Gazetecilik-mazetecilik (IV)

Bundan 25-30 yıl önce gazeteci denince, bu sıfatı taşıyanların itibarı çok ama çok yüksekti.
Gerek halk katında ve gerekse siyaset ve bürokrasi katında.
İlk bozulma 1983’de iktidara gelen ANAP’ın Genel Başkanı, Başbakan ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde başladı sayılır.
Çünkü Özal büyük oynamayı severdi. Medya konusunda da kendisini “büyük” ve “yetkili” kişilerle koruma altına almayı tercih etti.
Yani gazete patronları ile genel yayın yönetmenlerini muhatap saydı, alt kademeleri görmezden geldi.
Haber üretimleri de ters yüz oldu.
Çünkü tarafsız şekilde haber üreten, toplayan, yansız biçimde çalışmayı tercih eden muhabirler, yani emekciler, ürettikleri haberlerin üst yönetimce ya değiştirildiğini, ya da haberlerin gazetelere hiç girmemeye başladığına tanık oldular.
Özal, bir şekilde gazeteleri “geceleri” kontrol altına alıyordu.
Akşam saatlerindeki ilk baskıları gören başbakanın medya uzmanları, aleyhte çıkan haberler konusunda Özal’ı uyardıklarında, başbakan derhal ya patrona, ya da genel yayın genel müdürüne ulaşarak, haberin gazeteden çıkarılmasını sağlayabiliyordu.

Bu aslında editoryal bağımsızlığa dışardan “doğrudan”müdahale anlamına geliyordu.

Neticede gazetelerde gerçek ve doğru haberler çıkmamaya başlamıştı.
Özal’ı destekleyen gazetelere“Yandaş” denmiyordu ama Özal’ın gazete tepelerindeki adamları duruma hakimdiler.
Başbakanın başı çokca ağrımıyordu.
Bu ister istemez medyada çürüme dönemini başlatmıştı.

Oysa Özal’a gelinceye kadar uygulama çok ama çok daha doğru, daha tarafsız, yansız yapılıyor, patronaj takımı, editörlere hiç bir zaman müdahale etmiyorlardı.
Haberler tarafsız-yansız- doğru- tartışılmayacak düzeyde yazılmış biçimde gazetelerde yer alabiliyordu.
Çalışanların, fikir işçilerinin keyifleri yerindeydi.
Sendikaları vardı. Fazla mesai alabiliyorlardı. Yıllık ikramiye sayıları 4-6 arasında değişiyordu.
İki yılda zam almaları garanti altındaydı.

Büyük gazetelerde haber atlamak, atlatılmak muhabir için “ kabus” anlamına geliyordu.
Bir milyon trajı aşan gazeteler arasındakı haber atlatma yarışı, özel haber yayınlama seferberliği büyük rekabete neden oluyordu.
Hürriyet’te artık büyük ve atlatma haberlere ayrıca ekstra ödül veriliyor, ilk defa yayınlanan fotografı çeken foto muhabirleri de bu ödüllerden nasibini alabiliyordu.

Haberlerin tekzip edilmesi, yalan bir haberin yayınlanması, “ asparagas” denen kurmaca ve sahte haberlere tevessül edilmesi imkansız hale gelmişti.
Haberlerin yanıltıcı şekilde kaleme alınması akla dahi gelmezdi.
Bir muhabirin rutin, ya da özel haberi yayınlanma sürecine gelinceye kadar en az üç dört denetim ve süzgeçten geçirilmekte, hukuki hataların olmaması için de bir hukuk profesörünün ya da avukatın başkanlığında oluşturulan hukuk bürosunda haberler yeniden gözden geçirilmekteydi.

Özetle haberler “haber” gibi devşirilir, yayınlandığında artık kamuoyuna mal olmuş bu haberin tartışması yapılamazdı.
İstisnalar olabilirdi ama çok az.

Yani halk-okuyucu habere, gazeteye büyük bir güven duyardı.
Haliyle böyle bir yayın organını, devlet katı da dikkate almak zorunda kalırdı.
Hakimi, savcısı, polisi dahil olmak üzere, devlet kadamelerindeki görevliler de gazetecilerin bu doğru, inandırıcı haberlerinden çekinirlerdi.
Eğer bir yolsuzluğa adı karışan varsa bilirlerdi ki “ O gazete yazdıysa doğrudur ve o kişi adaletin pençesine düşmüştür” kanısı değişmez kural haline gelirdi.

Gazeteci aldığı maaş dışında başka bir iş yapamazdı, başka bir gelir elde edemezdi. Eğer yayınla ilgiliyse – kitap yazacaksa- gazete sahibinden önce, yayın kurulundan izin almak zorundaydı.
Gazetecilerin-muhabirlerin maaşına icra gelmesi demek, o muhabirin kendisini gazetenin kapısında bulması demekti.
Bütün bunlar patronların değişmez ilkeleriydi.

Habercilikte şimdilerde olduğu gibi geniş kitleleri ilgilendiren haberlere çok değer verilirdi.
Yani sağlık haberleri ve eğitim sorunlarına çözüm getiren haberler çok değerli haberlerdi.

Haberin insana, okuyucuya “ değmesi” ,“ dokunması”, yani “temas”ı çok önemliydi.
Haber içindeki doğru malzemeyle okuyucuyu yakalamalıydı.
Aidiyet duygusu böylelikle güçlenebiliyordu.

Hürrriyet halka değebilmek için değişik yollar kullanırdı..
Eğitim için kampanyalar, eğlence ve müzik için Anadolu’ya gönderilen “Eğlence kervanları”, halk konserleri veren sanatcılar, çocuk tiyatroları gibi halka dönük her türlü hizmet vatandaşın ayağına götürülürdü.
Bu “halka inme” her alanda gerçekleştiğinde, bütün gazetecilik ilkeleri hayata geçirildikçe trajın bir milyonu aşmaması için ortada neden kalmıyordu.

Tek yazarlı gazetelerin bir milyon satmasının sırrı buradaydı.
Yoksa istediğin kadar yazar için köşe aç…
Şarkıcıyı, aşcıyı, dansözü, kabzımalı yazar yapsan ne olur?
Yaptın da ne oldu?
İşte Hürriyet’in hali …
Bir milyondan, 370-380 bine düşmüş bir gazete..,
Halk nezdinde güven kaybeden her gazetenin başına gelebilecek bir “başarısızlık” göstergesi…

Sahi Ertuğrul Özkök hangi başarıdan bahsediyor acaba?
“400 bin satış büyük başarı” demesi ne anlama geliyor ki…
Sen gazetenin başına geldiğinde satış 820 bin, kenara çekildiğinde ise 380 bin ise adama sorarlar “Bu rakamlardan hangisi daha büyük?”

Galiba Özkök, ya sayı saymasını bilmiyor, ya dayak yemesini (!)…

Habertürk’ün eski yöneticisi Fatih Altaylı ile Hürriyet yazarı Ertugrul Özkök TV söyleşisinde “Yahu, ikimiz de yönetimlerimiz sırasında başarılı gazete çıkardık, şimdi ikimiz de hayatımıza köşe yazarı olarak devam ediyoruz Ah ne güzel, vah ne güzel” diyerek tam da “ Körler ve sağırlar, birbirlerini ağırlar” konseptine uygun haldeydiler.

Kendilerini kutluyorum (!)

(Son)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eleven + thirteen =