GAFLETTEN UYANAN SİYASET

Demek ki, her kul bir anda gaflete bürünebiliyormuş! Öyle anlaşılıyor ki, o gaflete bürünüş rolmüş, amaç halkı gaflette boğmakmış. Zira tüm yönetimi kendisine bağlayan bir siyasi yapı nasıl İstanbul Sözleşmesini sürdürür ki, fıtratında yoktur! Geçmişte bu rol gerekiyordu; artık oyun bitti! Bir siyasinin dediği gibi, bu sistem nasıl kabul edildi ise, aynı yöntemle kaldırılabilir. Bunda da hukuksal bir sorun yoktur, yeter ki usulüne uygun olarak yapılsın. İkinci yılını dolduran başkanlık sistemi de hukukla gelmedi mi! Bu sistemin yaratılmasında rol alan hukuk âlimlerine ithaf edilir!  

İstanbul Sözleşmesi, ruhu ve felsefesi itibariyle belki de toplumun büyük kesimi tarafından gereği biçimde ciddiye alınmayan çok önemli bir mücadele alanıdır. Zira İstanbul Sözleşmesi’nin ruhu salt kadın hakları ile de sınırlandırılamayacak kadar çok geniş bir baskı ve şiddet alanını içermektedir. İşin can alıcı özünde, hâkimiyeti eline geçirenlerin karşısındakine hiçbir hak tanımama hukuksuzluğu ve kabalığı yatar. Geçen gün Başkan Trump bir gazeteciye Corona olayında en düşük ölüm oranının ABD’de olduğunu söylediğinde, cümlenin bitimini dahi beklemeyen gazeteci, en yüksek ölüm oranının ABD’de oldu diye derhal itirazını yapıştırdı. Şimdi bir düşünelim, Türkiye’de hangi gazeteci bir siyasi ile mülakata önceden soru vermeden çağrılabilir ya da gazeteci böylesi aksi yanıtı siyasetçinin alnına yapıştırabilir. Diyelim ki bir cesur gazeteci çıktı, acaba o cesur insanın akıbeti ne olur?  

Başkanlık sistemi ikinci yılını doldurdu. Sistemin lehinde oy kullanan ve başkanlık makamı etrafında siyaset yapanlar acaba düşünürler mi, parlamentoda herhangi bir muhalefet partisi tasarısının, yasa teklifinin ya da önergesinin kaç tanesi kabul edildi. Sanırım, hiç biri. Peki, muhalefetten gelen hiçbir teklif ya da öneri peşinen reddedildiğine göre, böyle bir meclis etrafında kümelenen siyasi kadronun İstanbul Sözleşmesini sürdürmesi davranış koduna uygun olur mu? Böylesi davranış kodu toplumsal öğrenme ile alt kademelere indiğinde, erkek başat toplum yapısı oluşmaz mı, daha doğrusu zaten oluşmuş doku daha da güçlenmez mi? Güçlenen bu dokuda hangi erkek bir kız arkadaşına ya da eşine, hatta kız kardeşine veya kızına söz hakkı verir ki? O zaman, söz dinlemeyenin akıbeti ölüm olmaz mı! 

Siyasilerin konuşmalarına baktığınızda hemen her cümlesinde “güç bende-hâkim benim” üstten bakış anlayışı sezilmiyor mu? Herhangi bir ülkenin politikası beğenilmediğinde derhal “bu politika onun boyunu aşar” ya “o kim oluyor ki, benim muhatabım bile değil” vb gibi ne uluslararası siyasete ne de etik sahibi bir siyasinin davranışına uyan ifade ile karşı çıkılmıyor mu? Bu durumu son yıllarda ABD başkanının davranışı hariç hiçbir batılı siyasi liderde görülmüyor. Onlar da uluslararası ilişkilerde beğenilmeyen davranışlarla karşılaşıyorlardır, bu durumlarda onlar da tepkilerini yansıtıyor, ama hiçbiri sokak üslubu ile konuşmuyor. Her lider ve siyasetçi, özellikle de uluslararası ilişkilerde takındığı tavır ve kullandığı dille temsil ettiği halkın kültür alt-yapısını yansıtır. 

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi de böylesi bir zihniyet yansımasıdır. Fatih İstanbul’u fethetmiş, doğru! Ama bu bir askeri davranıştır. Bir ülkeyi alabilirsiniz, çok yanlış olmakla beraber, insanlarını vatandaş yapabilirsiniz, ama onların dinlerine, inançlarına ya da dillerine dokunamazsınız; çünkü bunlar doğal haklardır. İnsana bağlı doğal haklar alınamaz da, bir siyasi lider kendisine ne kadar güç vehmederse etsin veremez de, çünkü doğal haklar dokunulmazdır. Diğer bir deyişle, öyle alanlar vardır ki, hiçbir zaferle fethedilemez, yok edilemez. Bunlardan biri ve en önde geleni de insanların kutsallarıdır. İnsanın kutsalı maddi fenomen değildir, topla tüfekle tahrip edilemez. Ondan dolayıdır ki, İslâm inancı da dâhil tüm inançlar diğerlerine daima saygılı olmuşlardır. Siyasi iktidarın övündüğü Osmanlılar gittikleri bölge halklarının dinlerine dokunmamakla, özgürlükçü olmalarıyla (bunun bir sebebi vergi almak dahi olsa!) övünmüyorlar mı!

Her meseleyi güç ve polisiye önlemle ele alıp çözeceğine inanan bir iktidar, oy tabanından sadece oy almamakta, aynı zamanda çift yönlü zihniyet ışınlaması sürecini de yaşamaktadır. Kavgacı zihniyet oy tabanını tahkim ettikçe, toplumda kavgacı ve kindarlık nesiller boyu devam eder. Kavgacılık ve kindarlık da bir tür batıl inançtır ve karşıtını yok etmeye yöneliktir. Hal böyle ise, bu politikayı başlatan ve ısrarla sürdüren kadrolara sormak gerekir: Toplumu geren ve bölen bu politika neye hizmet etmektedir, kimin adına tezgahlanan politikadır? Gezi direnişinin ruhunu bir türlü anlayamadan bastırmaya çalışan, Parlamentoda toplumun yarısını temsil eden muhalefet guruplarına söz hakkı tanımayan, İstanbul seçimleri ile uğradığı ağır tarihsel yenilgiyi bir türlü kabullenemeyen bir yapı İstanbul Sözleşmesi’ne sadık kalacak, mümkün mü, siz inanıyor musunuz? Sözleşme vaktiyle bir şekilde geçmiş, ama artık oyun bitti!  Keşke halkın gözünü kör eden gaflet perdesi de kalksa da, halkın nasıl bir zillete sürüklendiği herkese aşikâr olsa!      

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.