Frida Kahlo Kime Bakıyor? 

SEZEN KIZILGÜL –

Diego Rivera olmadan bir kadın ressam olarak isminin anılmamasına mı? 

Henüz 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci sonrası “Tahta Bacak Frida” diye anılmasına mı?

18 yaşındayken yaptığı talihsiz tren kazası sonrası başlayan yaratıcı yaşamında takdir edilmek yerine kendisine acıyan gözlerle bakılmasına mı?

Hep acı çeken aşık bir kadın olarak anılmasına mı?

“Başlangıç, yapıcı, çocuğum, eşim, ressam, sevgilim, kocam, dostum, babam, annem, oğlum, ben, evren” diye sahiplendiği Diego Rivera tarafından bile anlaşılmamasına mı?

Hayatımda iki büyük kaza geçirdim; biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı” diye tanımladığı Diego’nun hayatına sayısız kadın girer ve çıkarken bile ona olan sevgisinin hiç azalmamasına mı? 

Kendi olarak değil ama hiç olmadığı pasif, zayıf bir kadın olarak anlatılmasına mı?

Bütünsel olarak anlaşılması yerine yüzeyselleştirilmesine, devrimci bir ressam olarak gösterilmesi yerine bireysel portlerinin öne çıkarılmasına mı?

Kendi isminin ve resminin -tşörtler, saatler, posterler, bardak altlıkları, biblolar, magnetler, çantalar, ayakkabılar, çoraplar, rujlar, ojeler gibi- gündelik kullanılan birçok simgesel eşyaya iliştirilmesine mi?

Popüler bir figür, bir fetiş haline getirilerek gerçek kişiliğinin yok edilmeye çalışılmasına mı?

Gelenek ve göreneklere, sisteme karşı meydan okuyan devrimci bir kadın olduğu ve asla tasvip etmeyeceği halde kendisinin ve ürünlerinin metalaştırılmasına mı?

Tablolarıyla Frida

Her ne kadar devrimci yönü gölgelenmeye, acı çeken yönü öne çıkarılmaya, hem kendisi hem de portreleri metalaştırılmaya çalışılsa da her yönüyle devrimcidir Frida. Resimleri ve yaşamı bir ışıltı gibi pırıldamaya ve bizi aydınlatmaya devam etmektedir.

Onu daha yakından tanıyabilmek için gelin bazı portrelerine hep birlikte bakalım:

Frida, hem geleneksel hem de evrenseldir. O, bir Meksikalı’dır, yaşam ve giyim tarzıyla da bunu yansıtır; ama düşünceleriyle Meksikalı’dan daha çok enternasyonaldir. Diego’yla ayrıldıktan sonra yaptığı “The Two Fridas (1939)” portresine baktığımızda iki Frida çıkar karşımıza: Bir tarafta Diego’nun sevdiği geleneksel Meksika kostümüyle ve diğer tarafta daha modern giysileriyle Frida. Kalbi kanayan Frida, elinde makası bunun üstesinden gelmeye çalışır. Geleneksel Frida kan kaybederken modern Frida yaşamaktadır. Çünkü Frida, Diego’nun sevdiği kadını reddetmekte, yeni bir Frida yaratmak istemektedir.

Sisteme karşı çıkar Frida, hem de her anlamda. Kendisiyle de savaşır, kadın kimliğiyle de. Davranışları, giyim tarzı, kaş ve bıyıklarını almayışı; erkek egemen sisteme hep bir karşı çıkıştır. Küçüklükten beri erkeklerle yakın arkadaşlık kurmuş, traş edilmiş saçları, pantolon ve botlarıyla bilinen Frida; yalnız Diego için geleneksel Tehuana kıyafetlerini giyinir. Diego’yla ayrıldığında saçlarını yine eskisi gibi keser, Diego’nun takım elbisesini giyer, bir kulağında küpesi kendini resmeder. “Self Portrait with Cropped Hair (1940)” portresine baktığımızda resmin hemen yukarısındaki ünlü Meksika şarkısının sözleri bizi karşılar: “Seni sevdiysem saçların için sevdim, bunu gör. Şimdi kelsin, artık seni sevmiyorum (See, if I loved you, it was for your hair; now you’re bald, I don’t love you anymore)”. Frida, Diego’ya o kadar kızgındır ki artık onun kendisini sevmesini de istemez.

Yine de Frida, hayatı boyunca Diego’yu sevmeyi bırakamaz, yaşamı fırtınalar ve gelgitlerle geçer. Bir ara ayrılmış olan ikili, bir süre sonra hayatlarını yeniden birleştirir. “Thinking of Diego (1943)” portresinde yine Diego’nun çok sevdiği beyaz geleneksel Meksika giysisiyle (Tehuana) karşımıza çıkar. Tehuana, kadınların baskın rolünü yansıtan, belki de anaerkilliği simgeleyen geleneksel bir giysidir. Frida’nın kafası, yaprakların köklerinin uzandığı yerde örümcek ağlarıyla örülüdür. Diego’yu düşünmekten kendini alamayan Frida, “Onu nasıl elimde tutarım” derdindedir. Her ne kadar böyle düşünse de günlüğüne şöyle yazar: “…Birlik içinde çeşitlilik. Neden onu ‘benim Diegom’ diye çağırıyorum ki? O hiçbir zaman benim olmadı ve olmayacak. O, kendine ait.”

Gazetedeki bir habere göre bir adam, kıskaçlık nedeniyle bir kadını öldürür ve çıktığı mahkemede kendini “Sadece, birkaç çizik” diyerek savunur. Aynı dönemde Diego’nun Frida’nın kızkardeşiyle arasındaki ilişkiyi öğrenen Frida, kaderlerinin ortak olduğunu düşünüp “A Few Small Nips (1935)” portresini çizerek erkek şiddetini resmeder.

“Henry Ford Hospital (1932)” portresinde 2 kez düşük yaparak çocuğunu kaybeden Frida’yı buluruz. Umutsuz, kimsesiz, savunmasız, çaresizdir. Yatak kan, Frida gözyaşları içindedir. Frida 6 ayrı şerit tutar ki hemen hepsi cinsellik ve doğumun sembolleridir. Embriyo pozisyonundaki cenin dikkat çekicidir. Hemen arkada ise kapitalizmin simgeleri çıkar karşımıza.

“My Birth (1932)” portresinde hem doğumunu, hem de yakın zamanda yaptığı düşüğü resmeder Frida. Yatağın hemen başucunda resmi yaparken kaybettiği annesinin fotoğrafı asılıdır. Frida’nın doğumu cesurca resmedişi takdire şayandır. 

Genç yaşında geçirdiği tren kazasında kalın bir metal çubuk, Frida’nın vücudunu yarar geçer. Hayatı sayısız operasyonla geçmiş olan Frida, portrelerine sürekli bunu yansıtır. Omurgaları çatlak olan Frida, uzun yıllar çelik korse giymek zorunda kalır. “The Broken Column (1944)” portresinde acı ve yalnızlığını resmeder. Vücudu çivilerle kaplı ve kolonla göğüs kısmı ortadan ikiye ayrılmış olan Frida, gözyaşları içindedir. Çivi, kolon, korse; Frida’nın acılarla geçen yaşamının simgeleridir.

“The Little Deer (1946)” portresinde Frida, yaralı bir geyiktir. Geçirdiği omurga operasyonu sonrası fiziksel ve ruhsal acı çekmeye devam eden Frida, bu portrede yaşadığı hayal kırıklığını resmeder. Vücudu oklarla kaplı, ormanın ortasında yapayalnız avlanmıştır. 

“Without Hope (1945)” portresinde yatağa bağımlı yaşayan Frida, umutsuzluk içindedir. Zayıf düşmüş, doktorların verdiği reçeteye göre zorunlu beslenmektedir. Bir tarafta ay, diğer tarafta güneş vardır. Mitolojiye göre yaralı-engelli beden güneşe kurban verilir, ay ise kadınlığın simgesidir. Yani burada bir çelişki vardır.

Yine güneş ve ayın olduğu “Tree of Hope (1946)” portresinde operasyon sonrası umudunu resmeder Frida. Bir tarafta yatağa bağımlı, ameliyat izleri taşıyan ve acı içindeki Frida… Diğer tarafta “umut ağacı beni ayakta tutuyor” yazılı bayrak ve geleceğe dair umut taşıyan kırmızılar içinde bir Frida… 

“What the Water Gave Me (1938)” portresinde su gibi akıp giden yaşamını resmeder Frida. 

Anne, baba, evlilik… Annesi yerine Kızılderili dadısının büyüttüğü Frida… 

Kanla simgelenen acı… Ojeli tırnaklar ve Meksika elbisesi…

İnsan iskeletleri, maskelenmiş yaşamlar… 

Yaşamın çalınması… Bir kadının intiharı… Bir ağacın üstündeki bir kuşun trajik ölümü…

Yanardağın ateşiyle gökdeleni eritmesi… Yani, yıllarca birikmiş olan öfkenin kapitalizmi yok edişi…

Ve umut: Yelkenlilerle dünyaya açılmak… Çiçeklerle simgelenen yeni hayat…

“My Dress Hangs There (1933)” portresinde Amerikan kapitalizmini resmeder Frida. Portre, Amerika’nın sembolleriyle doludur: Amerika’nın sözde özgürlük heykeli, sanayileşmeyi gösteren fabrika bacaları, yükselen gökdelenler…

Bir tarafta kilise ve diğer tarafta hacın üstündeki Amerikan doları simgesi… Bir tarafta Meksika elbisesi ve diğer tarafta modern giysileriyle belki de Diego’nun birlikte olduğu kadınlardan biri… 

Atıklarla dolu çöp ve her şeyi içine atabileceğimiz bir klozet… Barış ödülü ve savaş, tarihi kültürü simgeleriyle yakılan yıkılan kentler, temel insan değerlerinin imhası, her an değişebilecek dengeler… Çürüyen ve çürüten kapitalizm, buna karşı direnen eylem halindeki insan suretleri… 

“Self-portrait on the Borderline between Mexico and the United States (1932)” portresinde iki farklı dünya çıkar karşımıza.

Bir tarafta kapitalizmin hakim olduğu Amerika: Fabrika bacaları, elektrik, teknoloji, makineler, gökdelenler…

Diğer tarafta direnen yönüyle Meksika: Güneş, ay, şimşek… Doğanın güçleri, yaşam döngüsü… Parçalanmış bedenler, ölüm ve çürüme, kapitalizm ve tükeniş, direniş ve yeniden doğuş… Yıkılan kentlerin ortasında çiçeklerle yeniden filizlenen bir hayat…

Onun ülkesine ve yaşama olan aşkını belki de en iyi bu portre gösterebilir. 

Çürüyen ve çürüten kapitalizmin inadına geleneksel giysileri ve elinde Meksika bayrağıyla bir Frida! 

“Marxism Will Give Health to the Sick (1954)” portresinde onun Marxist düşünce yapısını ve inancını görürüz. Hem kendisini, hem de bütün insanlığı politik mücadele kurtarır.

Komünist Partisi’ne üye olan Frida; politika, sanat, edebiyat, felsefe ile kendini donatır. Okuduğu kitaplar ve Marxizm ile aydınlanır. Aydınlanmış bilinçle dünyaya bakar ve bilgeliğin gözüyle her şeyi kavrar. İdeolojik bilinçle Amerika’nın simgesi Sam Amca’yı boğar, savaş bulutunu kovar, bembeyaz bir güvercin gibi özgürce uçar. Marxizm ile sağlığına kavuşur; acıdan, gözyaşlarından, giydiği korse ve kullandığı koltuk değneklerinden kurtulur. Bu, yalnızca Frida için değil, hepimiz için çizilmiş bir kurtuluş portresi… 

İşte devrimci Frida, dimdik ayakta hala direniyor. 

Öyleyse şimdi tekrar soralım: Frida Kahlo kime bakıyor?

Hiç kimseye ait olmayan devrimci bir kadın olarak o hepimize bakıyor ve çok anlamlı bir mesaj vermek istiyor: Ben Frida Kahlo. Ne yaparsanız yapın bana sahip olamayacaksınız, öyleyse bu kahrolasıca oyuna bir son verin!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.