Gerçek insan

PAYLAŞ

Gerçek insan kendi sorunlarını çözmüş ya da daha doğrusu aşmış, kendini olması gereken yere yerleştirmiş, her şeyini insanlığın sorunlarına adamış insandır. Sorunlarını çözmüş derken bir tanrılaşmış insan tasarısı çizmek istemediğimiz bellidir sanırım. İnsan zayıflıkları olan bir varlıktır. Bu zayıflıklar kimseye bir zarar vermediği zaman hoşgörülebilir zayıflıklardır.

Olgunlaşmamış insan, bir başka deyişle yetersiz insan dünyanın ortasına bütün zayıflıklarıyla ve bütün zavallılıklarıyla lök gibi çökmüştür: dünyayı elinden geldiği kadar kendi yararına kullanmak ister. Her şey araçtır onun gözünde. Kasılmaları tembelliklerini ve cahilliklerini örtecek örtüdür, isteklerini en verimli yollardan karşılaması için düşünülmüş bir çeşit emme makinesidir. O ne kadar değersiz olsa da dünya ona çalışmalıdır, onun zayıflıklarını karşılamaya çalışmalıdır. O öncelikle mutlu olmak isterken ilkin kendini mutsuz eder.

Felsefe de, bilim de, sanat da onun kendine yarar sağlamak için bir güzel yerleştiği ya da manda gibi çöktüğü alanlardır. En büyük tutkusu bu alanlardan birine yerleşip kimsenin gözüne batmadan, daha doğrusu kimsenin olumsuz yargılarına uğramadan keyif çatmaktır. İkide bir “keyif” demesi de onun bu eğilimini çokça ortaya koyar. Felsefe de, bilim de, sanat da bir yol’dur. Yoksa o gerçek anlamda bunlardan ne biriyle ne öbürüyle ilgilenir. Bu alanlardan birine yerleşemediği zaman ya da yerleşmek istemediği zaman daha verimli ya da daha kazançlı bir alanı gözüne kestirmiş demektir. Bu bir başka alan ticaret olabilir, dernekçilik olabilir, gazetecilik olabilir… Konduğu ve pençeleriyle tutunduğu yerde o artık tam anlamında bir çıkarcıdır. O dalda kalabilmek için bin türlü siyasetin içine girer. İşbirliği yaptığı insanlar kendisi gibi olduklarından bunlar gerçekte tiksindiği ama ne olursa olsun sever göründüğü insanlardır. Tek formülü vardır: aşağıdakine hortzort etmek, yukarıdakine kuyruk sallamak. Gerektiğinde onun düşündüğü hileyi zavallı bir sokak yosması bile düşünemez.

Gerçek insan kendi sorunlarını elinden geldiğince çözmüş ve dünyada tek kişilik yerine bir güzel yerleşivermiş insandır. O da bir bilinç varlığı olarak kendini dünyada bir merkez diye görür ama dünyanın merkezi olarak görmez. Dünya onunla vardır, dünya onda vardır, dünya ona göre vardır ama dünya onun için var değildir. O dünya için vardır. O kendini dünya için var sayar: dünyanın bütününe ulaşabilmek adına insanın belli kapılarından birine ulaşmak, o kapıdan içeriye dalıp büyük insanlıkla bir olabilmek tek istediğidir. Bu kapı ya felsefe kapısıdır ya bilim kapısıdır ya sanat kapısıdır. Bu yetkin insan gerçekte ahlaki bir yetkinliğin insanıdır, yoksa o yetkin bir bilinç elde etme yolunda olsa da yetkin bir varlık olmadığını, yetkin bilinç sözünün de bir tasarımdan başka bir şey olmadığını bilir. Önemli olan her şeyi bilmek değil ne yaptığını bilmektir ve bir şeyler yaparken o bir şeyleri insanlığın esenliği, bütünlüğü ve mutluluğu adına kullanabilmektir. Gerçek insan sıradan insandır. Onda ne büyük filozof ne eşsiz sanatçı ne benzersiz bilim adamı havası bulursunuz.

Ama insanlar sıradan insan olmak istemezler. İnsan denen varlığın en kıytırığı bile kendini aşılmaz bir varlık olarak görebildiği sürece huzurludur. Bu yüzden o zayıf, o zavallı insanlar Latinlerin Asinus asinum fricat (Eşek eşeği kaşır) formülüne uygun düşecek biçimde birbirlerini desteklerler. Öyle bir topluluk oluştururlar ki o toplulukta herkes birbirinin gözüpek aşığıdır. En kötü kitabı övmekle bitiremezler, ama söyledikleri her zaman üç aşağı beş yukarı aynı anlamsız kalıp sözlerdir. Hiç anlaşılmaz bir felsefe yazısını anlamış gibi yaparlar, sonra ona ödül verip onun insanlık için ne büyük bir kazanım olduğunu anlatmaya çalışırlar. Bilimin ne olduğunu bile bilmeyen bir bilim adamı hiçbir ürünü yokken, kendisini tanımamızı sağlayacak hiçbir meyve vermemişken Galileo Galilei ya da Newton gibi işlem görmek ister ve görür. Kötü kötü resimlerin yeraldığı sergilerde kulaklara çalınan acayip övgüler kargaları bile gülmekten altına ettirecek kadar ipe sapa gelmez şeylerdir.

Dostlarım bu kimsenin suçu değil, bu bizim hepimizin ortak suçumuzdur. Bilgi açısından da ahlak açısından da çok kötü eğitiliyoruz ve ona bağlı olarak da çok kötü eğitiyoruz. Anne olarak, baba olarak, öğretmen olarak, önder olarak, usta olarak çok kötü örnekler oluşturuyoruz ve bu örneklere göre yetişmelerine katkıda bulunmaya çalışırken insanları sakatlıyoruz. Dostlarım bize yazık edenlerin izinde ardıllarımıza küçücük beyinlerimizle yazık etmek yarışını sürdürüyoruz. Bir bilgi ve ahlak kısırdöngüsü sürüp gidiyor. Hayırlısı!

CEVAP VER