Fransızlar okumadıkları anayasayı reddetti

Fransızlar okumadıkları AB Anayasa’sını reddetti

Nasılki kimi devlet adamları kendi dillerinde hiç okuyamadıkları ve de anlamadıkları yabancı bir dilde kaleme alınmış metinlerin pazarlığını bizzat yapıp ardından da bu metinleri imzalıyorlar ve bir de “helal olsun” diye alkışlanıyorlarsa Fransızlar da okumadıkları bir Anayasa Metni’ni kahramanca red ettiler.

İçeriğini bilmedikleri AB Anayasa’sından “Büyük” Fransa’yı korudular. Zaten referandum gününe kadar da Anayasa Metni’nin kendi hariç her konu üzerine tartıştılar.

Hükümetlerinin işsizlik konusunda ne derece beceriksiz olduğunu, Türkiye’nin AB üyesi olmaması gerektiğini, başbakanlarının sempatik olmadığını ve daha neler, neler tartıştılar.
AB Anayasası ise pek okunmadı. Onun hakkında gazetelerde yazılanlarla yetinildi.
Bu arada Fransa’da yapılan her araştırmanın da aşağı yukarı aynı sonuca vardığı ve “Hayır’cıların” kazanacağının apaçık ortada olduğu bir ortamda 29 Mayıs 2005 gecesi bazılarının bu “süpriz” sonuca şaşırmalarına da en çok ben şaşırdım.

Hadi Fransızlar AB Anayasası’nı okumadılar da peki bizim bazı politikacı ya da AB uzmanları bu konuda günlerce hiç mi gazete okumadılar da “şaşkın” bir haldeler diye düşünmeden edemedim.

Çünkü 29 Mayıs 2005 akşamı televizyonlara çıkıp “bir şeyler söyleyenler” sanki aniden bir deprem olmuş da, onlar da yıkıntıların önünde konuşuyormuş gibiydiler.
Oysa bu depremin olacağı çok önceden belliydi. Tüm deprem uyarıcıları da görevlerini yapmışlardı.

Fransa’nın bu “Hayır’ı” elbetteki AB için hayırlı olmadı. Hatta “Hayır” diyen Fransızlar’ın AB açısından ne derece “hayırsız” oldukları da haklı olarak tartışılmakta.

Ancak”bu “Hayır” özellikle Türkiye için de “Hayır” anlamına geliyor”  demagojisine de malzeme oldu. “Türkiye” konusunda tepkiler bu tarz referandum sonuçları ile birlikte daha kolay dile getirilir hale geldi.

Fransa’da Referandum öncesi en çok dile getirilen şikayetlerden biri “On yeni üyeyi bize sormadan AB üyesi yaptınız. O zaman referandum yapmaya yanaşmadınız. Şimdi de o on ülke kadar büyük ve belki de onlardan daha sorunlu Türkiye’yi üye yapmaya hazırlanıyorsunuz. Bu kararınızı da bize oylatmak istemiyorsunuz. Ama AB Anayasası’nı bize soruyorsunuz. Bu dürüst bir politika değil” idi. Korkarım haklı bir eleştiri.
Bu yazımın siteye girdiği gün, yani 1 Haziran 2005 günü de belki de Hollandalılar benzeri bir tavır alacaklar.

Anayasa referandumları, Almanya’da muhtemel bir iktidar değişikliği ve her geçen gün sayısı artan “Türkiye’ye karşı” açıklamalar artık Türkiye’nin de bir “silkinip kendine çeki düzen vermesini” gerekli kılmakta.

Dış politikayı “aralarında sen’leşiyorlar” düzeyinden daha farklı bir düzeye taşımak şart.
Örneğin son yıllarda “ben ve danışmanlarım Şansölye Schröder ile nasılsa çok yakınız” açıklamaları ya da bir keresinde benim şahit olduğum gibi bir bakanın Türk kökenli bir şahıstan bahsederken “o bizim Alman hükümeti ile bağlarımız için çok önemli” diye tanımladığı kişiyi iyi tanıdığımdan “Türk bakan da amma safmış” diye beni şaşırttığını hatırladığım “kendilerine anlatılanlara kolay inanan” dış politika ile bu işler sonunda sarpa sarar.

Son Avrupa Parlamentosu Seçimi sonrası Sosyaldemokrat Meclis Grubu Başkanı Martin Schulz ile yakın ilişkiye “nasılsa Schröder var” diyerek önem vermeyenler acaba Schröder’in olmadığı ve de Merkel diye bir Şansölye’nin var olduğu bir ortamda tam da Schulz’a ihtiyaçları olduğunda ne yapacaklar acaba diye sormadan edemiyorum.
Türkiye’nin en önemli sorunu bence hep “yanlış ata oynamak” ya da “doğru atların da yaşlanıp yarışamayacağını öngörerek başka atlarla ilgilenmemek”. Bu nedenle de sürekli kaybeden rolünü benimsemiş durumda.

Eylül ayında Almanya’da iktidar değişmesi ihtimaline karşı ve bu iktidarın “Türkiye’ye karşı Türkiye’nin sunduğu ve sunacağı her olanağı” dört dörtlük değerlendireceği gerçeğini de göz önünde tutarak reformların uygulama alanında yaşadığı sorunları bertaraf etmesi Türkiye’nin her halukarda lehine bir adım olacaktır.

Örneğin AKP Hükümeti’nin AB üyesi bir çok ülkede köktendinci radikallerin yuvası olarak sorun yaratan kuran kurslarını Türkiye’de legalleştirme “operasyonu” ile ilgili politikası özünde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı atılmış adımlardan biri olduğunu bilmiyor olmasına inanmak için çok saf olmak lazım.

Hele bu politikayı savunan AKP’li başbakanın, bakanların ve politikacıların bugünlerde yaptıkları “tüyleri ürperten” kimilerine göre onların “gerçek yüzünü gösteren” açıklamalar hiç merak etmeyin AB ülkelerinde yarın kullanılmak üzere büyük bir titizlikle arşivlenmekteler.
Bu tam bir “bumerang” aslında. Zamanı geldiğinde aynı “zina” konusu olduğu gibi “kuran kursları da” geri dönecekler.

Bir hristiyandemokrat şansölye bunları hatırlattığında lütfen kimse ona kızmasın. Çünkü sorumlular Ankara’da Kuran kursları, türban ve benzeri dini konular gündeme geldiğinde “demokratik haklar” konusunda konuşmayı çok sevenler nedense “malüm kaymakamlar” karşısında pek “sessizler”.

Bakın bir “malum kaymakam” hakkında Milas Anadolu Lisesi öğrencisi Ç.C.’nin 29 Mayıs 2005 tarihli Hürriyet’e söyledikleri hiç te iç açıcı değil Türkiye için: “Bu şiiri okuyacağımı anneme söylemiştim. Ben Atatürk, Nazım Hikmet ve Cumhuriyet sevgisiyle, şiirleriyle büyüdüm. Hayata, dostluğa, vatana, doğaya, insan ve ülke sevgisine adanmış şiirlere hayranım. Gecenin atmosferine uygunluğundan bu şiiri okudum. Şiirlerimizin bir kısmı Nazım Hikmet’in adı geçtiğinden iptal edildi. Sevgiyi, barışı anlatan şiirlerdi. Sakıncalı şiirler değillerdi. İdareciler bu tür dinletilerde kendi uygun gördükleri şiirleri okutturuyorlardı. Oysa şiirin evrensel olduğuna ve tüm insanlarla paylaşılması gerektiğine inanıyorum. Herhangi bir art niyetim yoktu. Polisler beni götürürken annem ‘Cumhuriyet için ölsen de gözyaşı dökmem oğlum, korkma’ dedi. Olayların bu kadar büyüyeceğini bilmiyordum. Üzüldüm ama korkmadım. Kaymakam beyi üç yerde gördüm ben. Birincisi, şair abim desteklediğinde onu hafiften tartaklarken, ikinci gördüğümde ‘alın şunu içeri, terbiyesizler içeri’ demişti. dedi. Üçüncü gördüğümde ise, okul müdürüne ‘bu çocuk bir daha okula girmeyecek’ dedi.”

Evet 2005 yılında Türkiye’de “Nazım Hikmet şiirlerini” okutmayan öğretmenler ve buna rağmen Nazım Hikmet şiiri okuyan çocuğu hapse attıran kaymakamlar var. Ne utanılacak bir durum Türkiye’de son haftalarda iki inanılmaz uygulamayı gerçekleştiren bu kaymakamlar Türkiye’ye yakışmıyorlar.

Ve bu kaymakamları nedense görevden almıyor AKP hükümeti. Ama bu kaymakamlarla AB üyeliği de pek mümkün değil. Böyle kaymakamlar görev başında kaldıkça kimse Fransa’da Referandum, Almanya’da hükümet değişikliği filan gibi konulara kafa yormasın. Çünkü hiç gerek yok. Türkiye’nin AB üyeliğinin ve hatta Türkiye’nin demokratikleşmesinin en ciddi karşıtları Türkiye’de çünkü. Ve buna rağmen Nazım Hikmet’in şiirlerini çocuklarına aşılayan ve bu şiirleri okuyan annelerle ne kadar gurur duysak azdır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.