü gelince…

Babası, oğlunun görüş açısını kapatıyor düşüncesiyle, önce Fransız Balkon’un trabzanlarını kesip biçer, ortadan kaldırır, buysa kendi sonuna hazırlık demektir. Böylece RK’nın önünde sadece bir kocaman cam kalır; bir açıklık ki beşinci kattan aşağıya bir minik uçurumdur…

O uçuruma babası, RK’nın ne zamandan beri onu hayalinde ve apaçık bilincinde öldürmeye çalıştığı gibi yuvarlanacaktır. Bir akşam üzeri oğlunu eskiden Fransız Balkon olan, şimdi bir cam ve açıklıktan başkası kalmayan yerde kucaklayacağı sırada ayağı kayıp arka üstü boşluğa düşmeye başlar. Düşmeye başladığı sıra can havliyle oğluna sarılır, bir et ve iskelet çuvalından başkası olmayan, sadece gözleri ve beyni çalışan bir canlıya… Beraber düşmeye başlarlar…

Roman burada bir uzun soluk almakta, birkaç saniye sürecek düşüşü dakikalar, saatler, bir bütün gün, yıl hatta bir asır gibi uzun uzadıya, fakat asla okurunu bezdirmeyen cümlerle aktarır.

Babası düşerken oğlunu kurtarmak için kendisini, daha havadayken sırt üstü aşağıya çevirmiş, evladına bir yastık görevi görerek asfalta çakılmıştır. RK yine de babasının fedakârlığıyla kurtulur, ama ona bu trajik olaydan sonra ne olduğunu bilemeyiz.

Hatta bu anlatılanın bir düş olup olmadığını dahi bilemeyiz!

Gerçek şu ki romanın başında RK konuşurken,¨Ben bu sokak ışıklarını bilmiyorum, anlamıyorum. Ben bu parıltılara inanmıyorum. Belki de bir gün aşağıya inip kaldırımda olmam gerekecek…¨ diye söyleyip dilediği durum onun başına gelmiş olacaktır. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.6]

Artık kaldırımdadır, üstelik yarı çıplak olan ve yere düşmekle paramparça olup ölmüş babasının üzerindedir. Her zaman onu Fransız Balkon camı arkasından bir büyük merak içinde seyretmekle sokağı geçen mahalleli bir delikanlı yine o anda oraya gelir, onları baba-oğul orada bulur.

Camda gördüğü yatalak adam, daha önceleri cama yapışmış bir yapışkan beden gibi şimdi bir adamın üzerinde yapışık oradadır.

Zaten o delikanlı da evine gelmemiş bir anneyi aramaya çıkmıştır, tesadüfle bu kazaya tanık olacaktır.

Ben bütün bu okumaların sırasında yazar Ahmet Coşkun’un Shakespearean-Şekspirvarî bir yanını gördüm. Romancımız bana kalırsa Türk Edebiyatı’na bir tür Hamlet yazmıştır, bir tür Sophocles’in Oidipus tiyatrosunu günümüze taşımıştır. Bunu yapmakla bir şeyi kopya ettiği sanılmasın; böyle bir varsayımda, bir zehâp da bulunmuyorum.

Öyle yapmış olsa bile insan denilen günâhkar varlığın, asla mâsum olamayacak bir canlının ezel ve ebed insanlık durumunda hep yaşanan, bundan sonra da teknoloji ne olursa olsun, hep ruhumuzda kilitli kalacak görünen o aczi, o zavallılığı bir kahramanlık söylentisi olarak aktarmıştır.

Ayrıntı Yayınları‘nın düzelti servisine bu satırların sonunda bir kırmızı-acı biber gönderip diyoruz ki, romandaki unutulmuş şapkalı-şapkasız sözcükler, gözden kaçırılmış imla yanlışlıkları, kimi cümlelerde düşüklüğün dışında bu romanda bulabileceğiniz tek bir maddi kusur yoktur.

Ama okursanız bulacağınız o kadar çok şey vardır ki ne benim nefesim bunları anlatmaya yeter, ne de roman yazarı Ahmet Coşkun’un RK’nı olan yatalak adamın fıldır fıldır dünyayı bir periskop gibi tarayan gözleri…

_____________________________

sermuteferrika@gmail.com

Fransız Balkon
Roman
Ahmet Coşkun
Ayrıntı Yayınları, Türkçe Edebiyat Dizisi
2012, İstanbul, 1.Basım
148 sayfa

BİR CEVAP BIRAK