Geldi geçti yaşamlar

Hep onu düşünürüm, her insan dünyayı belli bir düzeyde algılayabilseydi ve onu yüceltmek için elinden geleni yapabilseydi cenneti şuracıkta kurmuş olacaktık. Ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğu gündelik yaşıyor ya da daha doğrusu gündelik bilinçle yaşamını sürdürüyor, bunu yaparken dünyayı içinden çıkılmaz bir kargaşa ortamına dönüştürüyor. Çarşıları dolduran insanlar şimdi dükkan dükkan dolaşmak yerine bir masanın başında oturup insanın ne olup ne olmadığını araştıran kitaplara kendilerini vermiş olsalardı hem çarşılar çarşıya benzerdi hem insanlar insana benzerdi. O durumda başta çocuklar olmak üzere herkes ortak mutluluktan yeterince pay almış olurdu. Paylaşmayı bilenlerin ortak dünyasında kimse kimseden yakınmazdı, bıçakların tabancaların bir geçerliliği kalmazdı, herkes kendi işinin onurlu sürdürücüsü olurdu. Hırsızlık ve rüşvet ayıpların en büyükleri sayılırdı. Kimse kimsenin yaşamını kısıtlamayı düşünmezdi. Şimdi görevi bilgi üretmek olan insanlar bile kitap okumayı bir azap gibi algılıyor. Ne, kitap mı? Valla şeycim gençken okuyorduk iyi kötü, zamanlar geldi bizi kitaptan kopardı. Sonra biz giderek insanın okumadan da bazı şeyleri pek güzel bilebileceğini öğrendik. Nasıl mı? Düşünerek. Kimse duymasın, okuma denen şeyi biz biraz da aptallara bıraktık. Onlar okusun dursunlar. Kendini bilen adam okumaya vakit ayırır mı?

Bay Bahattin Gemici Almanya’da yaşayan bir eğitimci. Önce eğitim adlı kitabını bana da göndermiş. Eksik olmasın. Bir veli toplantısından sonra bir anne Bahattin beyin yanına gelmiş. Sizden öğrenmek istediklerim var demiş. O sırada çocuğuyla yaşadığı sorunları anlatmaya başlamış. Bahattin bey de ona birkaç kitap önerecek olmuş. Kadın şöyle demiş: “Biliyorsun bizlerde okuma alışkanlığı yok. Alır okurum dersem yalan olur.” Görüyor musunuz dostlarım durumu? Bahattin bey kitabını bana “Sesimize kulak vermeniz dileğiyle” diye imzalamış. Bizim durumumuz Bahattin beyin durumundan çok ayrı mı? Burada da insanlar oradaki yakınlarımız gibi.

İnsanların çoğu yaşama emek vermeden gününü gün etmeye bakıyor. Beslenerek çoğalan ve çoğalarak beslenen insanlar hele bir de kolay yaşam koşullarını ellerine geçirdiler mi yüzde yüz tüketiciyi oynamaya başlıyorlar. Flaubert genç yaşlarında Ernest Chevalier adlı bir yakınına Ruen’dan yazdığı 24 şubat 1839 tarihli mektupta şöyle diyor: “Senin yaşamın pek güzel pek neşeli! Her gün yarın kaygısı duymadan yaşamak, gelecekle hiç mi hiç ilgilenmemek, kuşkusuz, korkusuz, umutsuz, hayalsiz eğlenceli aşklarla ve kirş kadehleriyle bir yaşam sürmek. Sefih, olağanüstü, sanatsal bir yaşam, kımıldanan sıçrayan hoplayan bir yaşam, kendi kendine tüten ve sarhoş olan bir yaşam… Maskeli balolar, lokantalar, şampanyalar, kadehler, zevk kızları, sen bunun içinde yüzüyorsun, eşelenip duruyorsun, günlerini gün ediyorsun, aman ne güzel! Rüzgar seni itiyor, heves senin yolunu çiziyor, bir kadın geçiyor sen onu izliyorsun, müzik dinliyorsun, sıçrıyorsun, dans ediyorsun, alay ediyorsun, dolaşıp duruyorsun…” Flaubert bu arada kendinden de yakınır. Tütün boğazını kötü etmektedir. Sofrasında içki eksik değildir. Yemeklerde uzun uzun oturmanın getirdiği şişmanlık… “Gözle görülür ölçüde yağlandım, buna karşılık zihnim korkunç ölçüde zayıfladı. Eskiden düşünüyordum, kafa yoruyordum, yazıyordum, gönlümdeki coşkuyu iyi kötü kağıda döküyordum. Şimdi artık düşünmüyorum, kafa yormuyorum, daha az yazıyorum. Belki de şiir sıkıntıdan geri çekildi ve beni bıraktı gitti. Zavallı esin perisi dönmeyecek misin?”

Gene de kendinde bir şeylerin kımıldandığını, bunun bir geçiş dönemi olduğunu, bundan ne çıkacağını kendisinin de merak ettiğini yazar Flaubert mektubunda. O koskoca Flaubert’dir, bugün yazamaz olsa da yarın kalemi eline alacaktır. Dünya edebiyatının bu en özenli yazarı Madame Bovary’yi aşağı yukarı beş yılda tamamlamıştır, günde ortalama yarım sayfa yaza yaza o dev yapıtı ortaya çıkarmıştır. Öyle bir dev yapıttır ki o Flaubert’in öbür yapıtlarını gölgede bırakır, öyle ki Flaubert ömründe bir tek o kitabı yazmış gibidir. İnsan özensiz Balzac kadar verimli de olsa titiz Flaubert kadar az da yazsa sonunda ortaya çıkan yapıt önemlidir. Onlar kendilerini insana adadılar, bu adanma belli ki onlara büyük heyecan veriyordu. Bütün insanlar ya da en azından insanların büyük bir bölümü böylesi bir heyecanı duyabilseydi. İyiliklerin boş bıraktığı yeri kötülükler dolduruyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × one =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.