Gidecek ne çok yol

Yaza yaklaşan ilkbahar günlerinde, belki yüzünü yeni göstermeye başlayan güneş, belki de yalnızca avarelik isteği, gözlerimi yollara dikmeme neden oldu. Yol her şeyden önce burada değil, “orada” olmayı çağrıştırıyordu. “Orası” buradan daha “iyi” olmalıydı. “Orada” olmak, “burada” olmaktan daha çekici, daha güzeldi. Öyleyse iyisi mi “buralardan gitmeli”ydi… “Ama sen kaçıyorsun!” derseniz, üzülürüz. Biz bu tür insanlardan değiliz çünkü. Kaçış değil özlemimiz. Dünyaya açılan yollara düşmeyi istemek; aslında kaçmak istediğimiz yerlerin tam ortasına gitmek demektir ki biz bunu iyi biliriz.

Yollar; kısa uzun fark etmez, dünyaya açılır … Çokça bunaltan, bazen de sürprizleriyle şaşırtan dünyaya… Dışarda yollar, köpek havlamaları… Oysa evlerimizin güvenli dört duvarında uslu uslu otururken bizi üzen her şeyden uzaklaşmış sayarız kendimizi; sürprizi eksik kalsın, içerdeki kavga gürültüye daha kolay katlanırız. İçerde her yer avuç içi gibi, emniyetteyiz.

Bunları İstanbul’dan Helsinki’ye yaklaşmakta olan bir uçağın içinde, Vantaa havalimanına yaklaşırken düşünüyorum. Akdeniz’in yaz ortası güneşlerine alışığım ama burada camdan göz kırpan kuzey güneşi hiç tanıdık değil. Yine de kendimi iyi hissediyorum. “Tanımadığım yollara yalnız başıma çıkmışım ” oyununu oynuyorum. Beş dakika sonra Helsinki’ye ineceğim ve iç burkulmasıyla karışık bir heyecan duygusuyla, beni şehre taşıyacak otobüsün içinde, hiç geçmediğim yollardan geçeceğim. Korkuyorum. Ama yine de yollar, ben yola çıkmaya karar verdim ya, kendimi kahraman gibi hissetmeme yol açıyor.

“Dört nala gelip uzak Asya’dan.., “ Anadolu’ya yerleşmiş bu millet çok mu yorgun at sırtında gezmekten, yoksa çok mu korkak? Körün değneğini bellediği gibi bildiği, ezberlediği yollardan başka yol, hiç mi düşmez aklına? Bu kadar mı sever sınırlarını? Bu kadar mı rahatına düşkün; bu kadar mı tembel? Belki Kavafis’in “Şehir” adlı şiirini okumuş da Cevat Çapan’ın çevirisinden ya da Barış Pirhasan’ın, aşmış bir bilge suskunluğuyla oturuyor oturduğu yerde; sormuyor bu yollar nereye gider diye kendi kendine.

Bir yaz vakti, Helsinki’ye giden bir uçağa bindim diye şişine şişine yazıyorum sanma bunları. Eve bir kez de başka bir yoldan gitmeyi kastediyorum say. Hep yaptığın bir şeyi bu kez yapmamaktan ya da başka türlü yapmaktan söz ediyorumdur belki?

Patlıcanı başka türlü pişir örneğin; ama kocanı-karını mutlu etmek için değil, hani meraktan?

Dizilerde seyredip ağladığın ve sonra unuttuğun fidanların yaşamını gerçekten öğrenmek iste mesela! Ama bu kez seyretme, oku!

Bir cümleyi başka türlü kur: “Kızıma güveniyorum ama…” diye başlayıp aynı yollardan aynı sokağa getirme beni. “Ama”yı at, “Kızıma güveniyorum” de ve sal onu yollara!

Dalga mı geçiyorum? Yok, bunu yap(a)mayacağını bile bile yazıyorum ama dalga geçmiyorum! Annen, senin üstünü örtmeden uyuyamazsın sen. Saldırıyor muyum? Yok, bunu üzerine alın(a)mayacağını bile bile söylüyorum ama saldırmıyorum!

Sen yalnız gezmezsin. Babanın tuttuğu takımdan başkasını tutamazsın, onun fikrinden başka fikri merak etmezsin. Yok yok, bir ara merak edersin genç –miş gibi yapıp, karşı çıkar-mış gibi yapıp sonra rahmine dönersin usul usul…

O sevdiğim karikatürdeki adam gibi, başucu kitabın yanında, mışıl mışıl uyuyorsun. Karikatürün ikinci karesinde bir başkası var; onun başucu kitabı çok, uyuyamıyor… Ya kitabın çokluğu yüzünden ya da kitaplar sayesinde! Ben, kitaplar sayesinde, derim.

Dedim, geçtim. Sana acımadım. Seni küçümsemedim. Alınacak yollardan söz ediyorum sana. Evden çıkmak güzel! Kanıtsa, Enis Batur yazmıştı: Döndüm ki döndüğüm yerde değilim!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.